Baba Oğul ve Kutsal Roman

baba ogul ve kusal kapak CS5Baba Oğul ve Kutsal Roman yeni baskısı çıktı. Yeni kapak yeni heyecan…

“Hayatıma yeni biri mi girdi? Dışarıdan bakan biri varsa aklımdan geçenleri asla tahmin edemez: içimden gülüyorum kendime, kurduğum cümlelere. Hayatına biri girmiş duydunuz mu dostlar diye kahkahalara boğuluyorum. İçimden tabii. Dışarıdan bakıldığında masada oturmuş önündeki bardağın dibindeki soğuk çaya bakarak suratını asan biriyim (Oysa içinizde ne fırtınalar kopuyor efendimisss). Ah bu Gollum Olric karışımı ses de bu hafta ortaya çıktı. Merve içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Yoksa Asena mı? İkisi birden mi?”

Diyaloglar 2: Bruno Schulz

Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un az bilinen başyapıtları ele aldığı Diyaloglar serisinin ikinci etkinliği, 25 Şubat Çarşamba günü saat 19:00’da Saint-Michel Lisesi Jeanne d’Arc Salonu’nda gerçekleşecek. Ölümünden çok sonra keşfedilse de günümüzde ismi Franz Kafka, Robert Musil, Marcel Proust ve Robert Walser ile birlikte anılan Polonyalı yazar Bruno Schulz’un öykülerinin konuşulacağı etkinlik herkese açık ve ücretsizdir.

Bu operasyonun gizi bizim saati geri almış olmamızda yatıyor. Biz burada her zaman belli bir zaman dilimi gerideyiz, bunun ne kadar olduğunu da saptayamayız. Bu iş tümüyle basit bir görecelik sorunu. Kendi ülkesinde karşılaştığı ölüm, burada babanıza henüz ilişmedi.
Kum Saati Burcundaki Sanatoryum

SM&Bogazici_Diyaloglar(2)_POSTER

Leviathan: Olaylar Rusya’da Geçiyor

Olaylar Rusya’da geçiyor… Woody Allen’ın unutulmaz şakasıdır: “Hızlı okuma kursuna gittim, Savaş ve Barış’ı yirmi dakikada okudum. Olaylar Rusya’da geçiyor.” Leviathan’ı izlerken aklımda hep bu cümle vardı. Olaylar Rusya’da geçiyor. Tabii bu cümlenin bizim coğrafyada farklı bir devamı vardır; Woody Allen bu şekilde devam eder mi bilmiyorum ama biz hep “Olaylar Rusya’da geçiyor ama ne kadar da bizim ülkemize benziyor,” deriz. Bazılarımızın daha da ileri gidip Ruslar Türklerin Ortodoks Hıristiyan hali de dediğine de tanık olmuşumdur hatta itiraf etmek gerekirse bu filmi izlerken ben de bu düşünceye kapıldım. Oysa “milletlerin karakterleri” ya da “ulusların kendilerine has özellikleri” gibi kavramların açıklayıcı güçleri ile kıyaslandığında yarattıkları düşünsel sorunların daha büyük olduğuna inandığım için bu şekilde düşünmemeye çalışırım. Edebiyat ise yaratım ortamı dil olduğu için sanırım kendiliğinden bizi bu terimlere doğru itiyor. Fredric Jameson’ın ünlü tezi de hemen kendini hatırlatıyor: Tüm üçüncü dünya metinleri zorunlu olarak alegoriktir. Bir başka deyişle, Jameson’a göre “özel bireysel bir kaderin hikayesi ait olduğu üçüncü dünya kültürünün ve toplumunun mücadelesinin bir alegorisi olarak okunur.” Gerçekten de Leviathan filmi günümüz Rusya’sının ya da Rus halkının karşı karşıya olduğu yıkımın bir alegorisi olarak değerlendiriliyor. Kendini tam bir Rus olarak tanımlayan yönetmen Andrey Zvyagintsev evrensel bir konuyu kendi ülkesinin ruh durumuyla birleştirmeye çalıştığını ifade ediyor söyleşilerinde. Bu arada filmi bir edebiyat eseri gibi değerlendirdiğimin farkındayım, sanırım bu da filmin yarattığı etkilerden biri. Hakkında yazılan eleştirilerde ne kadar yoğun bir şekilde edebiyat göndermeleri yapıldığını görünce bunun bana özgü bir durum olmadığını anladım.

Leviathan_by_Thomas_Hobbes Leviathan Rusya’nın kuzey kıyılarında bir balıkçı kasabasında yaşayan Kolya adlı bir adamın hikayesini anlatıyor. Kolya, oğlu Roma ve ikinci karısı ile kasabanın güzel bir yamacında aydınlık pencerelerle çevrili evinde yerel otoritenin tehdidi altındadır. Yakında orada belki lüks bir site ya da kendine bir Daça yapacak olan boğazına kadar yolsuzluğa batmış belediye başkanının evini değerinin çok altında bir bedele istimlak edip elinden almak istemesine karşın Kolya umutsuz bir direniş göstermektedir. Bu bölümleri Leviathan’ın Hobbes’un her şeye kadir olan devletin bir simgesi olduğunu düşünerek izliyoruz. Çok da haksız değiliz aslında. Mahkeme sahnelerinde insanı yabancılaştıracak denli hızlı ve karmaşık bir şekilde kanun maddelerini davacı ve davalıların yüzüne okuyan üç kadın hakim kanunun aşılması imkansız bir duvar olarak kişinin karşısında dikildiğinin açık bir temsili gibi. Belediye, polis, mahkeme kurumları aralarında kirli bir ittifak yapmışlardır ve onları yenmeye ne Kolya’nın ne de Moskova’dan gelen etkili bir avukat olan eski arkadaşının gücü yetecektir. Üstelik bu kurumların çürümüşlüğü -her biri 19. yüzyıl Rus hikayelerinden fırlamış gibi duran- yerel karakterlerle sınırlı değildir. Kolya’nın arkadaş eğlencesi olarak “votka-mangal-silahla şişe vurma” etkinliğinde eski askerlerden birinin hedef tahtası olarak Sovyet Rusya’nın devlet dairelerine asılan liderlerinin eski çerçeveli fotoğraflarını getirmesi çürümenin tüm Rusya’ya mal edilebileceği izlenimi doğar. Sarhoş eski asker “Önce duvarda biraz olgunlaşmaları gerekir,” gibi bir şakayla yeni liderlerin de yakında bunlara katılacağının ifade ederek meselenin Sovyet deneyimi ile sınırlı olmadığının altını çizer. O halde mesele “Rus” karakteriyle mi ilgilidir? Yoksa çok daha evrensel bir yerden mi bakmalıyız?

1929_teriberka

Yıkımın nedeni nedir? Kolya’nın kasabanın panoramik görüntüsüne baktığında görmek istediği 1929 yılında çekilmiş bir fotoğraftır: haliç boyunca işleyen balıkçı tekneleriyle canlı, kendine yeten bir kasaba. Bu arada yönetmen kamerasını sıklıkla batık teknelere çevirerek bir zamanlar o fotoğrafta mutlu bir şekilde gezinen teknelerin şimdi çürüyüp dağıldığını gösteriyor. Bununla da kalmıyor, sahildeki dev bir balinanın iskeletiyle perdeyi doldurarak yıkımın kaçınılmaz bir son olduğunu, insan yapımı uygarlığın da, hatta tüm doğanın da bu yıkımdan kurtulamayacağını hissettiriyor. Balina iskeleti ile birlikte dini meseleler de gündeme gelmeye başlayacaktır ikinci yarıda.

Ana karakterimizin başına gelenlerin dozu arttıkça onun hikayesinin Rusya’nın alegorisi olmanın ötesine geçtiğini, daha mitik bir figürle, Eyüp Peygamber’le birleştiğini anlıyoruz. Üstelik karaya vurmuş olan balinanın iskeleti de, sıkıştığı kaderinden çıkmak isteyen kadın karakterin açık denize bakarken gördüğü karanlık diplerden çıkan balinanın güçlü gövdesindeki dirim de karmaşık mesajlar taşımaya başlıyor; bir yanıyla dini mitlere bağlanıyor, ancak öte yanıyla bilinçaltında kaynayan kötülüğün görsel bir ifadesi olduğunu da düşündürüyor. Dini meseleler simgesel düzeyde de kalmıyor, birbirinden farklı iki din adamı figürü aracılığıyla hatta birbirinden farklı iki kilise temsiliyle –biri yıkık diğeri yeni yapılan- din sadece taşıdığı arketipsel hikayeler düzeyinde değil ama aynı zamanda sosyolojik ve siyasi boyutuyla da gündeme getiriliyor ve sert bir kara mizahla eleştiriliyor. Din, seküler dünyanın kurumlarından biridir ve insanın yarattığı yıkımın sorumluluğunu devlet ile paylaşır. Dolayısyla Leviathan hem geçmişte, dini hikayelerin içindedir, ölüdür, kemikleri sahilde yatmaktadır; hem diridir, okyanusta yüzerken insanı kendine çeken büyük arzular uyandırır, bir anlamda insan ruhunun karanlığında yüzen kötülüktür; hem de çok somut bir şekilde toplumsal olanın elidir, evi yıkan buldozerdir.

leviathan

Tüm bunların başına neden geldiğini sorgulayan Dostoyevskiyen karakterin mücadelesi ister istemez insana Yeraltından Notlar’ın ele avuca sığmaz karakterini hatırlatıyor. İnanç ve modernlik sorunlarını açık bir şekilde tartışan Dostoyevski Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının yayımlanmasının üzerinden beş yıl sonra şöyle yazar: “Sözgelimi, sana maymundan geldiğini kanıtlarlarsa, kaşlarını indirme, suratını ekşitme, bunu kabul et.” Dostoyevski özellikle kötülüğün insan doğası ile ilişkisini irdelediği bu temel eserinde özgür iradenin, bir başka deyişle bireyin var olabilmesinin koşullarından birinin kötülük yapmayı seçebilmesi olduğunu yazar. Bu yüzden de “hasta biriyim ben” der en başından… Leviathan filminin dünyasında da Darwin vardır, ilginç bir şekilde atıfta bulunulur; bir gazete bulmacasında sorulur “evrim kuramı”. Artık çoktan aşılıp geçilmiştir bu tartışma bir yanıyla, bilim baş döndürücü bir hızla gelişmiş, en temel felsefi sorunlar artık bambaşka bir düzeyde tartışılır olmuştur ancak cahil ve zavallı Kolya gibiler için “bilgi” sadece gazete bulmacasında doğru cevabı bulmaya yarar, temeldeki var oluşa dair sorularına cevap veremez.

Yönetmen Andrey Zvyagintsev verdiği söyleşilerden birinde filme kaynaklık eden gerçek bir olaydan söz ediyor: 2004 Yılında Marvin Heemeyer adlı bir oto tamircisi yerel yönetimle düştüğü ihtilaf neticesinde (dükkanının önüne inşa edilen beton fabrikasının yolunu kapatması üzerine başlattığı mücadele) deliye döner. Garajında zırhlı bir buldozer üretir. Çelik levhaları kaynaklayarak gerçekten de çok sağlam bir zırha bürünen buldozerin içinde silahlar, monitörler, bilgisayarlar vardır. Tam bir yıkım makinesidir. 4 Haziran 2004 günü önceden tespit ettiği hedeflere (eski belediye başkanının evi, kent binası vb) saldırıya girişir. Gerçekten de bir çok binayı yıkar. Bu çılgın yıkımın sonunda binalardan birinde sıkışıp kalınca kendini vurur. Aşağıdaki video bağlantısı bu çılgın yıkımın an be an görüntülerini içeriyor. Bu arada olaylar Amerika’nın Colarado eyaletinde geçiyor!

 

Andrey Zvyagintsev bu haberleri izledikten sonra Marvin Heemeyer’in hikayesini çekmeye karar veriyor. Ancak olayı çok daha iyi bildiği bir coğrafyaya Rusya’ya taşıyor. Hatta senaristiyle birlikte epeyce bir süre hikayeyi aslına sadık bir şekilde yazıyorlar. Zvyagintsev, bir söyleşisinde şöyle diyor: “…bir şey rahatsız ediyordu bizi. Gerçek hikayeye çok yakındı, çok Amerikandı. Çok net bir sonu vardı, çünkü kendini çok açık bir şekilde ortaya koymuştu… Bu rahatsız etti bizi. Istıraba katlanabilme yeteneğinin çok Ruslara özgü olduğunu hissettik. Nikolai’nın isyanı çok daha özeldi.”

Bu ifadeler acaba Fredric Jameson’ı mı haklı çıkarır? Bunun cevabını bilmiyorum ama şurası açık: Amerika’da yaşanmış bir olayın hikayesini Rusya’ya taşırken oluşan değişim hakikaten de kültürel farklılıkların hikayelere içkin olduğunu gözler önüne seriyor. Heemeyer tüm becerisini kullanarak bir yıkım aygıtı üretiyor, evet terörü seçiyor, ama bir kişi olarak kendini sınırladığını düşündüğü tüm kurumlara saldırıyor, zarar veriyor, kişisel olarak bir Leviathan yaratıyor. Kolya ise Leviathan’ın kurbanı oluyor, yıkımdan kaçınamıyor; üstelik unutmayalım ki Kolya Heemeyer’in gerçekliğini temsil etmek üzere doğmuş bir karakter, tek bir farkla, doğum yeri Rusya.

Son olarak bir ayrıntının daha altını çizmek istiyorum. Yönetmen filmin üretim sürecinde iki kez youtube’a atıfta bulunuyor. Marvin Heemeyer’in çılgınlığını youtube’da izlediğini söylüyor. Benim de yukarıya yapıştırdığım videoda gerçekten de helikopter çekimleriyle bu deliliği an be an izleme imkanı buluyoruz. Ancak ikinci kez youtube’a çok ilginç bir şekilde atıfta bulunuyor. Filmin sonundaki kilise açılışı ayini sırasında rahibin konuşması hakkında konuşulurken açıklama gereği duyuyor. Film boyunca “kötü” belediye başkanının vicdanını rahatlatan yolsuzluğa cevaz veren rahibi filmin sonunda ciddi ve etkileyici bir vaaz verirken görünce şaşırıyoruz. Konuşma o kadar ciddi ki bir an acaba yönetmen bizim anlamadığımız bir şekilde farklı bir boyuta mı geçti diye soruyoruz kendimize. Ne zaman ki kiliseden ayrılan kara cipleri görüyoruz –ki onların her biri küçük Leviathan yavruları- o zamanın bunun çok kuvvetli bir ironi olduğunu anlayıp rahatlıyoruz. Yönetmen bu kilise açılışındaki rahibin konuşmasını da iki farklı rahibin konuşmasından derlediğini söylüyor. Bu rahiplerin konuşmalarını da youtube’da bulduğunu ekliyor. Günümüz iletişim ağlarının sanat yapıtlarıyla etkileşimini göstermesi açısından çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Alberto Manguel’in “Boğaziçi Chronicles” Günleri

Boğaziçi Chronicles’ın 2015’deki ilk konuğu Alberto Manguel, Boğaziçi Üniversitesi’nde kaldığı süre boyunca Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve İstanbullu edebiyatseverler ile buluşma fırsatı yakaladı. Boğaziçi Üniveritesi Rektörlük Konferans Salonu’nda gerçekleşen iki konferansın yanısıra Alberto Manguel pek çok mecrada söyleşiler verip, etkinliklere katıldı.

Alberto Manguel’in etkinlik videoları, fotoğrafları ve ses kayıtlarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Videolar / Videos

“Borges, Libraries and The Pleasure of Reading”, moderated talk with Meltem Gürle, 07.01.2015

“The Perils of Curiosity”, public lecture by Alberto Manguel, 14.01.2015

Ses Kayıtları / Sound Recordings

“Borges, Libraries and The Pleasure of Reading”, moderated talk with Meltem Gürle, 07.01.2015 (ENG)

“Borges, Kütüphaneler ve Okumanın Keyfi”, Meltem Gürle moderatörlüğünde Alberto Manguel ile sohbet, 07.01.2015 (TR)

“The Perils of Curiosity”, public lecture by Alberto Manguel, 14.01.2015 (ENG)

 “Merakın Tehlikleri”, Alberto Manguel konuşması, 14.01.2015 (TR)

 “Bride of Frankenstein” üzerine söyleşi, Açık Radyo, Erguvani İstimbot, Cüneyt Cebenoyan, 09.01.2015 (ENG)

Fotoğraflar / Photos

“Borges, Kütüphaneler ve Okumanın Keyfi”, Meltem Gürle moderatörlüğünde Alberto Manguel ile sohbet, 07.01.2015

“Merakın Tehlikleri”, Alberto Manguel konuşması, 14.01.2015

Alberto Manguel, BÜ Rektörü Prof Gülay Barbarosoğlu’nu ziyaret etti, 19.01.2015

Alberto Manguel’in Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji Laboratuarı (GETEM) Ziyareti, 27.01.2015

Söyleşi & Haberler / Interviews & News

Sanatatak / Özgür Duygu Durgun / Kitapların Casanovası Manguel

Zaman / Zehra Onat / Türkiye’nin Karmaşası Karşısında Afalladım

Milliyet / Özge Özdemir / Sansür Asla İşe Yaramaz

Yeni Şafak / Harun Karaburç / Bambaşka Bir Beş Şehir

Açık Radyo / Cüneyt Cebenoyan / Erguvani İstimbot

Sanatatak / Özgür Duygu Durgun / Manguel’le Edebiyat, Körlük ve Borges Üzerine

Yazılı Basında Yer Alan Tüm Haberler