Açık Radyo Kayıtları

Açık Radyo’da Günün ve Güncelin Edebiyatı programı için Seval Şahin’in konuğu oldum. Program kayıtları:

1. bölüm

Yaratıcılığın Yüceltimesi: “Normal” İnsanın İğdiş Edilmesi

 

 

imgres.jpg“Bir deliyle benim aramda tek bir fark var, o da benim deli olmadığım.” Salvador Dali

Delilik ile deha ya da yaratıcılık arasında bir ilişki olduğu düşüncesinin kökleri çok eskilere gider. Platon deliliğin Tanrıların bir hediyesi olduğunu söylerken Aristo da “hiçbir büyük deha yoktur ki çılgınlık ona değmemiş olsun” diyerek bu düşünceyi teyit eder. Çılgın-yaratıcı imgesi romantiklerle birlikte daha da çekici hale gelir. Lord Byron, “Biz, hepimiz bir şekilde hastayız,” diyerek bu düşünceyi adeta pekiştirir. Bu yargıların arkasında dehaya ve yaratıcı sanatçıya duyduğumuz bir hayranlık var elbette. Bizlerden farklı olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Yapıp ettiklerine baktığımızda yaratıcı insanların şeyler arasında bizim göremediğimiz bağlantılar kurduklarını ve bu bağlantılarla yeni icatlar, yapıtlar, düşünceler ürettiklerini görüyoruz. “Deli” dediğimiz aykırı insanların da dünyayı farklı gördüklerinden hareketle iki zihinsel durumun birbirine yakın olduğu varsayımında bulunuyoruz. Peki ama olgular gerçekten de bu yargımızı destekliyor mu?

Bu alanda yapılmış geniş çaplı araştırmalar var. Bunlardan bir tanesi Simon Kyaga ve arkadaşlarının Journal of Psychiatric Research dergisinde Ocak 2013’te yayınladıkları “Zihinsel hastalık, intihar ve yaratıcılık: Tüm nüfusu içeren 40 yıllık çalışma” (Mental illness, suicide and creativity: 40-Year prospective total population study) adını taşıyor. Bir milyonun üzerinde hasta içeren bir veritabanı üzerinde yapılan bu araştırmanın sonuçları önyargılarımızı alt üst edecek derecede önemli. Şizofreni, bipolar bozukluk, unipolar depresyon, anksiyete, alkolizm, uyuşturucu, otizm, ADHD, anoreksiya nevroza, ve intihar başlıkları altında toplanan zihinsel hastalıklara sahip kişilerin normal nüfusla kıyaslandığında yaratıcı işler yapma oranının düşük olduğu görülüyor. Çılgınlık ya da delilik ile yaratıcılık arasında olumlu bir ilişki olduğu inanışına tam ters bir sonuç bu. Bu çalışmada yaratıcı işler bilim ve sanat alanında üretken olmakla tanımlanmış. Aslında bunun sağduyuya aykırı bir durum olduğunu söyleyemeyiz. Bilimde ya da sanatta, büyük eserlerin yıllara yayılan disiplinli bir çalışma sürecinin ürünü olduğunu, yaratıcı kişilerin çok uzun süreler dikkatlerini belirli meselelerde yoğunlaştırabildiklerini de biliyoruz. Oysa ciddi ruhsal bozukluklar çoğu zaman kişinin dikkat dağınıklığına ve motivasyon eksikliğine yol açar. Psikopatolojilerin baskılanması için kullanılan ilaçların da çok farklı etkileri olabiliyor. Uzun süren meşakkatli çalışma gerektiren roman yazma sürecini düşündüğümüzde, ciddi zihinsel bozuklukların kişi için çok da destekleyici olmayacağını tahmin edebiliriz. Kurmaca yazmak, olmayan bir dünyayı hayal etmenin ötesinde onu kurarak başkalarına gösterilebilir hale getirmeyi içerir. Dolayısıyla yüksek konsantrasyon, uzun zamanlara yayılan çalışma disiplini ve dikkat gerektirir. Oysa zihinsel ve ruhsal sorunlar çoğu zaman odaklanma, öz disiplin ve dikkat sorunları doğurur.

Yaratıcı Beyin adlı kitabın yazarı Dr. Nancy C. Andreasen dehanın nörobilimsel karşılıklarını araştırdığı çalışmalarında ileri görüntüleme teknikleri kullanarak bu konuda önemli katkılar sağlıyor. Iowa Yaratıcı Yazarlık okuluna katılan yazarlar üzerine yaptığı çalışmanın sonuçlarına bakıldığında yazarların depresyon, bipolar bozukluk, unipolar depresyon, anksiyete eğilimlerine sahip oldukları ya da bir dönem böyle bir rahatsızlık geçirdikleri bulgulanmış. Ancak okuldaki çalışmalara katıldıkları süre içinde böyle bir sorunlarının olmadığı, tersine neşeli, sosyal ve dışa dönük bir durumda oldukları not edilmiş.

Yaratıcılık ile psikopatolojiler arasında olumlu bir ilişki olduğunu söylemek bu tür geniş çalışmaların verilerinden sonra pek kolay değil. Peki ya zeka? Zeki insanların daha yaratıcı olduğu söylenebilir mi? Bu konudaki önyargılarımızı yine tersine çevirecek bir çalışma var: Lewis Terman’ın 1921’de başlattığı yüksek IQ’lu çocukları 35 yıl boyunca izlediği çalışmasının sonunda bu kişilerin normal kontrol grubuna kıyasla daha sağlıklı, mutlu ve başarılı bir hayat sürdüklerini bulmuş ama yaratıcı işler yapma konusunda normal gruptan farklı bir tablo çıkmamış ortaya. Yani yazar, ressam, sanatçı olan yüksek IQ’lu kişilerin oranı normal gruptaki kadar.

Tüm bu çalışmalar yaratıcılık meselesine bakışımızı kökünden değiştirmeye katkıda bulunacaktır. Modern zamanlarda, dinsel deneyimin yerini sanatsal deneyimin, geçmiş zamanların peygamber, ermiş, şaman ya da büyücüsünün yerini de sanatçının aldığını söyleyenlere bir ölçüde hak vermekle birlikte yaratıcı işlerle uğraşanlar hakkında bu türden bir yüceltici imajın üretilmesinin insanlar üzerinde bir baskı oluşturduğunu düşünüyorum. İnsanların beklentisinin bu yönde olması gerçekliğin bu olduğu anlamına gelmiyor. Yaratıcı olabilmeniz için biraz “anormal” olmanızın gerektiğini söyleyen bu düşüncenin ideolojik olarak muhafazakarlığı yeniden ürettiğini söyleyebilirim. Bu düşüncenin doğal sonucu: “Normal” insanlar yaratıcı işlerle uğraşamazlar çünkü bu neredeyse doğuştan gelen bir özelliktir; ister tanrı vergisi deyin, ister genlerinizin bir armağanı… İster bir psikopatolojinin yan ürünü diye düşünün ister yüksek zekanın bir sonucu olduğunu söyleyin… Aslında bu söylem çok açık bir şekilde yaratıcılık gibi insanın en doğal ve değerli melekesini iğdiş ediyor. Sanatı yüceltirken insanı sanata yabancılaştırmış oluyor.

Yaratıcı olmak, olgular arasında yeni ve farklı ilişkiler kurarak bir düşünsel ya da sanatsal üretimde bulunmaktır. Bunu yapmak için insanın tek ihtiyacı olan özgüvendir. Kişinin sahip olduğu zihinsel melekelerin değerini ve gücünü kavraması, bireysel seçimlerinin ve iradesinin sonucunda yaşadığı deneyimlerin değerli olduğunu hissetmesi hem yaratıcılığını geliştirmesine zemin hazırlar hem de daha mutlu bir yaşama kavuşmasını sağlar.

 

Birbirinden Farklı Kırk Tane Bahar Konulu Yazı

Yazar olma arzusu ilk ne zaman uyandı içimde bilmiyorum. Sanatla ilişkim çocukken resim yaparak başlamıştı. Özel bir yeteneğim olmadığını hemen fark etmiştim. Ama yine de resim yapmak hoşuma gidiyordu. Ayrıca hikâyeleri seviyordum, hele ki resimli olurlarsa… Masalları dinlerken onları gözümün önünde canlandırmak hoşuma gidiyordu. Okumayı çok seviyordum. Okudukça çevremdeki çocuklardan farklılaştığımı hissediyordum. Önümde başka dünyalar açılıyordu. Dünyam genişliyordu. Hayatı çoğaltan bir tarafı vardı okumanın. Ama yazmak? Yazmak çok uzaklardaydı henüz. Çok önemli bir meziyet olduğunun farkındaydım ama… Çünkü yazmak, evde çok övülen bir özellikti. Babamın defalarca anlattığı bir olay vardı: Amcalarımdan biri orta okulda kendi sınıf arkadaşlarına hatta üst sınıflara matematik dersleri veren çok zeki bir öğrenciymiş. Üstelik kalemi de çok kuvvetliymiş. Bir gün Türkçe hocası derste bahar konulu bir kompozisyon ödevi vermiş. Amcam hem kendisi için hem de sınıftaki kırk arkadaşı için kırk kompozisyon yazmış ve hoca aynı kalemden çıktığını anlamamış. Babam, ayrıca amcamın Ordu’da başlayıp Bastille zindanlarında biten bir roman yazmış olduğunu ama bu romanın kaybolduğunu da anlatarak övünürdü. Amcam, o kadar sert mizaçlı biriydi ki bu romanı kendisine asla soramadım. Bu hikâyeler üzerimde derin iz bırakmıştı. Öncelikle matematik ve yazının birbiriyle ilişkili, ikisinin de yüksek zihinsel çaba gerektiren işler olduğuna inanmıştım. Sonra, hayatın kırk farklı şekilde anlatılabileceğini öğrenmiştim. Bunlar benim çocukluk mitolojimde önemli olaylardı. Ama hemen yazmaya girişmedim.

Orta okulda ilk öykülerimi yazdığımı hatırlıyorum. Türkçe derslerinde kompozisyon ödevleri olurdu, genellikle “kalem kılıçtan keskindir” gibi atasözleri verilir ve öğrenciden bu konuyla ilgili bir deneme yazması beklenirdi. Ben can sıkıntısından bu kompozisyon ödevlerini öykü olarak yazmaya başlamıştım. Epeyce de uzun yazıyordum. Her hafta Türkçe hocamız dersin son beş on dakikasını benim öykümün okunmasına ayırıyordu. Arkadaşlarım da merakla dinliyorlardı. Bu benim için ilk yazarlık deneyimidir. İnsanın yazdıklarını yüksek sesle okumasının şöyle bir yararı vardı: dinleyicilerin dikkatlerinin yoğunlaşıp gevşemesi size yazınızın ilgi çekiciliği hakkında anında bir bilgi veriyordu. Hemen sonrasında yorumlar yapmaları da çok değerliydi, çünkü yazdıklarınızın okurlarınızın üzerinde nasıl etkiler bıraktığını anlamak çok öğreticiydi.

Lise yıllarında okumayı sürdürdüm ama kurmaca yazmaktan uzak durdum. Benim yapabileceğim bir şey değil gibi geliyordu. Neden bilmiyorum… Ama edebiyatın çok önemli olduğunu, duygularla olduğu kadar akılla da ilgili olduğunu bize müthiş bir şekilde anlatan bir edebiyat hocamız vardı. Kendisi de bir şair olan sevgili hocamız Oktay Tuncer’den aslında eleştirel okumayı öğrendim diyebilirim. Edebiyat metninin sadece pasif bir şekilde okunup geçilecek metinler olmadığını, gerek dilbilimsel gerek sosyolojik ve tarihsel olarak okunabileceğini bize lise düzeyinde harika bir söylev yeteneği ile birleştirerek anlatırdı. Tabii o sırada çok da farkında değildim bu öğrendiklerimin üzerimde nasıl bir iz bıraktığının.

Ardından üniversiteye başladım. Sınavlarda çok başarılı olmuş, zor bir mühendislik bölümüne girmiştim ama ilk yıl Boğaziçi’nde hazırlık sınıfına kaydolmuştum. Orada hem dünya edebiyatının önemli eserlerini okudum hem de Oğuz Atay’ın edebiyatı ile tanıştım. Yıl 1984. Müthiş bir yıldı benim için. George Orwell, Albert Camus, Borges, John Fowles, Oğuz Atay, Sevim Burak gibi yazarlar o yıl dağarcığıma katılmıştı. Bütün yıl, sadece edebiyat değil, edebiyat dışı okumalarda da müthiş bir okuma maratonuydu benim için. Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji alanında klasikleri okuyor arkadaşlarımla tartışıyordum. Yıllarca sürecek bu okuma tartışma grupları daha sonra bir dergi çevresinde bir araya gelecekti. Ama dönüştürücü olan, beni yazmaya başlatan Oğuz Atay oldu. Onun edebiyatı beni çok heyecanlandırdı. O güne kadar okuduğum kimseye benzemiyordu ve düşünceleri, üslubu, dünyaya bakışı bana çok yakın gelmişti. Evet, demiştim, böyle bir edebiyat varsa, bana da bu edebiyatın içinde bir yer olabilir. Ben de yazabilirim, dedim ve yazmaya başladım. Zaman geçtikçe yazmak meselesinin en üst düzey entelektüel etkinlik olduğuna dair inancım pekişti. Edebiyat yoluyla sadece hayatımızı ve dünyamızı anlamakla kalmıyorduk aynı zamanda yeni dünyalar yaratabiliyorduk. Yeni diller, bakış açıları, düşünce sistemleri… Hepsi edebiyatın içinde mümkündü. Felsefe, tarih, psikoloji edebiyatın içinde bambaşka bir hâl alıyor, canlanıp ete kemiğe bürünüp hayat memat meselesi haline geliyordu.

Yazmaya devam ettim.

Mühendisliği bitirdikten sonra Psikoloji alanında eğitimime devam etmeye karar verdim. Yüksek lisans çalışmalarını yürütürken yazmaya da hız verdim. İlk kez bir yarışmaya katıldım, 1989-90 Yunus Nadi Öykü ödülünü Aslı Erdoğan’la paylaştık. Bu kısacık öykümün ödül kazanması kendime güvenimi tazeledi. Ayrıca, oralarda uzaklarda bir yerde, erişilmez gibi duran edebiyat dünyasının kendi içine kapalıhavasının bir yanılsama olduğunu, iyi bir şey yazınca, hiç tanınmasa da kişinin ödüllendirileceğini gördüm.

1992 yılında bir grup arkadaş Hayalet Gemi adında bir dergi çıkarmaya başladık. Burada hem öyküler yazıyor hem de derginin içeriği ile ilgileniyordum. Artık okurlarım vardı. Yazdıklarımı alıp okuyan, merak eden, bir sonraki sayıyı bekleyen okurlar. Hayalet Gemi dönemi benim için tam bir okul oldu. Sadece öykü yazmanın inceliklerini öğrenmedim bu dönem. Çünkü dergi çıkarmak her şeyden önce kolektif bir çabanın ürünü. İnsanlarla beraber iş yapabilmeyi öğrendim. İnsanların düşüncelerinden, görüşlerinden yararlanmayı keşfettim.  Yazıları yayına hazırlamak, dergiyi tasarlamak, masa üstü yayıncılığın abecesini öğrenmek, matbaacılarla, dağıtımcılarla, kitabevleriyle, ilan veren yayınevleriyle, yazarlarla ve elbette okurlarla çok farklı düzeylerde ilişkiler geliştirmek çok önemli bir deneyimdi benim için. Tüm bunları yaşarken henüz kitabımı yayımlatmayı başaramamış, kendimi yayınevlerine kabul ettirememiştim. Uzun bir süre de ettiremeyecektim, ama umursamıyordum. Dergi okurları bana yetiyordu. Genç, eğitimli, meraklı, kültürlü bir okur kitlesine ulaşıyorduk.

Sonunda ilk kitabımı 1999 yılında bastırabildim. Kitabım temmuz ayında piyasaya çıktı. Yıllar sonra en nihayet kitabım basıldığı için çok sevinçliydim ama kısa bir süre sonra öyle bir olay oldu ki benim için, hepimiz için hayatın anlamı bir anda değişti. Büyük bir yıkıma neden olan 17 Ağustos Marmara depremi yaşandı. O korkunç olayın şokunu yıllarca atlatamadık. Sevincim kursağımda kalmıştı.

Sonraki yıllarda birikmiş öykülerim kitap halinde peş peşe yayımlanmaya devam etti. Ardından romanlar geldi, incelemeler… Önce genç yazar demeye başladı insanlar ve zamanla “genç” sıfatı kendiliğinden düştü. Ama ben hiç bir zaman bilgi formlarında “mesleği” kategorisine “yazar” yazamadım. Kendimi o şekilde tanımlamadım. İnsanın kendine yazar demesi gereksiz bir böbürlenme gibi geliyor, ama bu söylediğim son derece kişisel bir takıntı. Belki de henüz birbirinden farklı kırk tane bahar konulu yazı da yazamadığım için böyle düşünüyorum… Kim bilir…

[http://kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr için yazmıştım…]

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık 13. Baskı

IMG_4495.JPG“Somerset Maugham’ın ünlü anekdotunu mutlaka duymuşsunuzdur. Bir kız lisesinde yaptığı konuşmada iyi bir öykünün şu unsurları barındırması gerektiğini söyler: Din, cinsellik, gizem, soyluluk, edebî olmayan bir dil ve kısalık. Ertesi gün öğretmenlerden biri heyecanla gelir, bu formüle göre bir öykü yazdığını söyler. Maugham ilk fırsatta okuyup değerlendireceğini söyleyince öğretmen ısrar eder, zaten çok kısadır, hemen okur: “Aman Tanrım,” dedi düşes. “Hamileyim! Kimden acaba?” Maugham’ın ne cevap verdiğini bilmiyoruz ama bu anekdotun yıllar içinde farklı versiyonlarının halk arasında bir fıkraya dönüşerek anlatıldığını biliyoruz. Genç öğretmen formülü tamı tamına uygulamış gibi. Peki, gerçekten de edebiyatın bu türden formülleri var mıdır?”

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabımın 13. baskısı çıktı. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş bu baskıda Sait Faik, Yusuf Atılgan, Tomris Uyar, Sabahattin Ali, Leyla Erbil, Ayfer Tunç, Erdal Öz, Vüsat O. Bener, Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Franz Kafka, J.L. Borges, V. Nabokov’un metinleri üzerinden öykü ve roman yazma sanatının nasıl geliştirileceği sorgulanıyor.

Matematik Köyü ve Tiyatro Medrese

Türkiye’de çok güzel işler de yapılıyor. Yolunuz Şirince’ye düşerse mutlaka Nesin Matematik Köyü’ne ve Tiyatro Medrese’ye uğrayın. Taş taş üstüne konarak yapılmış bir kültür havzası bulacaksınız. Yüzlerce genç matematik, felsefe ve sanatla uğraşıyor, geleceğe güvenle bakmamıza neden oluyor. Emeği geçen herkese teşekkür borçluyuz. Sayfalarını inceleyin, nasıl destek olabileceğinizi göreceksiniz.

 

Tiyatro Medresesi’nin çatısını tamamlamak için çektikleri bu video başarıya ulaşmış, çatı tamamlanmış, muhteşem bir yer olmuş. Video Medrese’nin ruhunu çok iyi yansıttığı için halen güncel.

Tüm bunların yapımında katkısı olan, mekanın yaratıcılarından biri olan Sevan Nişanyan hakkında yapılmış olan belgeseli de izlemeli.