Featured Image -- 3225

Kelimeleri öldürmek: Murat Gülsoy’un “Nisyan”ı

Originally posted on The Turkish Literature Blog: Elif Şafak, Mario Levi, Latife Tekin...:

CIc5ihJWgAAFVYg © Mine Krause

Nisyan, Murat Gülsoy’un bugüne dek okuduğum ilk kitabı. “Unutmak” anlamına gelen adının tersine, unutulmaz ve ölümsüz bir roman.

Gerek biçim gerekse üslup açısından sıradışı olduğu, kuşku götürmüyor Nisyan’ın. Yarımşar sayfalık her bölüm, parçalanmış düşüncelerden oluşan birer kısa öyküye benziyor. Çarpıcı etkiler yaratan her başlık, aynı zamanda o bölümün son cümlesi. Yazarı, “Bu roman bir yas günlüğü” başlığıyla yayımlanan bir röportajında, seçtiği tarzı şöyle özetlemiş: “Nisyan’ın kendine özgü bir dili var, dünyası var. Parçalanan, eriyen, dönüşen, bulanan bir zihnin penceresinden baktığımız için böyle oluyor.”

Murat Gülsoy, unutkanlıktan muzdarip yaşlı bir adamın düşüncelerini, şimdiki zaman ile bilinç akışı tekniğini kullanarak anlatıyor. Arada bir, geçmişten sökün eden bir hatıranın çakıp aydınlattığı boş bir odaya benziyor yaşlı adamın beyni. Hatırladığı tek insan; oğlu Adem. Zaman, Adem’in henüz küçük bir çocukken oynayıp resimler çizdiği altı yaşında donup kalmış adeta.

Yitip giden zamanın bulanıklığı, gerçek ile kurgunun içiçe geçtiği Nisyan’da…

Orijinali görüntüle 338 kelime daha

Kalabalıkların Bilgeliği

Kalabalıklar söz konusu olduğunda akıllı ya da bilgece davranışlar ilk akla gelen özellikler değildir. İnsan kalabalıklarının kolaylıkla infiale kapılan, çeşitli propaganda teknikleri ile istenildiği gibi yönlendirilen, hızla kontrolden çıkabilen kitleler olarak düşünülmesine yabancı değiliz. Örneğin Freud’a göre kişi bir kalabalığın parçası haline geldiği anda bilinçdışının kapıları açılır. Kişinin süperegosu kalabalığınki ile hatta çoğu zaman kalabalığı temsil eden karizmatik liderinki ile yer değiştirir ve en ilkel duygular yüzeye çıkar, insanlar bu en ilkel ortak paydada birleşirler. Başka bir açıdan bakıldığında, sorumluluk ortamda çok kişi olduğunda paylaştırılacağı dürtüsüyle insanlar olup bitenler karşısında daha az sorumlu hissederler. Aniden büyüyen öfke dalgalarını, linç ya da yağma gibi hareketleri bu mekanizma ile açıklayanlar hiç de az sayıda değildir. Nazi Almanyası’nda en uç şeklini gördüğümüz, karizmatik liderle özdeşleşerek oluşan büyük kitle ruhuna katılmak ve içinde erimek bu kitle psikolojisinin bilinçli bir şekilde yönetilmesinin sonucudur denilir. George Orwell’in 1984 adlı distopik romanında bu konuya ayrılmış çok çarpıcı sahneler bulunur.

Ancak meseleye başka bir açıdan baktığımızda kalabalıkların bir araya gelerek çok önemli işler başardıklarını da söyleyebiliriz: Çok sayıda insanın ortak görüşünün bir aklı selimde buluşması… Bu ilke uyarınca bir çok ülkenin hukuk sisteminde mahkemeler konusunda uzman bir kişinin -yani bir hakimin- kararı yerine halktan seçilen sıradan insanlardan oluşan bir jürinin kararını esas alır. Bu ilke Latince şu deyişle ifade edilir: Vox populi vox Dei yani Halkın sesi Hakk’ın sesidir. Demokratik ülkelerde hükümeti kuracak temsilciler seçimle işbaşına getirilirler ve yine seçimle görevden uzaklaştırılırlar. Seçim zamanlarında halkın ya da kitlelerin kararını önceden tahmin etmek veya sonrasında seçmen davranışını yorumlamak araştırma şirketlerinin ve partilerin öncelikli işleri arasında yer alır. Çoğu zaman sandıktan çıkan sonuca itibar edilir ancak bazen de seçmenlerin karar verme ehliyetleri sorgulanır. Yaşamsal önemi olan ve son derece karmaşık birçok faktörün rol aldığı bu süreçler üzerine keskin yorumlarda bulunmak zor ancak bazı soruların üzerine düşünmek yararlı olabilir: Gerçekten de kalabalıklar akıllıca davranabilirler mi? Yoksa kolaylıkla manipüle edilen şuursuz kitleler miyiz?

Devamı >> artfulliving’de

Featured Image -- 3219

Killing words: Murat Gülsoy’s “Nisyan”

muratgulsoy:

Nisyan üzerine yazılmış…

Originally posted on The Turkish Literature Blog: Elif Şafak, Mario Levi, Latife Tekin...:

CIc5ihJWgAAFVYg © Mine Krause

This is the first book by Murat Gülsoy I’ve read so far. Contrary to the title Nisyan, which means “oblivion” or “forgetting”, the contents of these 112 pages are unforgettable.

Doubtlessly, the form and style of this novel can be called unusual. Every chapter consists of half a page resembling a short story. Its heading and its last sentence are always identical, and in most cases striking. Using a stream-of-consciousness technique and frequent time shifts, Gülsoy describes the thoughts of an old man probably suffering from dementia. His brain is depicted as an empty huge room, in which at times a memory from long ago “lights up” like a small flame. The only person he remembers is his son Adem when he was 6 years old. It seems as if time froze that exact year when Adem was playing and drawing colourful pictures.

The blurred perception…

Orijinali görüntüle 534 kelime daha

Abidin Dino’dan Yaratıcılık Dersi: Mümkün Mertebe Düşünmeden…

Abidin Dino 1984 yılında BBC Türkçe servisiyle yaptığı bir söyleşide sanatçının yaratma süreçleri üzerine çok hoş bir noktaya değiniyor. “Galiba pek düşünmeden yapmak lazım. Bir kaynaktan su nasıl doğal akıyorsa öyle…” Dedikten sonra “hatta düşünmemek lazım mümkün mertebe, tabii bu mümkün değil, belki büsbütün düşünmesek harikalar çıkacak ortaya” diye de ilave ediyor. Aslında ne demek istediğini ip cambazı benzetmesiyle örnekleyerek son derece anlaşılır bir hale getiriyor: “Bir ip cambazına, ipteyken neler düşünüyorsunuz, birtakım fizik kanunlarını düşünüyor musunuz, düşerseniz size ne olur? Diye sorarsanız ve o da düşünüp cevap vermeye kalkarsa mutlaka düşer.” Bu çok yerinde bir örnek. Hem resim sanatı için hem de edebiyat için geçerli. Benzer bir öneriyi Ray Bradbury de yapıyor, yaratıcı yazarlık üzerine kaleme aldığı yazılarından birinde. Düşünmemeyi öğütlüyor. Düşünmek tereddüt demektir diyor. Düşünmek insanı hareketsiz kılar. “Sürüngenlerden öğreneceğimiz çok şey var, hızla koş ve dur,” derken yaratma sürecinin bu yanına dikkati çekiyor. Yani sanatsal süreç hareket halinde olmalıdır öncelikle, düşünmeden, hızla…

Her iki sanatçının da dikkat çektiği yön yaratıcılığın kaynağında bulunan bilinçdışı süreçler. Neredeyse bir rüya ya da ağzımızdan dökülüveren bir espri, bir dil sürçmesi, ansızın patlayıveren bir çağrışım gibi “doğal” olmalı diyorlar. Ama böyle anlatıldığında insanın gözünün önüne tuvale boyaları öylesine savuran Dadaist bir ressam geliyor. Evet bir yanıyla doğru bu resim ama eksik. İşte cambaz örneği bu eksikliği tamamlıyor. Cambazın yaptığı iş olağanüstüdür. Birimiz çıkıp “ben de yaparım” deme cesaretini gösterse bile o ipin üzerinde onun gibi yürüyemez. Peki o halde nerede kalıyor doğallık, kendiliğindenlik? Sadece cambaza has bir özellik mi? Evet çünkü o, cambaz tüm bedenini, zihnini yıllarca çalışarak eğitmiştir. Meselenin yoğun bir eğitim, çalışma, sebat içerdiğini vurgulaması açısından çok önemli bir örnek. Yani yaratıcı yazarın o kendiliğindenliği yakalayabilmesi için yoğun ve yıllara yayılan bir öğrenme ve kendini geliştirme sürecinden geçmesi gerekir. Kaldı ki Dino’nun örneği sadece çalışmanın öneminin altını çizmiyor, aynı zamanda yaratma sürecinin sürekli bir hareket halinde olması zorunluluğunu da gösteriyor. Cambaz yürümek zorunda. Durduğu anda, bedeni gösteriye ara verdiği anda, dikkatini başka bir şeye yönelttiği anda düşecektir.

Cambaz güzel bir metafor yaratıcı sanatçı için. Ama dilimizde “cambazlık yapmak” pek de olumlu bir deyim olarak kullanılmaz. Bir tür sahtekarlık anlamına gelir. Sanatın da öyle bir yönü yok mudur? Bir hayal, bir yalan, bir rüya olmaya da yakındır çoğu zaman. Başkalarını kandırmak, aldatmak, etkilemek, hayran bırakmak arzusu ile beslendiği de söylenebilir. Bunları hep biliyoruz. Ama yine de bunun, sanatın, bir kendini ortaya koyma işi olduğunu, sevgili Oğuz Atay’ın deyimiyle “bir hayat memat meselesi” olduğunu da hissederiz. Tıpkı ipteki cambaz gibi. Her seferinde düşme tehlikesi vardır. O canıyla oynayan bir insandır. Canını tehlikeye atan biridir. Ve her gösteri aynı derecede risklidir. Sanatın garantisi yoktur.

BBC Türkçe’nin Arşiv Odası çok güzel… Abidin Dino’yu hatırlamak güzeldi. İyi bir sanatçı her zaman en güzel ilham kaynağıdır.

EK: Abidin Dino ve Güzin Dino’yu anlatan çok güzel bir belgesel de burada var:

Oz Ülkesindeki Duvarın Karanlık Yüzü

Yetmişli yıllarda oturduğumuz apartmanda bir komşumuz vardı, alkolik bir ressamdı. Bazı günler hiç yataktan çıkmazdı. Herkes hakkında kötü konuşurdu ama o Önder Somer’e benzeyen fiziğiyle, kırılgan duruşuyla benim anılarımda hep iyi bir adam olarak kalmıştır. Televizyonun yeni yeni evlere girdiği zamanlardı. Televizyonun sesini kapatır radyoyu açar, görüntüleri ilgisiz sesler eşliğinde izlerdi. Örneğin futbol tribününde tezahürat yapan izleyicilerin görüntüsü ile radyodan gelen opera ya da haber sunan erkek spikerin dudaklarına oturuveren bir “Türkçe sözlü hafif batı müziği” parçasını izlemek bizler için çok yaratıcı bir eğlenceydi. Hareketli görüntüleri sadece sinemada izleyebilen o dönemin insanları için görüntü de ses kaydı da lüks şeylerdi. Şimdiki gibi hayatımızın ayrılmaz bir parçası değildi. Müziği makara bantlı teyplerden ya da pikaptan dinlediğimiz, çok meraklı olanların evinde bulunan sinema projeksiyon makineleri ile sessiz filmlerin izlendiği, daha sonraları slayt projeksiyonu makinelerinin evlere girmesiyle müzik eşliğinde tatil fotoğraflarının sunulduğu zamanlar oldu. Gerçi bunlar hafızalarda yer edecek kadar uzun ömürlü olmadı. Video teknolojisinin yaygınlaşması ile her şey değişti, bu saydıklarım antika araçlara dönüştü.

Şimdi internet yeryüzünün en büyük ses ve görüntü arşivi olma özelliğini taşıyor. Artık ilkokul öğrencileri ödev olarak montajlanmış görüntüler kullanıyorlar. Yine de aşağıda bağlantısını verdiğim örnek beni büyüledi. Görür görmez bunun, uzun zamandır aradığım ama ne olduğunu bilmediğim için bulamadığım o şey olduğunu anladım. Video’nun adı Dark Side of the Wall in Oz. Oz Büyücüsü filminin arka planına Pink Floyd’un müzikleri (The Wall ve Wish You Were Here) döşenmiş, hepsi bu. Fakat o kadar tuhaf bir etki yaratıyor ki… Elbette bu etkinin benim belleğimdeki görüntü ve ses arşivi nedeniyle bu kadar kuvvetli olduğunun farkındayım. Bakalım sizde nasıl bir etki yaratacak…

Mühendislik Bilimleri Sözlüğü

_Mühendislik Bilimleri _Sözlüğü http://www.tubaterim.gov.tr/ adresinde elektronik erişime açılmıştır.
Bu sözlüğü yaşama geçirilmesinde büyük emeği olan Prof. Dr. Bülent Sankur’un sözleriyle:

13 yıl boyunca,  200’den fazla uzmanın çabaları ile oluşturulan bu sözlük halen 22 mühendislik alanında 31.000 terim içeriyor.  Her terimin kısa ansiklopedik tanımının yanında Almanca, Fransızca ve İngilizce karşılıkları bulunuyor.  Boğaziçi Üniversitesi’nden de çok sayıda öğretim üyesi bu sözlüğe emek vermiştir.

Aynı arama motorunun erişim kapsamında,  daha önce yayımlanmış olan _Sosyal Bilimler_ terimleri de bulunuyor.   Sosyal Bilimler sözlüğü de 26 farklı sosyal bilim alanındaki 25.000 küsur terimi içeriyor.

Yakında açılacak olan Doğa Bilimleri sözlüğü ve bunu izleyecek olan Tıp Bilimleri sözlüğü ile toplam terim sayısının yüz bini aşması bekleniyor. TDK’nın Türkçe Sözlüğünde 55.000 madde başı olduğunu düşünürseniz bu dört terim sözlüğünün katkısının boyutları daha iyi ortaya çıkar.

Sözlükler canlı varlıklar gibidir; yaşam serüvenlerinde evrimlenirler,  yeni kavramları özümserler, bazı terimleri zamanla köhner, sürekli değişim  gösterirler. Dolayısıyla halihazırdaki terim dağarcığı uzun soluklu bu serüvende sadece bir kilometre taşıdır. Kullanıcılardan, sizlerden gelecek geribildirimler, düzeltme ve ekleme önerileri sözlüğü daha mükemmele doğru götürecektir.

Sınırlarda Dolaşan Bir Yazar: Fikret Ürgüp

Tren yolunun bittiği yerde başlıyor öykü. Burası adeta bir kâbus ülkesi ama bir yandan da gerçek bir geziden izlenimler gibi kaleme alınmış. Öykünün adı “Van.” Van şehrini mi işaret ediyor? Belki. Belki de bu sadece hayalde var olan bir Van. Uzakta bir yer, uygarlığın bittiği, dalgalarının sadece çöplerini getirip bıraktığı bir hayal ülke. Eski vagonlar var her yerde. Kalkan trende eski zaman üniformalı askerlerin olduğundan söz ediliyor, zamanın da bükülüp ağırlaştığı hatta akmadığı bir mekân burası, belki bunu ifade ediyor. Belki. Hiçbir şey kesin değil. Bu dünyada gece, gündüz, yaz ve kış aynı. Ölümün yeknesaklığı mı? Toprağı arayan gözler sadece birtakım tümsekleri görüyor, çırılçıplak, ağaçsız; taş mı kaya mı, çürümüş demir mi, belli değil. Vagonlardan birini meyhane yapmışlar, içinde çok yaşlı birtakım adamlar şarap içiyorlar, acayip sesler çıkararak gürültü ediyorlar. Gülüyorlar mı, ağlıyorlar mı, haykırıyorlar mı, kavga mı ediyorlar belli değil… Birbirlerine çarptıkça tokurtulu sesler çıkıyor, bir ağaca asılmış hayvan ya da insan kemiklerinin çarpması gibi.

Devamı >>