5 Hafta 5 Roman Yeni Dönem

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

İnsanın toplumla, iktidarla, doğayla ve kendisiyle hesaplaşmasının kaydını tutan modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Program

  • 25 Kasım Franz Kafka’dan Dava
  • 2 Aralık Albert Camus’den Yabancı
  • 9 Aralık John Fowles’dan Koleksiyoncu
  • 16 Aralık Kobo Abe’den Kumların Kadını
  • 23 Aralık J. M. Coetzee’den Yavaş Adam

Ayrıntılı Bilgi Almak ve Kayıt Olmak İçin: http://nazimhikmetmerkezi.com/5-hafta-5-roman/

Reklamlar

İki Roman İki Yabancı İki Ben

Bir kitabı ikinci kez okumak denildiğinde aklıma hemen Borges’in Don Quixote Yazarı Pierre Menard öyküsü gelir. Borges o kendine has üslubu ile önce Pierre Menard adlı yazarın eserleri üzerine ayrıntılı bir liste sunar. Ardından birbirinin aynısı iki paragrafı “karşılaştırır.” Birini Cervantes 17. yüzyılda yazmıştır, diğerini yazan Menard 20. yüzyıl insanıdır. En güzeli o bölümü Borges’ten alıntılamak:

Menard’ın Don Quixote’sini Cervantes’inkiyle karşılaştırmak çok şeyi açığa çıkaracaktır. İkincisi şöyle yazmış örneğin (birinci kitap dokuzuncu bölüm):

 …gerçek ki anası tarihtir; zamanla yarışır, eylemlerimizin arşivi, geçmişe tanık, şimdiki zamana örnek olur, yol gösterir, geleceğin akıl hocasıdır.

17. Yüzyılda, (alaydan yetişme dahi) Cervantes tarafından yazıldıkta, bu sıralama tarihe düzülmüş bir övgüden başka bir şey değildir. Oysa Menard şöyle der:

  …gerçek ki anası tarihtir; zamanla yarışır, eylemlerimizin arşivi, geçmişe tanık, şimdiki zamana örnek olur, yol gösterir, geleceğin akıl hocasıdır.

Tarih, gerçeğin anası; akıllara durgunluk verecek bir düşünce. William James’in çağdaşı olan Menard tarihin gerçekliğin bir irdelenmesi süreci değil, gerçeğin kökeni olduğunu söylüyor. Ona göre tarihsel gerçek, olup bitenler değildir; tarih bizim olduğuna hükmettiğimiz olaylardır.

Borges’in bu öyküsünü ilk okuduğumda hiçbir şey anlamamış, sadece önemli felsefi bir meseleye işaret eden dahiyane bir edebi oyun olduğunu sezmiştim. Yine de algılarımın kölesi olan aklım sezgilerime isyan ediyor, hakikatin basite indirgenebilen önermeler olduğu fikrine kapılmış genç zihnim bu iki paragrafın böylesine fütursuzca farklı yorumlanamayacağını söylüyordu. Belki de bir dizgi hatasıydı iki paragrafın birbirinin aynısı olması. Hele “Oysa Menard şöyle der:” cümlesi! Borges Menard’ın başka bir şey söylediğini işaret ediyordu işte. Ama alıntılanan aynı metindi. Sonradan, çok sonradan fark edecektim zaman denilen gizemin içinden geçerken her şeyin değişebileceğini. Aslında Borges çok açık bir dille anlatıyordu. Menard üç yüz yıllık tarihi birikimle o cümleleri kuruyordu. Cervantes’in tarih kelimesini kullanırken işaret ettiği “tarih” ile aradan üç yüz yıl geçtikten sonra kelimenin ifade ettiği “tarih” aynı değildi. Gerçekten de William James’in çağdaşı olarak gerçekliğin öznel kurgusundan söz etmek son derece beklenebilir bir durumdu.

Borges’in bu kurmaca yazarı Menard bence zaman içinde değişen okurun bir mecazı olarak okunabilir. Farklı kuşaklar Cervantes’i elbette çok farklı şekillerde okuyacaklardır. Bu çok anlaşılır ve beklenir bir durum. Ama bir insan kendi ömür süresinde kitapları ne kadar farklı okuyabilir? Ne kadar farklı algılayabilir?

Kişisel deneyimlerime dönüp baktığımda ilk aklıma gelen örnek Albert Camus’nün Yabancı adlı romanıdır. İlk okuduğumda ben de yazarı Camus’nün belirttiği gibi romanın kahramanı Meursault’nün doğruluk timsali olduğunu düşünmüş, hayran kalmıştım. Annesinin ölümü karşısında duyduğu tutukluğu sahte bir yas süreci ile sergilemediği için, mahkemede yalan söylemediği, Tanrı’ya inanmadığını açıkça söylediği ve hatta annesinin ölümü karşısında başkalarının duymak istediği sözleri söylemekten kaçındığı için idama adım adım gitmesini bu dürüstlüğün apaçık sonuçları olduğunu düşünmüştüm.

Oysa yıllar sonra kitabı bir daha okuduğumda Meursault’nün hiç de (Camus’nün iddia ettiği gibi) dürüst olmadığını fark ettim. Üstelik bu mesele romanın orta yerinde duruyordu. Meursault arkadaşının sevgilisine ders vermesi, intikamını alması için ona yardım eder; yalancı tanıklık yapar. İkinci kez çok farklı bir açıdan okudum:

Camus’nün Yabancı’sıdaki temel mesele kişinin dünya/toplum karşısındaki varoluşu değil anneye duyulan karmaşık duyguların çözümlenememesidir. Meursault annesinin ölümünü haber aldığı an bir suçluluk duygusuna kapılır. Sürekli bu duyguyla mücadele eder. Kayıtsızlığının ardında suçluluktan kurtulma mücadelesi vardır. Başkalarının da onu suçlayacağı endişesi tam tersi davranışlara sürükler onu. Özellikle bu şekilde davranmaktadır. Annesini toprağa verir vermez sevgilisi ile denize gidip hiç bir şey olmamış gibi eğlenmesi gerçekten de bu ölümü yok sayma çabası olarak okunabilir. Ayrıca annesi huzurevinde yaşlı bir kadın olarak ölmesine rağmen, cenazenin peşi sıra yürüyen bir “nişanlısı” olan yani arzulanan bir kadındır aynı zamanda. Annenin ölümünün yarattığı suçluluk duygusu ve dile gelemeyen dehşet kadınları umursamazlık olarak devam eder; Marie ile iyi zaman geçirir, onunla birlikte olmaktan zevk alır ama onun varlığına kayıtsız kalır. Raymond’un Arap kızı dövmesi karşısında kızı değil Raymond’u tutar, onu kurtarmak için yalan söyler. Bu sadece beyaz adam dayanışması değildir. Ardından hiç gereği yokken bir Arap’ı öldürür. Bu arada roman boyunca tüm beyazların adları söyleniyor olmasına rağmen Arap’ın adı yoktur. Ama daha önemlisi kendini savunmanın çok ötesine geçtiğinin bir kanıtı olarak üst üste ateş eder. Bunun nedeni romanda belli değildir. Meursault da neden böyle davrandığını bilmez. Önem de vermez. Çünkü Meursault asıl amacına ulaşmıştır, artık mahkemenin/toplumun onu yargılaması için gerçek bir suça sahiptir. Böylelikle yargılanmaya başlar, tam da içten içe istediği gibi annesinin ölümü nedeniyle sorgulanır. Kafka’nın nedensiz Dava’sının psikanalitik tekrarı gibidir bu dava. Ama tabii tüm bunlar adı olmayan Arap’ı öldürerek yapıldığı için romanın analizini çok daha karmaşık hale getirmektedir. Romanın varoluşcu okumalarında yabancı Meursault’dur. Oysa bence adı olmayan Arap’tır yabancı olan, yaban olan. Çünkü Meursault’un ateş ettiği bir insan değil, kendi içindeki arzudur. Anneye duyulan arzudur. Bunun dehşeti ile üst üste ateş eder. Ölen insan için bir kez bile üzülmemiş olması da bununla açıklanabilir. Dolayısıyla bu şekilde yargılanması da anlam kazanmış olur.

İlk okuduğumda henüz 18 yaşında, varoluş meselesi ile cebelleşen bir gençtim. Dikkatimi çeken Meursault’nun cesaretiydi sanırım. Kayıtsızlığı, her şey rağmen var olabilmesi, dünyaya kafa tutabilmesi, topluma karşı çıkabilmesi… Yıllar sonra artık Psikoloji’nin temel metinlerini okumuş, metin çözümlemesine merak salmış biriydim. Üstelik artık genç değildim. Toplumu ve dünyayı 18 yaşındaki gibi algılamıyordum. Borges’in öyküsündeki gibi üç yüzyıl yoktu bu iki okuma arasında, sadece üç on yıl… Bu zaman ekseninin iki ucunda iki ayrı roman var, iki farklı Yabancı, iki farklı ben…

Diyaloglar 15 Ekim’de Başlıyor

Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy, 15 Ekim’deki Diyaloglar’da, İngiliz yazar Sophie Mackintosh’un Booker Ödülü’ne aday gösterilen ilk romanı Su Kürü‘nü ele alacak. Yayımlandığı 2018 yılının en çok tartışılan romanlarından biri olan Su Kürü, geçtiğimiz Nisan ayında Begüm Kovulmaz’ın çevirisiyle Can Yayınları tarafından basıldı. Issız bir adada, Kral babalarının ve isimsiz Annelerinin korkudan beslenen öğretileriyle şekillenmiş üç kız kardeşin hikâyesini anlatan roman, yüzleşmekten kaçınılan, uzakta tutulmaya çalışılan “toksinleri” sayfalarına yavaş yavaş sızdırırken, değişen bakış açılarıyla ataerkiyle çok boyutlu bir hesaplaşmaya girişiyor. Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsü’nde bulunan Ayhan Şahenk Salonu’nda yapılacak olan Diyaloglar, saat 19:00’da başlayacak.

Kimsenin kendini güvende hissetmediği bir dünya hayal edin. Hele ki bir genç kızı yetiştirmenin aşırı önlem almayı gerektirdiği bir dünya… Böyle bir dünyada büyümüş üç kızkardeşin babalarından öğrendikleri tek şey korkudur. Kendilerinden, sevgiden ve erkeklerden korku… Gelgelelim bir gün yaşadıkları yerin kıyılarında beliren üç erkek, tüm korkularını onlara hatırlatacak, kendileriyle birlikte tutkuyu ve yıkımı da getireceklerdir…

5 Hafta 5 Roman Eylül Programı Belli Oldu

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

never_let_me_go_m.jpg

Batılı entelektüelin yeraltından yazdığı notlar yirmibirinci yüzyılda nasıl okunur?İnsan insanın kurdu mudur? Çocuklar her zaman masum mudur? Özgür iradenin olmadığı yerde iyilikten söz edilebilir mi? Baskı altındaki insan aşkı bulabilir mi? Peki ya aşk kurtuluş mudur?

Modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Program

  • 23 Eylül Dostoyevski’den Yeraltından Notlar
  • 30 Eylül George Orwell’den 1984
  • 7 Ekim William Golding’den Sineklerin Tanrısı
  • 14 Ekim Antony Burgess’den Otomatik Portakal
  • 21 Ekim Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma

Bilgi ve kayıt için:

Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45