Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor

TÜRKİYE HİKÂYELERİNİ ANLATIYOR

hayat-ı hakikiye hikâyeleri…

Nâzım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın 70. yaşı mutlu bir tesadüfle “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo”nun kuruluşunun 20. yaşına denk geldi. Bu destansı eserde 1908’den 1945’e kadar olan zaman diliminde üç yüzden fazla karakter üzerinden anlatılan Türkiye’nin hikâyesidir. Şimdi, aradan 70 yıl geçtikten sonra,Açık Radyo ve Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi işbirliğiyle yürütülecek bir proje çerçevesinde, bu sefer “Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor” sloganıyla sizlerden kendi hikâyelerinizi anlatmanızı istiyoruz.

Bir başka deyişle hayat-ı hakikiye hikâyeleri…

Başvuru için: http://turkiyehikayelerinianlatiyor.com/

Seine Nehri’nin Meçhul Kadını : Yaşatılmaya Çalışılan Bir Tebessüm

Eski bir şehir efsanesi… 1880ler’de Paris’te Seine nehrinde boğulmuş genç bir kadının cesedi bulunur, üzerinde şiddet gördüğüne ya da saldırıya uğradığına dair herhangi bir iz yoktur. Ama yüzünde öyle tuhaf bir ifade vardır ki Paris morgunda çalışan bir patolog genç kadının yüzünün ölüm maskesini yapar ve onu ölümsüz kılar. 1900lere gelindiğinde bu meçhul genç kadının yüzü Paris bohemlerinin evlerini süsleyecek, yazarların ve sanatçıların hayalgüçlerini kışkırtacaktır. Albert Camus, Nabokov gibi yazarların da birer maskına sahip olduğu söylenen Seine Nehrinin Meçhul Kadını (L’Inconnue de la Seine) aslında gizemini halen koruyor… Kimdi? Neden öldü? İntihar mı etti? Yüzündeki ifadenin sırrı nedir? Neden gülümsüyor? Yoksa biz mi gülümsediğini düşünmeyi tercih ediyoruz?

Devamı için >>

15 MAYIS’TA ANLATI, SİYASET, TEMSİLİYET PANELİ

15 Mayıs 2015 Cuma günü, saat 15:00-17:00 arasında Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde Erol Köroğlu moderatörlüğünde gerçekleştireceğimiz panele Feride Çiçekoğlu, Birgül Oğuz, Zeynep Dadak ve Güven Gürkan Öztan katılıyor.

Genel seçim yaklaşırken, herkesi temsil ve temsiliyet kavramlarını yeniden düşünmeye davet ediyoruz: Siyasetteki temsiliyet algısının/yanılgısının/yanılsamasının oluşmasında ve/veya oluşturulmasında anlatısal temsiliyetler nasıl bir rol oynuyor? Yazılı/görüntülü, edebi/edebiyat dışı, kurmaca/belgesel sinema anlatıların siyasetle ilişkisi nasıl tanımlanabilir? Aradaki ilişki ne oranda uyum/suç ortaklığı ve ne oranda uyumsuz/eleştirel olarak düşünülebilir? Aradaki temsiliyet bağlantısı üzerinden siyaset-anlatı ilişkisi yapıcı ve birbirini zenginleştirici olarak düşünülebilir mi? Tam aksi mi geçerlidir? Yoksa her iki durum da söz konusu olacaktır diye mi düşünmeliyiz?

Featured Image -- 3169

Yaşanırken Yazılan, Yazılırken Yaşanan Bir Roman…

Originally posted on Sükût Suikastı:

Görsel: René Magritte, La Tentative de l’Impossible, (İmkansıza Yeltenme), 1928.

2012 yılında yayınlanan ve Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü‘nü kazanan Baba, Oğul ve Kutsal Roman “tipik” bir Murat Gülsoy romanı olarak görülebilir. “Tipik”ten kastım; “herhangi bir” ya da “en iyi” Murat Gülsoy kitabı olması değil, daha ziyade yazarın “karakteristik” kurgu ögelerini ve anlatım tekniklerini içinde barındırıyor oluşu. Rüya ve yaşam, kurmaca ve gerçek, edebiyat ve hayat, an ve zaman, yaşanan ile yazılanın içiçe geçtiği; birinin diğerine dönüştüğü, birbirinden ayrılmaz bir hâle büründüğü bir “anlatı ormanı”na benzetebiliriz Baba, Oğul ve Kutsal Roman’ı. Bu açıdan hem öykü ve romanlarına aşina olan, onun kurmaca üslubunu bilen ve takdir eden; hem de “yeni başlayanlar için”, “Murat Gülsoy’un kurmaca dünyasına giriş” olarak ele alınabilir bu roman.

Kitap hayatın bir rüya olduğunu söyleyen bir epigrafın ardından gelen iki açılış hikayesi ile başlıyor ve başında Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabından rüya ile ilgili bir alıntının yer aldığı “Düşüş” adlı bölümle devam…

Orijinali görüntüle 1.213 kelime daha

EDEBİYAT VE DELİLİK SEMPOZYUMU

del

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Disiplinlerarası Kültür Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün birlikte düzenlediği ‘Edebiyat ve Delilik’ başlıklı sempozyum 14-15 Mayıs 2015 tarihlerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumunda gerçekleşecek. Türkçe edebiyatın farklı dönemleri üzerine çalışan akademisyenleri buluşturacak sempozyumda eski edebiyattaki delilik temasından Deliduman’a uzanan çeşitlilikte bildiriler sunulacak. Deliliğin edebiyatta temsil ettikleri ve delilik vasıtasıyla temsil edilenler; edebiyatın deliren veya delilerle haşır neşir kahramanları; bu kahramanlar vasıtasıyla yazarların dile getirdikleri ve benzeri soruların tartışılacağı sempozyumda ayrıca yazarlar da söz alacak. Ali Akay, Aslı Erkan,Aynur Koçak, Banu Öztürk, Behice Boran, Didem Aksüt Dönmez, Didem Ardalı Büyükarman, Doğan Hızlan, Esat Harmancı, Fatih Artvinli, Ferat Emen, Hasan Turgut, Hilâl Aydın, Hilmi Tezgör, İbrahim Yıldırım, Jale Parla, Kayhan Ülker, Murat Gülsoy, Ozan Toraman, Ömer Türkeş, Pelin Aslan, Pınar Padar, Rüya Kılıç, Seval Şahin, Şebnem İşigüzel, Zeynep Uysal’ın katılacağı sempozyum ücretsiz ve herkese açıktır.

İletişim ve sorularınız için yeniedebiyatsempozyum@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz.

Ayfer Tunç – Murat Gülsoy Diyaloglar’da John Cheever’ı Konu Ediyor

Haldun Taner’in Ayışığında Çalışkur öyküsüyle başlayan, Bruno Schultz ve Fikret Ürgüp’ün eserleriyle devam eden Diyaloglar serisi, Amerika’nın Çehov’u olarak anılan John Cheever’ın Yüzücü eseriyle devam ediyor. 28 Nisan Salı günü saat 19:00’da Saint-Michel Lisesi* Jeanne d’Arc Salonu’nda Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un keyifli diyaloğunda buluşmak üzere.

unnamed“Havuza daldı, boydan boya yüzdü ama iş kenara tırmanmaya geldiğinde, kollarındaki, omuzlarındaki bütün gücün çekildiğini ayırt etti, merdivene usulca yanaşarak çıktı havuzdan… Karanlık çayıra çıktığında, gece havasında, krizantem ya da kadife çiçeği kokusu üstüne varan sonbahar kokuları geldi burnuna, keskin, bayıltıcı bir eter kokusu. Göğe bakınca yıldızların çıktığını gördü ama neden Andromeda’yı, Cepheus ve Koltuk takımyıldızlarını görüyor gibiydi ki? Yaz ortasının burçları ne olmuştu? Gözleri doldu.”

 * Tüm etkinliklerimiz gibi, Saint-Michel Lisesi ile ortak düzenlediğimiz Diyaloglar’a da katılım herkese açık ve ücretsizdir. Arabayla gelecekler okulun otoparkını kullanabilir.

http://nazimhikmetmerkezi.com/28-nisan-diyaloglar-no-4-john-cheever/

Yalnızlıkların itirafı: Kürk Mantolu Madonna

“Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı romanı son yıllarda bir edebiyat fenomeni haline geldi” tespiti çok yanlış değil, çünkü ilk yayımlanışının üzerinden 75 yıl geçmiş olmasına karşın çok satarlar listesinden inmiyor. Elbette okullara tavsiye edilen bir kitap olması bu dikkat çekici popülerliğinin en başta gelen nedenlerinden biri olarak gösterilebilir. Ama okullara önerilen daha birçok eser var ve hiçbiri bu roman kadar büyük ilgi görmüyor. Muhalif aydın kimliği ile tanınan Sabahattin Ali karanlık bir cinayete kurban gitmiştir. Yurtdışına kaçarken ona rehberlik etmesi beklenen Milli Emniyet mensubu bir kişi tarafından öldürüldüğüne hükmedilmiştir ancak sorgu sırasında işkence yapılarak öldürüldüğü iddiaları da hep gündemde kalmıştır. Sabahattin Ali bu nedenle sadece bir yaratıcı yazar değil Türkiye’de devlet ya da karanlık güçler tarafından yok edilmeye çalışılan muhalif aydınları simgeleyen bir isimdir. Belki de bu nedenle on yıllar boyunca Sabahattin Ali’nin kendi hikâyesi yazdıklarının önüne geçmiştir.  Ancak şimdilerde, son on yıl içinde Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı romanı tüm bu siyasi meselelerin dışında farklı bir gözle, bir “aşk romanı” gibi okunmaya başlanmış, yazar okurlarıyla yeniden ve farklı bir bağlamda buluşmuştur. Peki ama salt bir aşk romanı mıdır Kürk Mantolu Madonna? İki binli yılların okuru için kitabı ilginç kılan bu hüzünlü aşk hikâyesi midir? Bu yazıda romanın neyi nasıl anlattığına yakından bakıp bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışacağım.

Devamı için >>