Murat Gülsoy ile Yazı ve Hayata Dair

Zeynep Uysal’ın moderatörlüğünde gerçekleşecek olan “Murat Gülsoy ile Yazı ve Hayata Dair” başlıklı söyleşi, 20 Ocak Pazar günü 14.00-14.45 saatleri arasında Zorlu PSM’de…

Etkinlikte çağdaş Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından Murat Gülsoy’la edebiyatı ve hayatı konuşurken onun yazar, akademisyen, yayıncı ve mühendis kimlikleriyle biçimlenen çok yönlü kişiliğinin edebiyatındaki izlerinin peşinden gideceğiz. Tarihsel romandan postmodernist edebiyata, deneysel yöntemlerden dijital arayışlara uzanan zengin ve renkli edebiyat serüvenini retrospektif bir bakışla ele alacağımız söyleşide yazarın henüz yayımlanmamış romanından bir bölüm de yer alıyor.
Murat-Gülsoy-ile-Yazı-ve-Hayata-Dair_02.png
Murat Gülsoy söyleşiden sonra 15:00’de CAN Yayınları standında kitaplarını imzalayacak.
Reklamlar

Yaratıcı Yazarlık Yeni Sınıflar Şubat’ta Başlıyor

Kendi kurmaca metinlerinizi yazarken yaratıcılığınızı daha iyi ortaya koyabilmek, içgörü kazanmak, temel yazım ve kurmaca teknikleri hakkında bilgi düzeyinizi yükseltmek, edebiyat dolu zaman geçirmek için…

Uygulamalı bir seminer dizisi olarak tasarlanmış olan Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda kurmaca edebiyat yapıtlarının (öykü ve roman) nasıl üretildiği konusunda bilgiler aktarılacak; hikâyenin unsurları, kurmaca metinde zamanın kullanımı, mekânın işlevi, karakterlerin yaratılması, olay örgüsünün yapılandırılması, klasik ve modernist anlatım biçimleri, edebi türler, dramatik gerilimin oluşturulması gibi yazma tekniğine ilişkin konular yetkin örnekler* üzerinde tartışılacaktır. Tüm bu yöntemlerin yanı sıra, edebiyatın insan yaratıcılığı ile ilişkisi irdelenecek, ilhamın kaynakları araştırılacaktır. Amaç, katılımcıların kendi kurmaca metinlerini yazarken yaratıcılıklarını daha iyi ortaya koyabilmeleri için yol göstermek ve içgörü kazanmalarına yardımcı olmaktır. Atölye süresince katılımcılar yazdıkları öyküleri tartışacak, yazma tekniğini etkileşimli bir eleştiri ortamında geliştirecektir.

[*Franz Kafka, Umberto Eco, J.L. Borges, Yusuf Atılgan, Tomris Uyar, Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Leyla Erbil, Vüsat O. Bener, Ayfer Tunç… ]

Kimler katılabilir: Öykü ve roman yazmak isteyenler.

Çarşamba sınıfı: 6 Şubat 2019 (19:30-22:00)

Cumartesi sınıfı: 9 Şubat 2019 (10:30-13:00)

Süre: 10 hafta (25 saat)

Rezervasyon ve Detaylı Bilgi:
Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45

Black Mirror ve Etkileşimli Hikaye Kurgusu

Black Mirror dizisinin yeni bölümü geçtiğimiz günlerde (28 Aralık 2018) farklı bir iddiayla ortaya çıktı. İzleyici artık pasif bir konumda olmayacak, hikayenin akışına müdahil olacak, olaylara yön verecekti. Black Mirror dizisi güncel teknolojik gelişmelerin çok yakın bir gelecekte toplumsal hayatımızı nasıl değiştireceği üzerine kafa yoranlar tarafından üretilen hikayelerle izleyicilerini düşündüren bir dizi. Hatta bu “düşündürme” meselesi zaman zaman hikayenin önüne geçerek oldukça didaktik / ahlakçı bir yere de savrulmasına neden oluyor. Ben yine de, her şeye rağmen, teknoloji ve bilimsel gelişmelerin uçlarını sorgulayan bu tarz yapımları heyecanla takip ediyorum.

Black Mirror’ın son bölümünün başına geçtiğimde tuhaf bir heyecan duydum. Yıllardır üzerine konuştuğumuz, beklediğimiz bir türün doğumuna tanık olduğumu hissediyordum. Evet, edebiyat da sinema da kabuk değiştirmenin eşiğine gelmişti. Internetin sağladığı ortam izleyicinin etkileşimde bulunmasına olanak veriyor, artık onu pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp bir kullanıcı durumuna getiriyordu. Bilgi işlem kapasitelerinin artmasıyla daha gerçekçi grafik tasarımların mümkün olması kimi bilgisayar oyunlarının kurmaca dünyalar kurmaktaki başarı çıtasını her geçen gün daha yükseğe taşıyordu. Dolayısıyla bu yeni dönemin farklı bir sineması / edebiyatı ortaya çıkmalıydı, çıkacaktı, çıkıyordu. Black Mirror’ın Bandersnatch adlı bölümünü izlemeye başladığımda “işte yeni bir dönüm noktası bu, tarihi bir an” diye düşünüyordum.

Film gerçekten de vaat edildiği gibi izleyiciye / kullanıcıya seçim yapma hakkı vererek ilerliyordu. Bu seçimler kahramanımız hangi müzik grubunu dinlesin gibi basit bir soru da olabiliyor, babasını öldürsün mü yoksa sadece bağırsın mı gibi çok ciddi sorular da olabiliyordu. Bu seçimleri yaparken hem ne olacağını merak ediyordum ama daha kötüsü diğer seçimi yapsaydım ne olacaktı acaba diye işkilleniyordum, bu yüzden de her yeni yol ayrımı hikayeye odaklanmamı bozuyordu. Doğrusu, harika bir senaryo inşa edilmiş, gerçekten tıkır tıkır işleyen bir yapı kurulmuş, geçişler kusursuz halledilmişti. Filmi bir “oyun oynar gibi” tamamlayıp bitirdikten sonra hissettiğim duygu durumu ise biraz karışıktı. İlk duygum, hayal kırıklığı oldu. Bunun en önemli nedeni ben ne seçersem seçeyim aslında hikayenin çok da değişmeyeceği izlenimine kapılmış olmamdı. Bu durum “hayat da böyle değil midir” duygusunu beraberinde getiriyor tabii. Oldukça determinist bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Tersini iddia edenler –hayat sürprizlerle doludur ve yaptığımız küçük seçimlerin büyük sonuçları olabilir diyenler- romantik ve hayalci olmakla suçlanabilir. Belki hakikat ikisinin arasında bir yerdedir: evet, çoklukla olaylar koşullar tarafından belirlenir ancak belirli noktalarda, acayip çekici noktalar diyebiliriz bunlara, yaptığımız seçimler beklenmedik derecede önemli sonuçlar doğurabilir. Hayal kırıklığımın ikinci nedeni ise çok tanıdıktı, bu tür etkileşimli hikaye “okuma” deneyiminin yeterince tatmin edici olmamasıydı. Bu mesele üzerine biraz daha durmam gerektiğini düşündüğüm için bu notları almaya başladım. Ancak bu noktada bir parantez açıp etkileşimli anlatı yapıları üzerine bir arka plan bilgisi vermeliyim.

Etkileşimli edebiyat, 1990lı yıllarda üzerine epeyce kafa yorduğumuz, hatta altzine.net sitesinde Sercan Şengün’le bu tarz denemelere giriştiğimiz bir alan. Internetin etkileşime açık bir platform olması edebiyatta yeni anlatım araçlarını kullanmaya hevesli yazarları hemen harekete geçirmişti. Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’sinde yürür gibi bir eserin içinde yol almak artık hayal değildi. Üstelik Cortazar’ın Sek Sek romanında olduğundan çok daha fazla seçenek sunmak mümkündü. İlk girişimler hipermetin (hypertext) denilen türün ortaya çıkmasına neden oldu. Basitçe anlatılırsa okurun / kullanıcının yaptığı seçimlerle sayfadan sayfaya (bazen görüntü, ses, video da kullanarak) zıplayarak (Sek Sek’e saygılarımızla) ilerleyen bu anlatım biçiminin çağın ruhuna daha uygun olduğu savunuluyordu. Ancak gelişmeler beklenildiği yönde olmadı. (Bu arada meraklısı için Sercan Şengün’le yaptığımız işlerin ne yazık ki büyük bölümü kayboldu, kurtarabildiklerimizi şu bağlantıdan görebilirsiniz. http://nazimhikmetmerkezi.com/hipermetinler/ Ayrıca 2000 yılında Faruk Ulay’ın kurmuş olduğu http://www.locusnovus.com/indexlit.htm adlı platformu ve geniş bir elektronik edebiyat arşivi barındıran siteyi de http://collection.eliterature.org/ ziyaret edebilirsiniz.)

Bu çabalar çok farklı açılardan edebiyat üzerine yeniden düşünmemi sağladığı için çok kıymetliydi. Örneğin OULIPO’cuları, modernist deneycileri ben farklı bir gözle okumayı o dönemde gündemime almıştım. Modernist edebiyatın verimlerinin, yeni anlatım araçları aramanın ve icat etmenin çoğu zaman okunması veya anlaşılması zor yapıtların ortaya çıkmasıyla sonuçlanması her zaman eleştiri konusu olmuştur. İki farklı kesim için de dışlanma nedenidir. Edebiyat ve sanatı salt eğlence ve gösteri olarak kabul eden, “müşteri velinimetimizdir, dolayısıyla tüketicinin tüm talepleri her şeyin üzerindedir” diyen popülist kesim için de edebiyata ve sanata acil aydınlanma / kalkınma / bilinçlendirme görevi veren daha “ciddi” kesim için de bu böyle olmuştur. En azından kaba çizgileri takip ettiğimde bu sonuca varıyordum. Oysa modernist arayışlar dil ile kurulan dünyamızı sorgulamamızı, çoğu zaman yıkıp yeniden inşa etmemizi sağlayan çok önemli bir düşünsel güç veriyordu. 1990larda internet sonrası dünya için hayal edilen edebiyatta okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarıyor olmak en çok vurguladığımız düşünceydi. Okur ne kadar aktif olursa o kadar hakiki bir deneyim yaşayacaktı. Ne yazık ki okurlar aynı şekilde tepki vermediler. Seçim yaparak ilerletilen romanların bir türlü “roman hissi” vermediği görüldü. Ben de büyük bir heyecanla girdiğim birçok hipermetin romandan sıkılarak, dikkatim dağılarak çıktığımı hatırlıyorum. Tıpkı Black Mirror’ın Bandersnatch adlı bölümünü izlerken olduğu gibi… Zaman zaman sıkılmama neden olan şeyin karmaşıklık olduğunu düşünürdüm ama bu hipermetinlerin Tutunamayanlar’dan ya da Dava’dan daha karmaşık ya da zor olduğunu söylemek mümkün müydü?

Hipermetinleri, etkileşimli hikaye anlatım biçimlerini bir tarafa bırakıp başka bir açıdan soruyu yeniden sordum kendime: İyi bir edebiyat yapıtından, öykü veya romandan aldığım zevk nelere bağlıdır? Neyin sonucudur? Bugünlerde bu soruya verebildiğim yanıt şöyle: İyi bir kurmaca yapıtın bana sunduğu içine girebileceğim bir zaman ve mekandır, yani bir dünyadır. Bu dünyayı da karakterler yoluyla deneyimleyebilirim. Kendi başıma deneyimleyemem. Karakter denilen hikaye kişisinin düşünce ve davranışları onun bir irade sahibi olduğu algısını yaratır. Onun seçimlerinin hikayeyi oluşturduğunu izlerim. Ben karakterin içine yerleşerek onun deneyimine ortak olduğumu hissederim. Bu çok garip bir deneyimdir. Okuduğumuz kişinin gerçekte var olmadığını biliriz ama varmış gibi algılamayı sürdürürüz. Bunu yapmaya gönüllüyüzdür, çünkü karşılığında hiçbir zaman hiçbir koşulda yaşayamayacağımız bir deneyimi elde ederiz: Bir başkasının deneyimini an be an yaşamak. Bu sayede o tefeci kadını öldüren Raskolnikov’un yanı başında nefes nefese saklanmaya çalışırız ya da içeride karısı uyurken kendi canına kıymış arkadaşının mektubunu okuyan kafası karışık Turgut’un içine gireriz ya da Celal’in evinde onun yazdıklarını okuya okuya ona dönüşmeyi arzulayan ve bundan korkan Galip’le beraber kara bir kitabın sayfaları arasında kayboluruz. Sonuçta hikaye hareket halindeki iradedir. Bu noktada Black Mirror’ın karakteri gibi önümüzde iki seçenek belirir: bu kimin iradesi olacak? Hikaye kişisinin mi bir okur olarak benim mi? Eğer hikaye kişisinin bir karakter haline gelmesini bekliyorsak, orada bir insanın var oluşunu görmek istiyorsak seçimi ona bırakmalıyız. Yok eğer, okurun iradesini kullanmasını istiyorsak hikayenin ana karakteri silinecek onun yerine okur geçecektir. Bu da bir başkasının deneyimini merak eden okuru hiçbir zaman tatmin etmeyeceğe benziyor. Hikayenin içindeki karakter kendi seçimlerini yapar ve sonuçlarını yaşar. Ben de bir okur olarak o karakteri tanımış olurum belki asla yaşayamayacağım bir deneyime ortak olurum, bu sayede kendimi daha iyi tanırım. Bazen ben olsaydım ne yapardım sorusu tüm benliğimi ele geçirebilir (Sophie’nin Seçimi filmini hatırlatmak isterim) ama yine de önemli olan o hikayenin karakterinin seçimleridir, onun deneyimleridir. O halde derinliği yaratan temel durumun bir başkasına temas edebilmek olduğunu söyleyebilirim. Seçimler okur olarak bana bırakıldığında, hikayeyi ben “yazmaya” başladığımda artık o metinden bir okur olarak bir derinlik duygusu alamıyorum. O merak ettiğim bir başkası yok oluyor ve kendimle baş başa kalıyorum. Oysa bir roman ya da bir film kendimden çıkıp başkalarıyla buluşmanın, ötekileri anlamanın en iyi yollarından biridir. Bu noktada bir yazar olarak yazdığımız karakterle ilişkimizin nasıl kurulduğu sorulabilir. Yazarın durumu biraz daha karmaşık olmakla beraber temel ilke aynı: Hikaye karakterin iradesine göre ilerler, yazarın iradesi karakterin iradesinin önüne geçerse karakter yok olur, hikaye hakikiliğini kaybeder (Yazarın otoritesi ile kurmaca karakterlerin iradelerinin bir arada sergilendiği John Fowles’un Fransız Teğmenin Kadını romanı bu konu için çok güzel bir örnektir).

Başlangıç noktasına dönecek olursak… Black Mirror’ın Bandersnatch adlı bölümü yine de çok önemli bir dönüm ya da başlangıç noktası olacağa benziyor. “Çok iyi yazılmış bir senaryo” demek yetersiz kalıyor buradaki anlatı mimarisini tarif edebilmek için. Bilgisayar bilimlerinden, mühendislikten, psikolojiden, edebiyattan, sinemadan gelen birikimin kristalleştiği bir örnek-yapıt. Bundan sonra belli ki gerisi gelecek, farklı bir türde deneyimin kapılarını aralayacak. Ancak bence temel soru varlığını sürdürecek: bir başkasının deneyimini nasıl yaşayabilirim?

***

P.S. İlk bölümü 2011 yılında yayımlanan Black Mirror (Kara Ayna) dizisi ile yazdığım kimi romanlar arasında mutlu tesadüfler olduğunu not etmeliyim. Örneğin 2010 tarihli romanım Karanlığın Aynasında adını taşıyor. 2016’da yayımladığım Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ile benzerlik gösteren Black Mirror bölümü Black Museum 2017 Aralık ayında çıktığında çok sayıda mektup aldım. Benzer kaynaklardan beslenip benzer felsefi sorularla heyecanlanmak işin doğasında var sanırım.

5 Hafta 5 Roman Yeni Dönem Yeni Kitaplar

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Oğuz Atay’dan Korkuyu Beklerken, Bilge Karasu’dan Gece, Orhan Pamuk’tan Yeni Hayat ve Leyla Erbil’den Kalan

Murat Gülsoy edebiyatımızın köşe taşlarını oluşturan yapıtlar üzerine yeni bir seminer dizisi başlatıyor. 1943 ile 2011 arasında yayımlanmış, iki uzun öykü ve üç romandan oluşan bu serideki eserlerin ortak özelliği modernleşen bir toplumdaki bireyin varoluşsal kaygılarını ve korkularını ele alırken dilin ve anlatı biçiminin sınırlarını zorlamaları ve böylece modern edebiyata yeni bir soluk getirmeleridir.

Bilinç akışından meta-kurmacaya çeşitli edebi anlatı stratejilerinin incelenmesine imkan verecek bu yapıtlar aynı zamanda Türkiye modernleşmesi sürecinde bireysel ve toplumsal kimlik arayışının farklı yönlerinin tartışılmasına zemin hazırlayacaktır.

Kimler katılabilir: Edebiyatla ilgilenen herkes.
Tarih & Saat: 11 Şubat – 11 Mart 2019, Pazartesi akşamları (19:30-21:30)

Kayıt ve Detaylı Bilgi:
Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45

1. HAFTA, 11 Şubat 2019

Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Ahmet Hamdi Tanpınar

Alnından ölüm terleri fışkıran Abdullah Efendi olduğu yere çöktü ve sahibinin ölümü için ağlayan sadık bir köpek gibi orada kendi varlığının ölümüne ağladı.

2. HAFTA, 18 Şubat 2019

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay

Demek ki eşya henüz özelliklerini koruyor. Ya zarf? Eski eşya demek istedim. Aman Allahım! Ya eşya bir gün delirirse? Her şeye rağmen salonun kapısına henüz güveniyordum.

3. HAFTA, 25 Şubat 2019

Gece, Bilge Karasu

Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmaya başlar başlamaz, her yer boza dönüşecek.

4. HAFTA, 4 Mart 2019

Yeni Hayat, Orhan Pamuk

Bırakın, Çehov taklitçisi yazarların yapacağı gibi acımdan bütün okurların paylaşacağı bir insan olma gururu çıkarmayayım da, Doğulu, geleneksel bir yazarın yapacağı gibi, onu bir ibret vesilesi olarak göstereyim.

5. HAFTA, 11 Mart 2019

Kalan, Leylâ Erbil

bak yaşlandın,,, evli barklı saygın biri oldun,,, saygın,,, saygın mı,,, ne saygını,,, müesses nizamın bir parçası olarak saygın,,, kızını karganın deştiği deliğe gömen saygınlar ülkesinde saygın,,, 

Ayrıyaşam

46208344_10157050810613912_4168608490568286208_n.jpg

“Yalnızlıktan keyif aldığını gösteren herhangi bir şey yapması, dahası kendi başına yürüyüşe çıkması bile her zaman biraz tehlikeli olabilirdi. Yenisöylem’de buna, bireycilik ve ayrıksılık anlamında ayrıyaşam deniyordu.” George Orwell, 1984

5 Hafta 5 Roman Seminerleri başlıyor.
http://nazimhikmetmerkezi.com/5-hafta-5-roman/
26 Kasım: Dostoyevski’den Yeraltından Notlar
3 Aralık: George Orwell’dan 1984
10 Aralık: William Golding’den Sineklerin Tanrısı
17 Aralık: Anthony Burgess’den Otomatik Portakal
24 Aralık: Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma
Kayıt ve Detaylı Bilgi:
Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45