“Artık bizler yokuz… Seyircilerimiz de yok”

 

Hangi yıl? Hatırlamıyorum ama yedi sekiz yaşlarında olmalıyım. Annem ve babamla Bursa’da Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’ndayız. Neden Bursa’dayız, nasıl denk getirmişiz tiyatroya gitmeyi, hiç bilmiyorum. O geceden unutmadığım tek bir sahne var. Finali…

Haldun Taner’in “Sersem Koca’nın Kurnaz Karısı” isimli oyununun sonunda Münir Özkul sahneye çıkar ve Tomas Fasulyeciyan’ın unutulmaz tiradına başlar. Yorgun çocuk zihnimin birden ayıldığını, pürdikkat sahnedeki adamı izlediğini dün gibi hatırlıyorum. Oyun bitmişti de bitmemişti, sahnedeki oyuncu halen bir karakteri canlandırıyordu ve karakter birazdan hepimizin gideceğini, tiyatronun bomboş kalacağını söylüyordu. Ancak bunu bize mi söylüyordu yoksa Fasulyeciyan kendi zamanındaki seyircilerine mi söylüyordu, burası biraz müphemdi. Birazdan tiyatro boşalacaktı, doğru. O zamana kadar, çok az tiyatro deneyimim olmasına rağmen, bazı şeyleri biliyordum, anlıyordum. Örneğin gördüklerimizin dekor, söylenenlerin daha önce birinin yazdığı replikler ve izlediğimizin de bizim yaşadığımız dünyanın bir benzeri olduğunu biliyordum. Ancak tirat farklı bir etki yaratmıştı. Oyunun dışına çıkmış, tiyatroda olmak üzerine düşünmeye başlamıştık. Evet gerçekten de artık izlediğimiz hikaye bitmişti, eve gitme zamanı gelmişti, vestiyere gidip paltolarımızı alacaktık (bu arada sahnedeki aktör vestiyer yerine gardırop diyordu, evdeki gardırop gibi) ve sonra da ne olup biteceğini düşünmeyecektik. Fasulyeciyan, asıl tiyatronun o zaman başlayacağını söylüyordu. Oyuncular ve seyirciler bile gittikten sonra yaşamaya devam eden sanat. Bir bakıma da haklıydı, çünkü o anda o Münir Özkul değil, Fasulyeciyan’dı ve çoktan ölüp gitmişti, hitap ettiği seyirciler de çoktan yok olmuşlardı ama işte şimdi oradaydı, sanki biz de o seyircilerin hayaletleriydik. Kafam karışmıştı. Tam olarak dile dökebilecek durumda değildim ama bu tiratı dinledikten sonra zihnimde bir şeyler yer değiştirmişti. Tiyatronun sadece bir hikayenin canlandırılmasından, oyuncunun iyi taklit yapan yetenekli birinden ibaret olmadığını sezmiştim. Gizemli, büyülü ve derin bir şey vardı… Hele o en sondaki “ve perde!” sözleriyle gerçekten de perdenin kapanması… Sahnede, sahnenin kendisi üzerine bir şeyler söyleniyordu. Tiyatroda tiyatro üzerine konuşuluyordu. Üstelik tiyatronun, sanatın zamanlar arasında geçişler yapabilme özelliği vardı. İşte biz hem yüz küsur yıl öncesindeydik hem de şimdideydik. Ahmet Vefik Paşa, Fasulyeciyan hem ölmüşlerdi hem de karşımızdaydılar. Tabii tüm bu çoklu perspektifi yaratan sadece Münir Özkul’un müthiş oyunculuğu değil, aynı zamanda Haldun Taner’in metakurmacanın imkanlarından yararlanan kalemiydi.

“Artık biz yokuz,” dediğinde bunun sadece sahnedeki yaşlı adamın değil -çocuk olmama rağmen- bir gün benim de yok olacağıma dair bir kehanet olduğunu da iliklerime kadar hissedip ürpermiştim. Münir Özkul’un ölüm haberini aldıktan sonra bu tiratı aradım, bulup izledim. Üzerimdeki etkisi hiç azalmamıştı.

Uzun yıllar hasta olması artık ölümü beklenen birine dönüştürdü Münir Özkul’u. Sosyal medyada zaman zaman yapılan münasebetsiz şakaların konusu olduğunda da hep aklıma o sahne geliyordu. Bizler yok olacağız, aktör dediğin nedir ki, oynarken varızdır, sonra yokuz, belki program dergilerinde soluk birer hayal. Şimdi belki ifadeyi güncellememiz gerekir: Program dergilerinde solan bir hayal olmasa da youtube kanallarında kötü bir kayıt…

Ben Münir Özkul’u hep o geceki haliyle, nefes alış verişini duyduğum, sahnede izlediğim haliyle hatırımda tutmuştum. İlk gençliğimin yazlık sinemalarında ya da daha sonraları, kederli gecelerde karşısına geçtiğim 37 ekran televizyonumda bir filmine yakalandığımda sıcak bir ilgiyle oyunculuğunu izlerken… Hep aklımda o gece vardı. İçimden bir ses, bunlar değil diyordu. Bunlar sadece hikaye. Bir de hikayenin ötesi var. Yaşamın ve ölümün ötesi gibi…

 

Reklamlar

Delilik, Kurmaca ve Hakikat

Deliliği ya da delilik diye nitelenebilecek anormal zihinsel durumlara olan merakım ile kurmaca edebiyata olan ilgim sanırım aynı kökten geliyorlar. Öykülerin ve romanların üzerimde yarattığı gerçeklik yanılsamasının “normal” olmayan bir tarafı vardı benim için. Çocukluğumda bana okunan ya da anlatılan masalları dinlerken o dünyaların gözümün önünde canlanması sadece zevk vermez, korkuturdu da… Çünkü ortada bir masal ya da bir hikaye olmadığı zamanlarda da zihnimin bu özelliğinin kendiliğinden çalışmaya başlayabileceğini biliyordum. Herkesin başına gelen şeyler; evin karanlık köşeleri, büyük dolapların içleri, perdelerin kıvrımlarının arası, yatak altları tekinsiz yaratıklarla dolup taşmaya hazır mekanlardı. Yeter ki bunlar “aklıma geliversin.” Elbette insan büyüdükçe, çocukluğun körpeliği geride kaldıkça onun çevresini saran gerçeklik de sağlamlaşıyor. İnsan istese de çocukluk korkularına inanamıyor… İşte bu noktada, benim için edebiyat müthiş bir araştırma alanı olarak önümde duruyordu. Kurmacanın nasıl olup da gerçeklik yanılsaması yarattığı sorusu, insan zihni tüm bunları (her şeyi) nasıl yapabiliyor sorusu ile birleşti. O yüzden de yazdıklarımda tuhaf zihinsel durumları, rüyaları, yanılsamaları, hezeyanları konu edindim. Kimi zaman bu konular yazımın türünü bile şekillendirdi. Bu türde öyküler ve romanlar yazarken yaşadığım deneyim kuşkusuz “delilik” değil. Kontrollü delilik bile değil. Yazılan öykü ya da roman uzun zamana yayılan, ciddi çaba gerektiren bir çalışmanın  sonucunda ortaya çıkıyor. Öte yandan yine de yazmak ancak yazarak elde edilebilecek bir deneyim sunuyor bana. Adeta benliğimin farklı katmanlarının sesleri duyulur oluyor. Böyle zamanlarda bedenimin içinden dışarıya bakan benden başka birileri olduğunu hayal ederim. Parmaklarım klavyenin üzerinde gezinirken içeride kalabalık bir topluluğun olduğunu hatta aslında ben diye bir şeyin olmadığını hisseder gibi olurum. Ama bu uçucu, üzerine düşününce yok oluveren bir histir. Kulağa korkutucu bir deneyim gibi gelse de bunlar benim için hakikate en çok yaklaştığım anlardır. Halen bir “ben”den söz ediyor olmam da çok inandırıcı değil…

Diyaloglar 19 Aralık’ta!

Farklı olasılıkların, varoluş biçimlerinin ve zihniyetlerin yaşam bulduğu bir edebiyatı sahiplenen iki yazar Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy, 19 Aralık’taki Diyaloglar’da Fransız yazar Jean-Paul Didierlaurent’in, dünya çapında büyük yankı uyandıran, yayımlandığı yıl yirmi dokuz dile çevrilen 6.27 Treni romanını ele alacak. Saat 19:00’da Saint Michel Fransız Lisesi Tiyatro Salonu’nda buluşmak dileğiyle.

SM-Diyaloglar-2.jpg

5 Hafta 5 Roman “Kışkırtıcı Arzuların Bahçesinden”

MG_eğitimler_23

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan modern edebiyatın sıra dışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

Oscar Wilde’dan Dorian Gray’in Portresi; Thomas Mann’dan Venedik’te Ölüm; Virginia Woolf’tan Orlando, Vladimir Nabokov’dan Lolita ve Ursula K. LeGuin’den Karanlığın Sol Eli.

Bu seminer dizisinde iyilik ve kötülüğün dünyevi hazlar bahçesinde aldığı yeni biçimler tartışılacak; cinsellik, toplumsal cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin insanın kimliğini ve ruhsal dünyasını oluşturmaktaki rolü; aşk ve ölüm sarmalındaki sanatçının var oluşu modern edebiyatın klasikleşmiş eserleri üzerinden, farklı roman yazma teknikleri ile birlikte ele alınacaktır.

5 Mart    Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde

12 Mart  Venedik’te Ölüm, Thomas Mann

19 Mart  Orlando, Virginia Woolf

26 Mart  Lolita, Vladimir Nabokov

2 Nisan  Karanlığın Sol Eli, Ursula K.Le Guin

Kimler Katılabilir: Programa edebiyata ilgi duyan herkes katılabilir

Saat: 5 Mart  – 2 Nisan  2018,  Pazartesi, 19:30-21:30

Kayıt ve Detaylı Bilgi:
Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45