Okudukça Değişen: Yazarın Hayali, Okurun Gerçeği

Konuşmacılar: Nüket Esen, Halim Kara, Murat Gülsoy

Moderatör: Zeynep Uysal

Mekân: Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi Oryantasyon Odası

Tarih: 1 Nisan 2015

Saat: 16:00

51. Kütüphane Haftası etkinlikleri kapsamında, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi ile Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin birlikte düzenlediği panelde, Nüket Esen, Halim Kara ve Murat Gülsoy kitap yazma ve okuma deneyimlerini sorgulayacak. Etkinlik herkesin katılımına açık ve ücretsizdir

.NHlib

Gezi öncesi çok alametler belirdi: Sessizin Payı ve Şehrin İtirazı

Kitaplar yayımlanınca, beğenildiğinde genellikle övgülere mazhar olan yazarlarıdır. Oysa bir kitabın ortaya çıkışında yayıncının rolü en az yazarınki kadar önemlidir. Metis Yayınları da kurulduğu günden bu yana hayatımıza yaptığı ciddi katkılarla teşekkürü en çok hak eden yayınevlerinin başında geliyor. Bu yazıya peşinen Metis’in hakkını teslim ederek başlamak istiyorum.

Bu ay iki önemli kitap daha ekledi Metis kitaplığımıza: Nurdan Gürbilek’in Sessizin Payı ve Feride Çiçekoğlu’nun Şehrin İtirazı. İlki edebiyat metinleri ikincisi sinema filmleri üzerine kaleme alınmış deneme-inceleme kitapları ama inceledikleri yapıtlarla siyaset, toplumsal hareketler ve kültürel iklimimiz arasında öyle ustalıkla gidip geliyorlar ki onları belirli bir sınıflandırma içine hapsetmek çok güç. Ayrıca her iki yazarın da üslup ve dil zenginliği bu kitapların kendilerini de birer edebiyat metni olarak okumamıza yol açıyor. Nurdan Gürbilek’in mesafeli ancak duygusallığı ustalıkla kavramlara yükleyen dili ile Feride Çiçekoğlu’nun kişisel deneyimden hareket eden ve zaman zaman sinema sanatının kurgulama dilini yansılayan katmanlı anlatımını karşılaştıracak değilim. Hatta belki aynı yazının konusu yapmak da çok doğru gelmeyebilir; ancak ilgimi çeken, özellikle beni heyecanlandıran her iki yazarın da kitaplarında Gezi direnişine özel bir yer vermeleri.

Yazının devamını okumak için >>

Kafamda Bir Tuhaflık: Peki ama nedir bu tuhaflık?

17 Haziran 1982 Perşembe gecesi Mevlut Karataş arkadaşının kamyonuyla sevdiği kızı kaçırırken tuhaf şeyler düşünüyordu:

“Çamurlu, dar yolun kıvrımlarında yavaşlayan kamyonun lambaları kayaları, ağaç hayaletlerini, belirsiz gölgeleri ve esrarlı şeyleri gösterdikçe, Mevlut bütün bu harikalara onları hayatının sonuna kadar unutmayacağını iyi bilen birinin yoğun dikkatiyle bakıyordu. Daracık yolla birlikte bazan kıvrıla kıvrıla yükseliyor, derken iniyor, çamurlar içinde kaybolmuş bir köyün karanlığı içerisinden hırsız gibi sessizce geçiyorlardı. Köylerde köpekler havlıyor, sonra gene öyle derin bir sessizlik başlıyordu ki Mevlut tuhaflık kendi kafasında mı, dünyada mı, çıkaramıyordu. Karanlıkta, efsanevi kuşların gölgelerini gördü. Acayip çizgilerden yapılmış anlaşılmaz harfleri, yüzyıllar önce bu ücra yerlerden geçmiş şeytan ordularının kalıntılarını gördü. Günah işledikleri için taş kesilenlerin gölgelerini gördü.” (s19)

Devamını okumak için >>

Doğruluk mu cesaret mi? Bırdman mi Whıplash mı?

BirdmankeatonBirdman şaşırtıcı bir anlatım biçimine sahip. Günümüz ruh durumunu müthiş bir şekilde yansıtıyor. Sanat yapıtı mı kültür endüstrisi mi? Kendini yapmak mı, bir şey olmak mı? Şöhret mi prestij mi? Çoğunluğun sevgisi mi elitin takdiri mi? Aile mi birey mi? Ebeveyn olmak mı sanatçı olmak mı? Yüksek kültür mü popüler eğlencelik mi?… gibi daha önce defalarca sorulduğuna tanık olduğumuz soruları farklı bir sinema diliyle soruyor. Yanıtlarının kolay olmadığını başından teslim eden dürüst bir yanı var yönetmen Iñárritu’nun… Herkesin elinde akıllı bir cihazla kayıt yaptığı, yaşananların son hızla youtube uzayında bir videoya dönüştüğü dünyamızı aşağılamıyor, hayır tam tersine bu dünyadan bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Bu tavır da geleceğin sinemasının ipuçlarını veriyor.

Altyazı dergisinde Zeynep Dadak’ın uzun planlardan oluşmuş filmlerle karşılaştırmalı olarak ele aldığı yazısında belirttiği gibi “Birdman’deki uzun plan kullanımı zamanı kişiselleştiriyor. Riggan’ın hissettiği zamana dönüştürüyor.” Kamera hiç kapanmadan kahramanları, en çok da geçmişte Birdman isimli bir aksiyon filmi yıldızı olan Riggan’ı izliyor, izletiyor. Zaman kişiselleşiyor evet ama bu etki bir süre sonra bir sıkışma hissine dönüşüyor. Hayatın içinde sıkışıp kalmak. Herkes kendi hayatının içine sıkışmış gibi. Herkes bir şekilde bu dünyadan çıkmak istiyor, sıyrılmak, sıradanlık hapishanesinden çıkmak… Sanat, sanatla uğraşmak, sanatçı olmak sıradanlığı aşmakta bir yol olabilir mi? Olmalı diye düşünmek en doğalı. Riggan eski bir sinema yıldızı olmaktan kaynaklanan şöhretinin onu sıradanlıktan kurtarmadığını biliyor. Hatta tam tersine sıradan insanlara sıradan ve yüzeysel bir eğlence sunmanın ötesine geçemediğinin çok net bir şekilde ayırdında. O yüzden de bunun tersini ona söyleyen içsesini susturarak saygın bir yazarın öyküsünden uyarladığı bir oyunu Broadway’de sahneye koymaya çalışıyor. Bu noktadan itibaren film sanat yapıtını, üretim sürecini, arkasında yatan güdüleri, yapıtın insanlar tarafından nasıl algılandığını çok değişik açılardan sorguluyor. Yüksek sanat ile kendini farklı bir elite kabul ettirme kaygısının sosyal medyada takipçi sayısını artırmak için çırpınan “sıradan” insanın kaygısından hiç de farklı olmadığını anladığı noktada sahnede kullanılacak olan silah gerçeği ile yer değiştiriyor ve kan çıkıyor…

Kan, sanatçının samimiyetini kanıtlamanın ötesinde bir işlev görüyor: kendini kurban etme, kendinden tam anlamıyla vazgeçme, hayattan, her şeyden feragat etme, nihai bir mesaj için kendi varlığını yok etme… Tüm bunlar bir tür peygamber ya da ermiş portresinin özellikleri gibi de okunabilir. Öyle ya, seküler dünyada artık peygamberlik yapacak olan sanatçıdır. Bir başka deyişle, ruhsal derinleşmenin en koyu katmanlarına erişebilecek olanı sanatçıyı kutsamaya hazırız. Yoksa, hepimiz gibi olan, hepimizin basit, sıradan zevklerine ve zaaflarına sahip birini neden alkışlayalım ki? Bu düşünce zamanımızın sanatçıya bakışının bir özetidir. Birdman bu düşünceyle de çok güzel hesaplaşıyor. Şöyle ki, yüksek sanat ve yüzeysel eğlencelik sanat ayrımı ile hesaplaşırken “yok aslında birbirinden farkları” deme kolaycılığına saplanmıyor. Bu tür bir yaklaşım bir dönemin postmodern yazarlarınca çokça sömürülmüş ve çoktan tüketilmişti zaten. Tam tersine, Birdman, bu farklı düzeylerin varlığını kabul ederek başlıyor ve sınır bölgelerde oluşan gerilimin üzerine giderek düşünüyor. Hem filmin alt başlığında belirtildiği gibi cehaletin umulmadık erdemi olarak da okunabilir tüm film. Yüzeysel olan bile kendi üzerine içtenlikle düşündüğü zaman sanatsal bir yaratım sürecine girmiş oluyor. Yönetmenin hayatla ölüm arasında gezinen kayıp kızının oyunla gerçek arasında bocalayan yetenekli oyuncu ile oynadığı “doğruluk mu cesaret mi?” oyunu ile özetlenebilecek bir şey sanat. Doğruluk mu cesaret mi? Gerçekten de sanat yapıtını sahih yapan, sanatla uğraşan kişiyi hakikate yaklaştıran şey de bu soruyu her seferinde kendisine sorma dürüstlüğünü göstermesi değil mi? Nurdan Gürbilek’in son kitabını, Sessizliğin Payı’nı okuyorum bir yandan. Orada Tolstoy’la ilgili bölümü okurken de aynı meselenin bir başka biçimde de olsa işlendiğini fark ettim. Tolstoy da yaşamının son yıllarında tüm servetinden, sahip olduklarından kurtulmaya, onlardan kaçmaya çalışıyor; fakirliğin, yoksulluğun, kimseyi sömürmeden yaşamanın erdemlerini vazeden romanlar yazdıktan sonra dönümlerce arazinin ortasında bir malikanede yaşamayı kaldıramıyor. Doğruluk mu cesaret mi? Tolstoy her ikisini de seçmek istiyor. İmkansız bir şey: İnsanın kendi hayatından çıkıp gidebilmesi…

Brody-Whiplash-1200

Belki aynı dönemde izlediğim için Whiplash ile karşılaştırmadan edemiyorum Birdman’i. Her ikisinde de sanatçının kanı döküldü, ilkin bunu not etmeliyim. Ancak Birdman’in meseleye yaklaşımındaki çok yönlülük ne yazık ki Whiplash’da yok. Hatta bu filmde sanat kaba bir maço söylemin işlevine indirgenmiş bir performans. Amerikan ordusunun çelik disiplinini anlatmak için çekilmiş sayısız askeri filmde görmeye alışık olduğumuz ağır cinsel içerikli küfürlerle askerleri “eğiten” sadist çavuşlara benzeyen bir hocayla karşı karşıyayız. Üstelik bir caz orkestrasını yönetiyor bu hoca. Whiplash’ın on dokuz yaşındaki baterist adayı yüce sanatçı makamına bu adamın işkencelerine dayanarak ulaşacaktır. Hatta kendinden önceki aday dayanamayıp intihar etmiştir. Genç sanatçı adayının önünde bir efsane ve iki rol model vardır. Efsane Charlie Parker’ın (namı diğer Bird, garip tesadüf) gençken iyi çalamadığı bir gece Jo Jones’un kafasına zili fırlatması ve neredeyse kafasını koparıyor olması üzerine Parker’ın çok çalışıp Bird lakaplı büyük müziyen olması hikayesi… (Gerçi bu hikayenin pek de doğru olmadığını yazanlar oldu: http://www.newyorker.com/culture/richard-brody/whiplash-getting-jazz-right-movies) Gelelim genç sanatçı adayının önündeki iki farklı rol modele: Biri bu sadist ama eriştirici figür; diğeri şefkatli, lise öğretmeni babası. Filmin bize gösterdiği “yüce” sıradan babanın sıradan dünyasında değildir. Sanatçı olunmayacaksa, lisede bir öğretmen olunacaksa, öldükten sonra kimse adını anmayacaksa yaşamanın ne anlamı vardır? Whiplash’ın dünyasında sanatçının konumu bu soru ile kristalleşmekte ve ne yazık ki film bu soruya eleştirel bir mesafe alamamakta. Ancak hakkını yememek gerekir, tüm o maço söylemi bir an için göz ardı ederek yeniden düşünmeye çalışırsak, sanatın içindeki karanlık yönü işaret ettiği için bir şekilde içgörü sağladığı için filmi olumlu bir şekilde hatırlayabiliriz. Ama bu biraz da filmin sinematografik başarısına göstermemiz gereken saygı yüzünden zorlama bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bir noktadan sonra performans sanatın önüne geçiyor, insana şu soruyu sorduruyor: bir caz parçası çalmakla herhangi bir bedensel performans arasında bir fark yok mudur? Sanat sadece en iyilere yer olan bir rekabet arenası mıdır?

Bu soruyu sorduktan sonra durup düşündüm. Evet aslında bir arenadır, ama orada kişinin mücadele ettiği başkaları değil, kendisidir, kendi ruhunun karanlık yanıdır… Whiplash’da bulamadığım ama Birdman’de bulduğum sanırım buydu.

Baba Oğul ve Kutsal Roman

baba ogul ve kusal kapak CS5Baba Oğul ve Kutsal Roman yeni baskısı çıktı. Yeni kapak yeni heyecan…

“Hayatıma yeni biri mi girdi? Dışarıdan bakan biri varsa aklımdan geçenleri asla tahmin edemez: içimden gülüyorum kendime, kurduğum cümlelere. Hayatına biri girmiş duydunuz mu dostlar diye kahkahalara boğuluyorum. İçimden tabii. Dışarıdan bakıldığında masada oturmuş önündeki bardağın dibindeki soğuk çaya bakarak suratını asan biriyim (Oysa içinizde ne fırtınalar kopuyor efendimisss). Ah bu Gollum Olric karışımı ses de bu hafta ortaya çıktı. Merve içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Yoksa Asena mı? İkisi birden mi?”

Diyaloglar 2: Bruno Schulz

Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un az bilinen başyapıtları ele aldığı Diyaloglar serisinin ikinci etkinliği, 25 Şubat Çarşamba günü saat 19:00’da Saint-Michel Lisesi Jeanne d’Arc Salonu’nda gerçekleşecek. Ölümünden çok sonra keşfedilse de günümüzde ismi Franz Kafka, Robert Musil, Marcel Proust ve Robert Walser ile birlikte anılan Polonyalı yazar Bruno Schulz’un öykülerinin konuşulacağı etkinlik herkese açık ve ücretsizdir.

Bu operasyonun gizi bizim saati geri almış olmamızda yatıyor. Biz burada her zaman belli bir zaman dilimi gerideyiz, bunun ne kadar olduğunu da saptayamayız. Bu iş tümüyle basit bir görecelik sorunu. Kendi ülkesinde karşılaştığı ölüm, burada babanıza henüz ilişmedi.
Kum Saati Burcundaki Sanatoryum

SM&Bogazici_Diyaloglar(2)_POSTER