Zamanda Yolculuk Düşüncesi: Geçmişe Gidebilmenin Heyecanı ve Dehşeti

[13. Psikanalitik Bakışlar Toplantısı’nda, 8 Aralık 2019 tarihinde yaptığım konuşma metni]

Psikanalitik Bakışlar’ın başlığı, Yıkıcılık ve Ölüm Dürtüsü, ve panelimizin konusu, Zaman, arka arkaya söylendiğinde bende yarattığı düşünce akışını paylaşarak başlamak istiyorum. İlk aklıma gelen psikanaliz seanslarının zaman sınırı olmuştu. Bir psikanalistle çalışmadım bugüne dek, ama kendimi o divanda hayal etmişliğim çoktur. Garip bir şekilde kendimi hep seansın son dakikalarını yaşarken, heyecanla bir şeyler anlatırken analistimin kendine özgü bir yöntemle  seansın sonunun geldiğini haber verirken hayal ederim. Tam her şey ortaya çıkacakken, tam da bilinçdışının derinliklerinden çekip çıkardığımı düşündüğüm hakiki bir meselenin dile dökülmesine ramak kalmışken seansın süresinin dolduğunu anlıyorum ve her şey bitiyor. Yakaladığımı sandığım o her neyse tekrar karanlıklara gömülüyor, ben hayal kırıklığı içinde divandan kalkıyorum, ne oldu şimdi diye düşünüyorum kendi kendime, bu kadar mıydı, hepsi bu mu? Sonra dışarı çıktığımda, şehrin insanlarının arasına karıştığımda yavaş yavaş kendime geliyorum, evet, tabii bu kadar. Her şey süreyle ilgili. Seansın bir sonu var. Sınırlı. Hayat da öyle. Fakat bir sonraki seansta her şey yeniden başlıyor. Yine oradayım. Tüm bu sahneler aklımdan geçerken hep kendimi o divana uzanmış hayal ediyorum. Yüzüm, yanaklarım al al olmuş heyecandan. İlk bakışta dişçi koltuğuna benzeyen, ama çok daha rahat, epeyce yatay, pahalı bir deriyle kaplı koltuktaki halim bir zaman yolcusunu andırıyor. Çünkü her seansta geçmişimin çeşitli sahnelerini ziyaret ediyoruz. Bu divan olmasa yapamazdım diyorum kendi kendime. O halde bu bir divan değil, bir zaman makinesi. Geçmişe dönüp ters giden şeyleri düzeltmemin aracı.

Zaman makinesi ya da zamanda yolculuk meselesi elbette çok çekici ve aynı zamanda çok da akıl çelici bir muammadır. Bir açıdan bakıldığında kurmaca yazarlarına harika imkanlar sunan bir hiledir ama bir başka açıdan incelemeye aldığımızda, fizikçilerin ve felsefecilerin son derece ciddi argümanlarla tartıştıkları gerçek bir meseledir. Ama benim ilgimi çeken bu meselenin nasıl görüldüğü, romanlarda, filmlerde ele alınış şekilleri ve bu alımlanma biçimlerinin biz insanlara dair ne söylediğidir.

Zamanda yolculuk yapabilme düşüncesi modern zamanlara özgü bir fantezidir[1]. Geleneksel anlatılarda bulunmaz. Bazı hikayelerde derin bir uykuya dalan kişilerin aradan yıllar, bazen yüzyıllar geçtikten sonra uyandıkları, kendilerini uzak bir gelecekte bulmaları anlatılır, ancak bu kişiler asla geri dönemezler. Bazen de bu geleceğe gitme ve oralarda neler olduğunu görme olayı bir vizyon, bir rüya olarak anlatılır. Kişi kendi zamanına uyanır en sonunda ama gördükleri gerçek midir rüya mıdır belli olmaz. Üstelik bu anlatılarda zamanda yapılan bu yolculuklar kişilerin iradelerinden bağımsız olaylardır. 1438683438.pngYedi Uyurlar efsanesindeki kişilerin ve köpeğin mağarada neden uykuya dalıp üç yüz dokuz yıl sonra uyandıkları bilinmez, tanrının iradesiyle gerçekleşmiş bir mucizedir ve tek yönlüdür[2]. Oysa modern zaman yolculuğu bilimsel bir keşiftir, her zaman bir araçla ya da makineyle gerçekleştirilir. Yolcu ki çoğu zaman bir bilim insanıdır ya da bir zaman kaşifidir, ne yaptığının son derece farkındadır, üstelik iki yönlüdür. Modern dünyada tüm kavramlar gibi zaman ve mekan da yeniden tanımlanır. Dünyanın tam bir haritası yapılmıştır, insan mekanda daha önce olmadığı kadar özgürce yolculuk eder hale gelmiştir. Özellikle tarifeli tren seferlerinin başlaması, demiryollarının devletlerin sınırları geçerek uzak şehirleri birbirine bağlaması, insanların büyük bir konfor içinde eskiden günlerce süren maceralı bir yolculukla varacakları yerlere önceden belirlenen bir saatte ve çok daha hızlı bir şekilde gidebilmeleri insanların mekan algısını kökünden değiştirmiştir. Ayrıca tarifeli seferlerin gerçekleştirilebilmesi için birbirinden uzak yerlerde yaşayan insanların ortak bir saat sistemine sahip olmaları gerekir. Saatlerin ayarlanması insanların ortak bir zaman üzerinde anlaşması demektir. Modernlik denilebilir ki herkesin ortak bir saate / zamana sahip olmasıdır. Bu konuyu Ahmet Hamdi Tanpınar, artık bir kült hale gelmiş olan romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ironik bir dille anlatmıştır. İlginç olan, kitabın, edebiyatımızda psikanalize yer veren ilk romanlardan biri olma özelliğini de taşımasıdır. Hatta evde belirli bir kişilik kazanmış olan ayaklı saat Mübarek ile temsil edilen, kendi başına buyruk, dilediği zamanı gösteren eski saatle eksik ve yenik babanın psikanaliz sahnesiyle çözümlenmesi not edilmeye değer bir konudur. Osmanlının yenilerek yok oluşu ile kahramanın babasını eksik ve yenik görmesi arasındaki bağlantı psikanalistin çabalarıyla ortaya çıkarılır. Temelde Tanpınar’ın romanda çok yönlü bir şekilde incelediği olgu, insanların belirli bir zaman anlayışı üzerinde karar kılması ve koordinasyonun mümkün hale gelmesidir. Tek dünya tek takvim tek zaman, ileriye doğru akan bir var oluş modernliğin koşuludur ve roman bu geçişin sancılarını anlatır.images.jpg

Muazzam değişimlerin gerçekleştiği, geleceğe dair büyük hayallerin kurulduğu, yüzyıl sonu (fin de siecle) diye adlandırılan 19.yy’ın son yıllarında yazıyor Herbert George Wells Zaman Makinesi romanını. Zamanın en, boy, yükseklik gibi bir boyut olduğunu anlatarak başlıyor roman. Varoluş belirli bir mekanda yer kaplamak ve belirli bir zamanda sürekliliğe sahip olmak olarak tanımlanmaktadır. Masanın üzerinde duran bir kitap, sadece bulunduğu yerin koordinatlarındaki varlığı ile sınırlı değildir, her saniye orada durmaya devam ettiği için vardır. Dolayısıyla varlık dört boyut içinde mevcuttur. O halde nasıl ki bir balona binip yükseliyorsak, boyutlardan birinde yer değiştirebiliyorsak, zaman boyutunda da hareket edebiliyor olmalıyız, der romanın başında Viktorya dönemi beyefendisi mucit. Tabii fizikteki gelişmeler de uzay zamanın bükülebilen bir süreklilik olarak tanımlanmasına yol açtığı için Wells’in Zaman Makinesi yaratıcı bir yazarın parlak bir fikri olmanın çok ötesinde yankı bulacak, yirminci yüzyılda çok sayıda eserde çeşitli versiyonları ile karşımıza tekrar tekrar çıkacaktır.

Zaman yolculuğunun mümkün olduğunu söyleyen kuramlar beraberlerinde çözülmesi çok zor problemler getirirler. Bunlardan biri özgün yapıt sorunudur. Örneğin, ünlü bir ressam olgunluk çağında bir zaman makinesine binip geçmişe gitse, kendi gençliğini bulsa ve ona gelecekte çizeceği başyapıtını gösterse ve genç hali de bu resme baka baka o şaheseri kopyalasa tuhaf bir kısır döngü oluşur. Şöyle ki genç ressam kopyaladığı yapıt sayesinde şöhrete kavuşacak ve yaşlandığında tekrar zaman yolculuğu yapacak ve gençlik haline bir zamanlar gençliğinde kendisine gösterildiği gibi resmi gençliğine gösterecek ve bu böyle devam edecek. Dolayısıyla sonsuz bir döngü içinde resmin fikri dolanıp duracak. Ama kolayca fark edilebileceği gibi bu başyapıtı kimin ürettiği meçhul kalacak. Bu örneğin bana verdiği duygu zaman yolculuğunun insanın özgün var oluşunu, otantik deneyimini tehdit eden bir süreç olduğudur. Geriye dönebiliyorsak ve orada kendimizle karşılabiliyorsak, tekilliğimiz tehlike altındadır. Artık biricikliğimizden söz etmek kuşkulu bir hal alacaktır[3].

Bir başka paradoks ‘Büyükbaba Pardoksu’dur. Zaman yolcusu geçmişe gidip kazayla hiç tanımadığı büyük babasının gençliğini öldürürse ne olur? Bu durumda geçmiş değişecek, babası ve kendisi asla doğamayacaktır. Oysa zaman yolcusu bir kez doğmuştur ve gidip büyük babasını öldürmüştür. Paradoksun çoğunlukla büyükbaba üzerinden verilmesi manidardır, adeta Oedipal motivasyonu gizlemeye yönelik bir tedbirdir. Çünkü zamanda yolculuk ile asıl olarak baba doğmadan yok edilmiştir. Bu paradoksun Hitler versiyonu da oldukça ilginç bir içgörü sağlar: Zamanda geriye gidip Hitler daha çocukken onu ortadan kaldırabilseniz, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanacak ikinci dünya savaşını önlemek mümkün olur mu? Kimi felsefecilere ve fizikçilere göre bu mümkün değildir, olayların akışı asla Hitler’in çocukluğunu öldürmenize izin vermeyecektir. Sizin yolculuğunuz çoktan yapılmış ve Hitler’i öldürememenizle sonuçlanmıştır çünkü her şey o şekilde yaşanıp bitmiştir. Bu bakış açısına göre geçmiş değiştirilemezdir ya da yaptığımız değişiklikler de geçmişe dahildir. Ancak bu konuda farklı düşünenler de vardır: Geçmişe gidebilirsiniz ve orada Hitler’i ya da büyükbabanızı öldürebilirsiniz. Böyle bir durum zamanda farklı yolların açılmasına neden olacaktır. Büyükbabanızı öldürdüğünüz anda babanızın ve sizin hiç doğmayacağınız bir evren dallanacaktır. Aynı şekilde Hitler’in doğmadığı, belki 2. Dünya savaşının yaşanmadığı ya da yaşandıysa da farklı aktörlerin yer aldığı geçmişin ve geleceğin farklı versiyonları oluşacaktır. Bu noktada toplumsal tarihsel olaylarda bireyin ne derecede belirleyici olduğu da ayrı bir sorundur. Bu düşüncenin daha uç bir örneğini tarif etmek için kelebek etkisi deyimi kullanılır. Zamanda ne kadar geriye giderseniz, orada yapacağınız küçük değişiklikler gelecekte o denli büyük değişimlere neden olacaktır. Örneğin, bir milyon yıl öncesine giden zaman yolcusu yanlışlıkla bir böceğin üzerine basıp öldürürse geri döndüğünde yaşadığı dünyanın tamamen değişmiş olduğunu görür. Bambaşka bir uygarlık kurulmuştur, insanlar hiç bilmediği bir dilde konuşmaktadırlar, hatta daha önce hiç görmediği hayvanlar ve bitkiler vardır bu yeni dünyada. Çünkü o kazara öldürdüğü böceğin yok oluşu zincirleme olaylara neden olacak ve yaşananlar kökten değişecektir. Bu görüşe çok çeşitli itirazlar yapılabilir. Her olgunun eşit derecede belirleyici olup olmayacağı tartışılabilir ama değişim mümkünse, geriye gittikçe etkinin dramatik bir hal alacağı açıktır.

Tüm bu örnekler zamanda yolculuk fikrinin psikolojik olarak iki yönlü çalıştığını gösteriyor. İlki geçmiş, şimdi ve geleceğin bir mekan gibi yapılanmış olması, her şeyin her an var olduğu düşüncesidir. Bu insanın ölüm karşısında hissettiği dehşeti yok eder. Gelecekte bir tarihte öleceğimi biliyorum ama şunu da biliyorum, eğer zamanda yolculuk edilebiliyorsa benim yaşadığım zaman dilimi hep var olmayı sürdürecek. Bu ilk başta iç rahatlatıcı bir düşünce. Ancak kişi o zaman dilimi içindeki halini hayal etmeye çalıştığında kısa sürede rahatsız edici düşüncelerin etkisine girecektir. Bunlardan ilki, eğer doğumumla başlayan ve ölümümle sonuçlanan yaşamım dediğim zaman süresi, sonsuz bir kitabın belirli bir bölümü gibi orada öylece duruyorsa, yani yaşanıp bitmişse, özgür irade bu kitabın sayfalarının üzerindeki zavallı yaratığın yanılsamasından başka bir şey değildir. Tıpkı, tek tanrılı dinlerin kader ile (yani her şeyi önceden bilen Tanrı’nın varlığı ile) kişinin özgür iradesinin bir arada olma paradoksunu çözememesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Diyelim ki, bu paradoksu çözdük, her şey sınırlı bir zaman diliminde orada duruyor ve aynı zamanda o anlar yaşanırken benim iradem var, bu durumda rahatsız edici yeni bir soru daha çıkıyor ortaya: O zaman diliminin neresindeki ben asıl ben? Her yerindeki ve hiçbir yerindeki. Ben, şimdiyi deneyimleyen tekil bir varlıkken bu düşünce varlığımı sonsuza bölerek anların içine dağıtacak ve böylece bütünlük hissimi yok edecektir. Bu da bir başka yok oluş. Üstelik ölümden daha korkunç bir yok oluş. Sonsuza çoğalarak yok olmak. Tıpkı zamanın dallanarak oluşturacağı paralel evrenlerde benim çeşitli versiyonlarımın var olduğu düşüncesinin yarattığı endişe gibi.

Sigmund_Freud_Princesse_Marie_Bonaparte-c64ff2.jpg

Psikanaliz divanı bir tür zaman makinesi olabilir mi? Gözümün önündeki sahne şöyle bir şey: Genç kadın divanda uzanmış, hipnoz altında, o korkunç yılı gün be gün yaşıyor seans sırasında, Freud kadının annesinin tuttuğu günlükten bu yolculuğun seyrini takip ediyor[4] ve sonra şaşkınlıkla not ediyor: “Hasta geçmişine adım adım yolculuk yaparken düşüncelerin ve anıların uyandırdığı bir dizi organik semptom ona rehberlik eder, sonunda patolojik sürecin başlangıç noktasına varırım.”[5] Hipnoz altındaki hasta geçmişine dönmüştür ve travmatik olayları yeniden yaşayarak, onlarla karşılaşarak histerisi tedavi olmaktadır. Psikanaliz geçmişe erişip orada birtakım şeyleri düzelteceğimiz bir yolculuğa benzer dışarıdan bakıldığında. Çünkü yaşanmış olan her şey bir yerde durmaktadır. Zamanın akıp gittiği ve her şeyin unutulup yok olduğu düşüncesi psikanalize göre doğru değildir. Bilinçdışı zamanın olmadığı bir yerdir. Her şey orada durmakta ve yaşadığımız anı etkilemektedir. Tıpkı zaman yolculuğu fikriyle hayal ettiğimiz uzay-zamanda olduğu gibi.

448.jpgZamanda yolculuk fikrinin insan psikolojisi üzerinde iki yönlü etkisi olduğunu söylemiştim, biri hiçbir şeyin kaybolmadığı, dolayısıyla ölümün dehşetini ortadan kaldıran özelliğiydi; şimdi ikincisinden söz etmek istiyorum. Geçmişe gidip orada birtakım değişiklikler yapma arzusu ve korkusu. Büyükbabayı ya da Hitler’i öldürmek gibi bir durumun daha nahoş versiyonları mevcuttur. Keyifli bir aile komedisi olarak tasarlanmış olan 1985 yapımı Back To The Future filmi üzerinden örneklemeye çalışacağım bu durumu. Filmin ana karakteri Marty’yi önce bir dizi başarısızlık içinde görürüz, özellikle de ailesi kötü durumdadır, annesi alkolik, babası işyerindeki süpervizörü tarafından aşağılanmakta, kız kardeşi obez, kendisi de okulda başarısız bir durumdadır. Komşusu, çılgın bilimci Doc Brown’a uğradığında, Doc’un bir zaman makinesi yaptığını öğrenir ve macera başlar. 1955 yılına geri dönerler; Marty orada kendi annesinin ve babasının kendi yaşındaki halleri ile karşılaşır. Babasının ergen halini görür, yine başarısız, ezik bir tiptir, ileride süpervizörü olacak kişinin gençliği tarafından aşağılanmakta, zorbalığa uğramaktadır ve bu haliyle annesinin gençlik halinin ilgisini çekmemektedir. İşin tuhaf yanı annesinin gençliği Marty’den hoşlanmaya başlar. Garip bir Oedipus hikayesi izlediğimizin farkına vardığımızda iş işten geçmiştir, bu kadim ensest endişesi bir romantik komedi filminin, bir aile filminin tam da merkezine gelip oturmuştur[6].

tumblr_mdup9xKAlN1rjm87po1_500.png

Zavallı Marty Oedipus’un durumuna düşmemek için annesinden kaçar ve babasının annesinin gözünde bir karizma kazanması için planlar yapar, nitekim olayların gelişimi babanın özgüvenini kazanması, annenin kalbini çalmasıyla nihayete erer. Ensest tehlikesi bertaraf edildiği gibi Marty kendi zamanına yani geleceğe döndüğü zaman evde de işlerin yoluna girmiş olduğunu görür. Artık babasını kimse aşağılamamakta, annesi ve kardeşi mutlu ve sağlıklı bir durumdadırlar. Bu filmde zaman yolculuğu yapılırken büyük bir arzu ve endişenin kesiştiğini söyleyebiliriz. Oedipal arzu amacına ulaşmaya son derece yakın bir noktaya gelmiştir, gerçek yaşamda olamayacak kadar yakın ve bunun yarattığı endişe de elbette had safhadadır.

download.jpgİlginç olan bir başka yönü de Oedipus söylencesinde yanlışlıkla babayı öldüren karakterin burada trajik hikayeyi tersine çevirdiğini, eksik ve yetersiz babayı, tam ve güçlü babaya dönüştürdüğünü görürüz. Bu hikayeye göre, bugünün daha sağlıklı olabilmesi için Oedipal arzudan vaz geçilmesi ve babanın iktidarının teslim edilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, yaşam sonlu olduğu için bir tür hapishanedir. 19. Yüzyılın sonundaki iyimser hayaller, belki bu hapishaneden bir kaçış planıydı. Gezegenimizin üzerine yapışık yaşamaktan kurtulduğumuz gibi, zamanın içine kilitli kalmaktan da kurtulacaktık. Hatta geçmişe gidecek, oradaki yanlışları düzeltecek, belki de travmalar daha yaşanmadan önüne geçecektik. Bir zaman yolcusu olarak geçmiş, şimdi ve geleceğe dışarıdan bakabilecek, onlardan özgürleşecektik. Psikanalizden de umduğumuz bu değil midir? Beni geçmişin derinliklerine götürmesi, oradan bugünüme ve hatta geleceğime uzanan bir örüntüyü tanımamı sağlaması, beni daha özgür bir kişi yapması… Oysa diğer tüm insani etkinliklerde olduğu gibi, daha özgür olmak için hayal ettiğimiz tüm hikayeler yine bize sınırlarımızı, paradokslarımızı işaret ediyor. Yine de iyi ki hayal ettik, sınıra ulaşmadan ne kadar mahpus olduğumuzu anlayamazdık.

[1] Zaman yolculuğu fikrinin tarihine hızla göz gezdirmek için bakınız: James Gleick, Zaman Yolculuğu: Geçmiş, Şimdi ve Geleceğin Kısa Bir Tarihi , Koç Üniversitesi Yayınları, 2018.

[2] İslami ve tasavvufi gelenekte, kimi anlatılarda, çok kısa süreler içine çok uzun yaşantıların sığdırıldığına ya da kişinin farklı mekanlarda aynı anda bulunduklarına tanık oluruz ama bunlar modern anlamda bildiğimiz zaman yolculuklarına benzemez, geçmişe gidilip dönülmez.

[3] Bu noktada çok daha korkunç bir zamanda yolculuk paradoksunu da not etmeli. Robert A. Heinlein’ın All You Zombies (Hepiniz Zombisiniz, 1958) adlı öyküsünün karakteri cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra geçmişe dönecek kendisiyle birlikte olacak, kendisini hamile bırakacak ve kendisinin doğumuna neden olacaktır. Bu sıradışı öykü mantıksal tutarlılığı ile bizim sezgisel olarak doğru bildiğimiz neden-sonuç ve zaman ilişkisini yerle bir eder.

[4] Breuer ve S. Freud, “Histeri Üzerine Çalışmalar” Complete Works (ed. Ivan Smith), s12.

[5] S. Freud, “Kalıtım ve Nevrozların Etiyolojisi”, Complete Works (ed. Ivan Smith), s375.

[6] Bu filmin psikanalitik incelemesi için Andrew Gordon’un makalesine bakabilirsiniz. Gordon, A., “Back to the Future”: Oedipus as Time Traveller, Science Fiction Studies, Vol. 14, No. 3, Science-Fiction Film (Nov., 1987), pp. 372- 385.

5 Hafta 5 Roman Yeni Dönem Yeni Kitaplar

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

Benzerliğin tekinsizliğinden gerçeküstünün çekiciliğine, bilinçdışının karanlıklarından aklın sınırlarına uzanan “kötü ikiz” teması insan varoluşunun ikili dünyasına dikkat çekerken, çağdaş edebiyatın unutulmaz romanlarına esin kaynağı olmaya devam ediyor. Beş farklı coğrafyada yazılmış beş romanı incelerken farklı roman yazma teknikleri de tartışılacaktır.

27 Ocak Öteki, Dostoyevski, 1846 (Çev. Ergin Altay)

03 Şubat  Beyaz Kale, Orhan Pamuk, 1985

10 Şubat Cam Kent, Paul Auster, 1985 (Çev. İlknur Özdemir)

17 Şubat Sputnik Sevgilim, Haruki Murakami, 1999 (Çev. Ali Volkan Erdemir)

24 Şubat  Kopyalanmış Adam, José Saramago, 2002 (Çev. Emrah İmre)

Kimler Katılabilir: Programa edebiyata ilgi duyan herkes katılabilir.

Tarih ve Saat: 27 Ocak -24 Şubat 2020 Pazartesi, 19.00-21.00

Yer: Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs John Freely Binası
Kayıt ve Detaylı Bilgi:
Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45

Online Kayıt: https://buyem.boun.edu.tr/sinif/5-hafta-5-roman5de76e2e27b7c.html

Psikanalitik Bakışlar Sempozyumunda Konuşma ve Düşler Atölyesi

Screen Shot 2019-11-27 at 10.52.30.png

8 Aralık 2019 Pazar günü Psikanalitik Bakışlar Sempozyumunda “Zamanda Yolculuk Düşüncesi: Geçmişe Gidebilmenin Heyecanı ve Dehşeti” başlıklı bir konuşma yapacağım, ardından Düşler Atölyesi’ne katılacağım.

13:30 – 15:00
ZAMAN PANELİ
Moderatör: Banu BÜYÜKKAL
Banu BÜYÜKKAL
Divanda Zaman
Ümit Eren YURTSEVER
Zamansız Rüyalar
Murat GÜLSOY
Zamanda Yolculuk Düşüncesi:
Geçmişe Gidebilmenin Heyecanı ve Dehşeti
17:15 – 18:45
ATÖLYE ÇALIŞMASI: DÜŞLER ATÖLYESİ
Banu BÜYÜKKAL
Murat GÜLSOY
Ümit Eren YURTSEVER

Sempozyumun bu yıl konusu “Yıkıcılık ve Ölüm Dürtüsü”ne ayrılmış. Tanıtım metni şöyle:

YIKICILIK VE ÖLÜM DÜRTÜSÜ

Yaşamın mutlak gerçeği sonunda ölüm olmasıdır, buna karşın insan kendi ölümlülüğünü tasavvur edemez. Psikanaliz, filozofların “Ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok.” sözünün ötesine geçerek ölüm kavramını hayatın sadece sonunda konumlandırmaz, yaşamda da var eder.

Sonlulukla sonsuzluk düşlemini aynı anda barındıran ölüm dürtüsü, çeşitli görünümleriyle yaşama kimi zaman birbiriyle çatışmalı anlamlar katar. Ölüm dürtüsünün yüzlerinden biri olan tekrarlama zorlantısı, bireyi döngüsel bir tarihin/talihin içine hapseder. Bu dürtünün etkisizleştirilme çabası, kendiliğe ve/veya dış dünyaya çevrilmiş yıkıcılık olarak da ortaya çıkabilir. Yıkıcılık sadece iyi olana değil, yaratıcılığa, düşünmeye, bilmeye ve bağlara da bir saldırıdır. Öte yandan yıkıcılık, yaşam dürtüsünün de hizmetinde olabilir, Picasso’nun dediği gibi “Her yaratıcı eylem, öncesinde yıkımla başlar”.

Ölüm dürtüsü üzerine tartışmalar bugün nerede? Bu kavram klinik alanda hala kullanışlı mı? Yaşamdaki ve klinikteki farklı görünümleri nelerdir? Tanatos ile Eros arasındaki gerilimli ilişki nedir? Yıkıcılık, saldırganlık ve ölüm dürtüsü hangi koşullarda yaratıcılığa ve üretkenliğe dönüştürülebilir?

Bütün bu soruları ve daha fazlasını birlikte düşünmek için 7-8 Aralık’ta beraber olmak dileğiyle..

 

Program hakkında ayrıntılı bilgi almak ve katılmak için: http://www.psikanalitikbakislar.com/anasayfa

Llhuros Uygarlığı

Ekran Resmi 2019-11-05 22.15.20.png

Bu Bienal’e Mimar Sinan Üniversitesi’nin binasından başladım, doğrusu biraz hayal kırıklığına uğradım. Zaten 7. Kıta konusuna odaklanılacağını anlatan tanıtım video’su da çok hoşuma gitmemişti. Bire bir mesajlar içeren, daha doğrusu sadece mesaj düzeyinde kalan sanatsal çabalar beni çok da etkilemiyor. Mutlaka sanatçının öznel deneyimini hissetmek istiyorum galiba. Sadece bir mesajın iletilmesi için tasarlandığı hissi veren işlere boş gözlerle bakıyorum, “evet anladım, doğru söylüyor” deyip geçiyorum. Elbette her sanatsal çabanın herkese ulaşması mümkün değil. Ancak bazen öyle işler çıkıyor ki karşıma üzerimde derin iz bırakıyor.

Llhuros Uygarlığı böyle bir iş. Bienal kataloğunda şu şekilde tanıtılıyor:

lhuros Uygarlığı üzerine on yıllar boyunca çalışan Norman Daly, projesine 1960’lı yılların başında ve ortasında, asamblajlar ve mermer kabartmalar üreterek resimden üç boyuta geçtiğinde başladı. 1960’ların sonunda ise yeni keşfedilmiş kadim bir uygarlığın tasavvuru ve üretimiyle yola devam etti. İlk olarak 1972-74 yılları arasında ABD ve Almanya’da sergilenen çalışma, karışık teknik kullanımına dayanıyordu. Merkezinde bulunan görsel unsurlar -çok sayıda ve çeşitlilikte yapıntı- şiir, müzik ve bilimsel araştırmalar ile bütünleşiyordu. Daly’nin eşsiz yaratımı, kendi başına bir dünya olduğu kadar bizim dünyamızın da arzuları, takıntıları, düşüş ve dağılma potansiyeli için bir alegoridir.

Pera Müzesi’nde yarım kata yayılmış olan iş kelimelerle anlatılamayacak denli etkileyici, çok katmanlı. İlk katmanda bir uygarlığın tasarımı var, ikincisinde bu uygarlığa ait “buluntuların” bir arkeoloji müzesinde sergilenir gibi sunumu, üçüncüsünde uygarlığa ait şarkılar, şiirler, adetler, toplumsal gelişmelere ait ayrıntılar yer alıyor. “Arkeolojik buluntular”ın bir kısmının bizim dünyamızdan toplanmış metal makine ve alet parçalarından üretilmiş olduğunu fark ettiğiniz an işin içinde bir kurmaca olduğunu anlıyorsunuz. Yoksa böyle bir uygarlığın varlığına inanmanız hiç de zor olmazdı. O zaman iş yeni bir katman daha kazanıyor, arkeolojinin, antropolojinin ve benzer yaklaşımların kurmacasal boyutlarını düşünüyorsunuz, buluntulara yaslanarak kurulan her anlatının kurmaca olma olasılığı tedirgin ediyor.

Norman Daly kırk yıl boyunca hayali bir uygarlığın nesneleriyle, mitolojisiyle, hikayeleriyle uğraşarak tek başına bir evren kurmuş adeta. Kurduğu dünyanın ayrıntı zenginliği Yüzüklerin Efendisi ya da Yerdeniz Büyücüsü gibi romanlarda karşılaşıp etkilendiğim dünyaları hatırlattı. Tabii bir de Borges’in şakacı metinlerini. Neden kendi dünyamızı değil de bu şekilde tamamen hayalden yaratılmış bir dünyayı deneyimlemekten böylesine bir heyecan duyduğumu bilmiyorum. Belki o dünyanın gerisinde onu yaratanın bir insan zihni olduğunu bilmenin verdiği bir haz bu. İnsanın tanrılaştığı bir ana tanık olmak bana umut veriyor. Mademki böyle büyük yaratıcı zihinler var o halde yaşadığımız ana, hayata, ülkeye, dünyaya ve çağa sıkışıp kalmama ihtimalimiz var, kurtuluş mümkün! Çok mu iyimserim?

Bienal bu hafta bitiyor. Norman Daly 2008’de ölmüş. Ancak bu çalışmasının tüm ayrıntılarına ulaşabileceğimiz bir web sitesi var (ne iyi ki). Buraya not ediyorum. İçinde daha çok zaman geçirmek istiyorum.

https://civilizationofllhuros.org/

 

TÜRKİYE’NİN 150 YILI: TARİH, TOPLUM VE EDEBİYAT EĞİTİM PROGRAMI

SONBAHAR 2019 KAYITLARI AÇILDI

Kayıt olmak için: http://nazimhikmetmerkezi.com/turkiyenin-150-yili-tarihtoplum-ve-edebiyat-egitim-programi/

Modern Türk Edebiyatı, 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel süreçler ve toplumsal dönüşümlerle yoğun etkileşimini sürdürmüştür. İmparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinin izleri ve buna koşut olarak yaşanan modernlik deneyiminin bireysel ve toplumsal kimlik inşasındaki rolü, edebiyat metinlerinde tematik ve biçimsel arayışlarla görünür olur.

Sekiz hafta sürecek bu programda paralel bir yapı izlenerek bir yandan Türkiye’nin 150 yıllık zaman dilimindeki tarihsel ve toplumsal dönüşümleri tartışılacak; bir yandan da 150 yıllık edebiyat birikiminin öne çıkan eserleri, edebi süreçlerin dönüm noktaları, kırılmalar ve sürekliliklerle, tematik ve biçimsel arayışlarla birlikte incelenecektir.

Kimler katılabilir:
Tarih ve edebiyata ilgi duyan herkes.

Tarih & Saat:
Salı günleri, 8 Hafta (Toplam 24 saat), 18:30-21:30

Mekân:
Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs, John Freely Hall, 333 No’lu Sınıf

PROGRAM

1. HAFTA, 5 Kasım Salı, 18:30-21:30

Tanzimattan Meşrutiyete Modernlik ve Milliyetçilik, Cengiz Kırlı

Bu derste 1840’lı yıllardan 1908’e kadar geçen dönemde Osmanlı modernleşmesinin toplumsal dokuda yarattığı dönüşümler ele alınacak; modernleşme deneyiminin toplumun farklı katmanları arasında kır/kent, Müslüman/gayrımüslim, muhafazakâr/liberal gibi çok sayıda ikilik üzerinden nasıl deneyimlendiği ve ne tür ayrışmalara yol açtığı tartışılacaktır.

İdeolojik Bir Aygıt Olarak Edebiyattan Özerk Bir Edebiyata Doğru, Veysel Öztürk

Siyasal, ekonomik, teknolojik, mali, askerî vb. alanları kapsayan Osmanlı modernleşmesinin ayrılmaz bir parçası olan Osmanlı-Türk edebiyatında yenileşme, bu modernleşme paradigmasıyla uyumlu olarak başlangıçta edebiyata toplumsal ve politik işlevler yüklenerek tasarlanır. İlk edebî ürünlerde belirginleşen bu işlevsellik karşısında, sanat estetiğini merkeze alan özerk edebiyat anlayışının on dokuzuncu yüzyıl sonuna doğru önem kazandığı görülür. Bu derste, Osmanlı-Türk edebiyatının “Hürriyet Kasidesi”, İntibah, “Makber” gibi kurucu metinleri ile Aşk-ı MemnuMai ve Siyah gibi özerk edebiyat fikrinden hareketle yazılmış metinler ele alınacak, böylece Osmanlı edebî modernleşmesi hakkında genel bir bakış açısı kazandırılacaktır.

2. HAFTA, 12 Kasım Salı, 18:30-21:30

Meşrutiyetten Cumhuriyete Modernlik ve Milliyetçilik, Cengiz Kırlı

İkinci Meşrutiyet yılları siyasal açıdan Cumhuriyet’in bir laboratuvarı olarak kabul edilir. İstibdat sona ermiş ve çok partili hayata geçilmiştir. Yeni kurulan cemiyetler, yeni yayımlanan gazete ve mecmualarla sivil siyaset alanı genişlemiş ve canlanmıştır. Ancak bu iyimser siyasal hava kısa sürecektir. Savaşlar ve iç siyasal çatışmalarla birlikte Osmanlı siyaseti otoriter eğilimler, milliyetçilik/şovenizm ve militarizm arasında salınacaktır. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımları arasında ibre Türk milliyetçiliğine doğru yönelmiş, kurumsal siyasal alanda da İkinci Abdülhamid dönemiyle süreklilikler ön plana geçmeye başlamıştır. Bu derste Cumhuriyet öncesi Osmanlı’nın son döneminde düşünsel ve kültürel ortamı belirleyen siyasal ve toplumsal arkaplanlar üzerinde durulacaktır.

Meşrutiyetten Cumhuriyete Milli Edebiyat, Veysel Öztürk

Diğer bütün kültürel kurumlar gibi Türk edebiyatı da yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde İmparatorluğun yıkılıp bir ulus devletin inşası ile neticelenen tarihsel dönüşümün mutlak belirleyiciliğiyle şekillenir. Genel olarak edebiyatın özerkliği fikrinin değer yitirdiği dönemin şartları, edebiyatı toplumsal olanla fayda temelinde bir ilişkiye zorlar. Söz konusu değişim ve dönüşümü göstermeyi amaçlayan bu derste önce Servet-i Fünun dönemi şiiri ele alınacak, ardından başta Servet-i Fünun şairlerinin özerk edebiyat anlayışlarını Meşrutiyet’in toplumcu atmosferiyle nasıl yeniden şekillendirdikleri üzerinde durulacaktır. Yine Servet-i Fünun sonrası yazmaya başlayan şair ve yazarların toplumsal edebiyat söylemine tabiyetleri ve/veya anlamlı dirençleri konu edilecektir. Bu bağlamda “Elhan-ı Şita”, “Sis”, “O Belde”, “Cenge Giderken”, “Primo Türk Çocuğu” gibi metinlere odaklanılacaktır.

3. HAFTA, 19 Kasım Salı, 18:30-21:30

Ulus Devletin İnşası ve Yeni Rejimin Eleştirisi, Cengiz Kırlı

Bu derste Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemin siyasal ve düşünsel atmosferi dünya/tarihsel bir bağlam içinde incelenecektir. İmparatorlukların sonu, ulus devletlerin inşası, sosyalizm, Avrupa-Dünya Devrimi, milliyetçilikler, devrimlerin doğuya kayışı ve ulus ötesi enternasyonal ideolojiler tartışılacaktır.

Erken Cumhuriyetin Değişen Edebiyatı, Halim Kara

İmparatorluğun içinden geçtiği çalkantılar ve sonunda yaşadığı yıkım, kurulan yeni Cumhuriyetin toplumsal ajandasını belirlerken, edebiyat da bundan nasibini alır. Cumhuriyetin bilhassa ilk on yılında devlet aygıtlarının desteğiyle temel edebiyat anlayışı haline gelen memleket edebiyatının yanı sıra, Osmanlı edebî modernleşmesinin estetik kaygılarıyla bağını koruyan yazar ve şairlerin eserleri Türk edebiyatının kanonları olarak öne çıkar. Bu derste, ilkin Osmanlı yeni edebiyat birikimine dayanan ve 1930’lara kadar Türkçe edebiyatta kabul gören “milli edebiyat” hareketi Ateşten Gömlek, “Han Duvarları,” Yaban gibi metinlerle ele alınacak, bu eserlerin ulus devlet ve çağdaşlaşma söyleminin üretimine nasıl katkıda bulundukları üzerinde durulacaktır. Ardından, Yahya Kemal’in şiirleri üzerinden memleket edebiyatıyla dengeli bir ilişki kuran fakat estetik bağlamda bütünüyle örtüşmeyen sanat anlayışına odaklanılacaktır.

4. HAFTA, 26 Kasım Salı, 18:30-21:30

Türkiye’de Kırsal Dönüşüm ve Göç, Zafer Yenal

1950’li yıllarda Türkiye’de tarımsal yapılar ve kırsal alan ciddi bir dönüşüm dönemine girdi. Tarım teknolojilerinin modernleşmesine paralel olarak artan üretim ve üretkenlik, tarımsal ürünlerde metalaşma ve ticarileşmeyi artırdı. Etkileri günümüze kadar devam eden dönüşümlerin en önemli toplumsal sonuçları arasında köyden kente göç ve artan şehirleşme yer almaktadır. Bu derste, söz konusu süreç sosyal, siyasi ve kültürel sonuçlarıyla birlikte ayrıntılı bir şekilde tartışılacaktır.

Toplumcu Gerçekçi Edebiyatta Ezenler ve Ezilenler: Köy ve Kent Arasında, Zeynep Uysal

1950’lerden itibaren Türkiye’de adaletsiz düzene ve sömürüye karşı edebiyatta bir isyan başladı. Daha önce Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet’in ilk örneklerini verdiği bu edebi yaklaşım 1950-1980 yılları arasında özellikle romanı etkisi altına alan toplumcu gerçekçilik oldu. Bu derste 1980’lere kadar Türkçe edebiyatta ana akımı oluşturan ve edebi üretimin yanı sıra eleştiri yöntemlerini de etkisi altına alan toplumcu gerçekçiliğin şiir, roman ve öyküdeki yansımaları ele alınacak; sınıfsal çatışmanın büyük oranda ezen/ezilen, köy/kent gibi karşıtlıklar üzerinden görünür olduğu örnekler tartışılacaktır. Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Füruzan, Sevgi Soysal ele alınacak yazar ve şairlerdir.

5. HAFTA, 3 Aralık Salı, 18:30-21:30

Gecekondulaşma, İşçileşme ve Tüketim, Zafer Yenal

1950’li yıllardan sonra artan sanayileşme ve tarımda modernleşme beraberinde nüfusun önemli bölümü için köylülükten kopuşu ve işçileşmeyi beraberinde getirdi. Bu sürecin tüketim alanı açısından önemli sonuçları oldu. Bu derste bütün bu süreçlere daha yakından bakacağız.

Toplumcu Gerçekçi Edebiyattan Şehirli Bireyin Hikâyesine, Olcay Akyıldız

Şehre göçün ardından toplumcu gerçekçi edebiyat da kendini şehre taşır. Bununla eşzamanlı olarak şehrin sokakları ve yalnız bireyin hikayesi edebiyatın malzemesi olur. Türk edebiyatında şehrin sokaklarında yürüyen birey belki de ilk defa Necip Fazıl Kısakürek’in “Kaldırımlar” şiirinde görünür. Sait Faik’in “Lüzumsuz Adam” hikayesinden İkinci Yeni’nin modern şehirle baş etmeye çalışan modernist şiirine uzanan bir yelpazede ise 1950’lerden itibaren değişen şehir hayatının izlerini edebiyatta da bulmak mümkündür. Bu derste önce toplumcu gerçekçiliğin şehre taşınması ele alınacak ardından da birbirinden çok farklıymış gibi görünen iki roman Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı merkeze konarak kurmaca ve şiirde modern bireyin şehirle kurduğu ilişki sorunsallaştırılacaktır.

6. HAFTA, 10 Aralık Salı, 18:30-21:30

Ulusal Kalkınmacılık, Göç ve Yeni Orta Sınıf, Tuna Kuyucu

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde siyasi açıdan yeni bir dünya düzeni kurulurken küresel ölçekte dünya ekonomisi ve ulusal ekonomiler yeniden yapılandı. Türkiye’de ulusal kalkınmacılık ve sanayileşme modeli etrafında örgütlenen bu ekonomik ve siyasi dönüşümler beraberinde önemli kültürel ve sosyal değişimleri getirdi. Bu derste orta sınıflaşma, köyden kente göç, yeni tüketim alışkanlıkları gibi konuları tartışarak ulusal kalkınmacı dönemi ve toplumsal sonuçlarını anlamaya çalışacağız.

Yerleşik Edebiyata Meydan Okumalar: Türkçe Edebiyatta Modernist Kurmaca, Halim Kara

Bu derste Türkçe edebiyatta “yüksek modernizm” olarak tanımlanabilecek kurmaca metinler incelenecektir. 1940’larda Ahmet Hamdi Tanpınar ile başlayan ancak uzun yıllar hâkim toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışının gölgesinde kalan modernist kurmacanın önde gelen yazarlarının (Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Leyla Erbil, Sevim Burak ve Vüs’at O. Bener gibi) eserlerine değinilerek bu yapıtlarda modernist kurmacanın biçimsel (bilinç akışı, parçalanmış kurgu, deneysellik, metinlerarasılık vs.) ve tematik (yabancılaşma, merkezden kopuş, iktidarı “öteki”ne bırakma, işlevsiz birey vs.) özelliklerinin izleri sürülecektir.

7. HAFTA, 17 Aralık Salı, 18:30-21:30

12 Eylül ve 1980’lerde Ekonomik Dönüşüm, Tuna Kuyucu

Devletin ekonomiye müdahalesini benimseyen ulusal kalkınmacı ve refah devleti rejimlerinin 1970’lerde küresel ölçekte krize girmesi 1980 sonrasında dünya ekonomisinin küresel ölçekte yeniden yapılanmasıyla sonuçlandı. 12 Eylül darbesini ve ardından kurulan ve günümüzde neoliberalizm olarak adlandırılan bu ekonomik ve siyasi rejimi, küresel dönüşümün içine oturtarak anlayacağımız bu derste neoliberal rejimin temel prensiplerini tartışacağız.

Darbe, Değişen Temsil Biçimleri ve Postmodernist Edebiyat, Zeynep Uysal

1980’den sonra Türkiye’de edebiyatın apolitikleştiği yaygın kanısının aksine bu dönemde edebiyatın politik olma biçimlerinin değiştiği gösterilmeye çalışılacaktır. 80’ler ve 90’lar dünyadaki ve Türkiye’deki devasa dönüşümlerin, sosyal, kültürel ve siyasi süreçlerin izlerinin postmodernist edebiyat biçimleriyle görünür kılındığı yıllardır. Gerçekliğin temsili fikri yerini çok sesli, çok söylemli, parçalı bir gerçeklik yanılsamasına bırakır. Bu derste postmodernist roman ve öykünün Türkçe edebiyattaki örnekleri Orhan Pamuk, Latife Tekin, Bilge Karasu gibi yazarların eserlerinden parçalarla incelenecektir.

8. HAFTA, 24 Aralık Salı, 18:30-21:30

Kentsel Dönüşüm ve Neoliberalizm, Tuna Kuyucu

1980 sonrası gerçekleşen neoliberal dönüşümün şehirler üzerindeki etkilerine vurgu yapacağımız bu derste İstanbul’un mekânsal ve sosyal dönüşümü Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği makroekonomik ve siyasi dönüşüm içerisine oturtularak tartışılacaktır. Bu çerçevede derste, bugünü yakından etkileyen sosyal ve sınıfsal ayrışmalar, korunaklı mekanların çoğalması, kamusal alanların kaybolması, üretimin görünmez, tüketimin görünür kılınması, şehir dinamiklerinin değişmesi gibi konular ele alınacaktır.

Yabancılaşma ve Yeni Arayışlar, Murat Gülsoy

Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan’ın açtığı yoldan biçimlenen bir damar 2000’li yıllarda etkili bir edebiyat tavrı ortaya koymaya başladı. Bu yaklaşımı örneklemek amacıyla Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş ve Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı romanları incelenecektir. Bireysel deneyimin ayrıntılı analizi ile toplumsal ve siyasal olanın nasıl ele alındığı ve bu çerçevede geliştirilen yeni anlatım biçimleri tartışılacaktır.

ÖĞRETİM KADROSU

  • Olcay Akyıldız, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
  • Murat Gülsoy, Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi
  • Halim Kara, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
  • Cengiz Kırlı, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
  • Tuna Kuyucu, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
  • Veysel Öztürk, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
  • Zeynep Uysal, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
  • Zafer Yenal, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

5 Hafta 5 Roman Yeni Dönem

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

İnsanın toplumla, iktidarla, doğayla ve kendisiyle hesaplaşmasının kaydını tutan modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Program

  • 25 Kasım Franz Kafka’dan Dava
  • 2 Aralık Albert Camus’den Yabancı
  • 9 Aralık John Fowles’dan Koleksiyoncu
  • 16 Aralık Kobo Abe’den Kumların Kadını
  • 23 Aralık J. M. Coetzee’den Yavaş Adam

Ayrıntılı Bilgi Almak ve Kayıt Olmak İçin: http://nazimhikmetmerkezi.com/5-hafta-5-roman/