5 Hafta 5 Roman Eylül Programı Belli Oldu

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

never_let_me_go_m.jpg

Batılı entelektüelin yeraltından yazdığı notlar yirmibirinci yüzyılda nasıl okunur?İnsan insanın kurdu mudur? Çocuklar her zaman masum mudur? Özgür iradenin olmadığı yerde iyilikten söz edilebilir mi? Baskı altındaki insan aşkı bulabilir mi? Peki ya aşk kurtuluş mudur?

Modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Program

  • 23 Eylül Dostoyevski’den Yeraltından Notlar
  • 30 Eylül George Orwell’den 1984
  • 7 Ekim William Golding’den Sineklerin Tanrısı
  • 14 Ekim Antony Burgess’den Otomatik Portakal
  • 21 Ekim Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma

Bilgi ve kayıt için:

Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45
Reklamlar

Benzersiz Olma Cesareti: küçük İskender

Geçen yıl bu zamanlardı, Bodrum’da ziyaretine gittim, ikimiz de kaçınılmaz sonun çok yakınımızda olduğunu biliyorduk. Kitaplardan, filmlerden, müziklerden, posterlerden bir ev yapmıştı kendine, bir son durak. Güzel bir hayat yaşadım dedi, üzgün değilim.

1984 Yılı. Benim için birçok bakımdan özel olan o yıl tanıdım İskender’i. Beşiktaş’ta, arka sokaklardan birinde, Serencebey tarafında küçücük bir kafe vardı, Çello. Okuldan sonra oraya gitmeyi alışkanlık edinmiştim. Kıraathaneye hiç benzemeyen bu yeni mekan türünün ilk örneğiydi. Hemen damgalanmıştı entel kafe diye. Aldırmıyordum. Güzel müziklerin çaldığı (hep Boat on the River ile hatırlarım nedense), temiz örtülerin serili olduğu o mekanı diğer tüm kahvelerden, çay bahçelerinden ayıransa girişinde bir pano olmasıydı. Üzerinde ufak tefek konser, tiyatro ilanları bulunurdu, 80 karanlığında ne kadar olacaksa artık… Ama daha çok küçük İskender imzalı şiirler asılıydı üzerinde. Galiba İskender ilk olarak okurlarıyla bu yolla buluşmuştu. Özgüvenine hayran olmuştum, arka masalardan birinde oturan bu kocaman gözlüklü genç aynı zamanda bir tıp öğrencisiydi. Çok sonra öğrenecektim, aynı lisede okumuş ve aynı edebiyat öğretmeninin, şair Oktay Tuncer’in tedrisinden geçmiş olduğumuzu. Bazen masası kalabalık olurdu, böyle zamanlarda şiirlerini okurdu kendine has teatral sesiyle. Hemen kaynaşmadık, çok girişken bir yapım yoktu, halen de çekingen sayılırım. Ama zaman içinde, önce göz aşinalığı ardından küçük sohbetler, derken git gide derinleşen bir arkadaşlık oluştu. Çello bizim gibi okumaya yazmaya meraklı gençlerin evi gibiydi. Dışarıda 80 karanlığı tüm ağırlığıyla şehrin ve ülkenin üzerine çökmüşken, bir avuç genç kendi kendimize bir şeyler yapmaya çalışıyorduk.

Memet Fuat’la görüşmesinden heyecanla döndüğü günü hep hatırlarım. O tarihlerde henüz Memet Fuat’ın daha kaç insanı bu kadar derinden etkilemiş olduğunu, onların yazar ve şair olmalarına katkıda bulunduğunu hatta Nâzım Hikmet’in bile bizlere ulaşmasında ne kadar önemli bir rolü olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim çok güzel kapakları olan Adam Yayınları’nın başındaydı ve onun elinden tuttukları  şair ya da yazar olma şansına erişiyordu. Öyle de oldu. İskender’in şiirleri artık sadece panolarda, dörde katlanmış beyaz kağıtlarda değildi; kitaplı bir şairdi o. Üstelik kapağında küçük İskender yazıyordu. O güne kadar bir lakap, bir şaka belki diye düşündüğüm bu isim artık onun edebiyat tarihimizdeki adı olacaktı. Biz o sıralar Boğaziçi Üniversitesi’ndeki arkadaşlarımla, bir kulübe katılmış çeşitli kültürel etkinlikler düzenliyorduk. Kitap sergisine eşlik edecek yazar ve şairleri getirmekti amacımız. Çok renkli bir etkinlik olmuştu. Listede kimler yoktu ki… Can Yücel, Nevzat Çelik, Hilmi Yavuz… Ben de genç bir isim önermek istiyorum dedim toplantıda, henüz çoğunluğun adını duymamış olduğu küçük İskender’den söz ettim. Kitabı yeni çıktı, çok güzel dedim, kimse itiraz etmedi, bir oh çektim. Çello’da buluştuk İskender’le. Heyecandan bir türlü toparlanıp çıkamıyordu. Çay üzerine çay içiyorduk. Üniversiteye giderken arabada bunun hayatındaki ilk etkinlik olacağını söylemişti. İlk kez tanımadığı birilerinin önünde şiirlerini okuyacaktı, sohbet edecekti. Daha çok etkinlik yapacaksın demiştim, bu daha başlangıç! Kendimi o sıralar nedense Amedeus’un Salieri’si gibi hissediyordum.

Seksenler doksanlara bağlanırken ben Hisar’ı o daha çok Beşiktaş’ı tercih etmişti. O yüzden de yollarımız yavaş yavaş ayrıldı. Ama Ali Baba’nın kahvesinde ya da Zekeriya Büfe’nin sonsuz banklarında, Boğaz’ın kıyısında çok söyleştik, şiirler okuduk, hayaller kurduk. İskender kabına sığamayan bir yaşam enerjisi yayıyordu, ayak uydurmakta zorlansam da uzun edebiyat akşamlarında o da yavaşlar, başka bir yerinde buluşurduk hayatın. Defterlerini gösterirdi. Benim de vardı elbette ama ben pek göstermeye değer bulmazdım. Onun edebiyatla kurduğu ilişkinin çok farklı olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum beraber zaman geçirirken. Sait Faik’i, Kafka’yı, Tanpınar’ı, Nâzım’ı ve en çok da Edip Cansever’i okurken, onlar üzerine konuşurken karşımda gerçek bir edebiyatçının olduğunu hissederdim. Adını onların yanına yazıyordu, bunu yapabilmek için özel bir çaba sarf etmiyordu. İşin sırrı onlara özenmek değildi onların yazdıklarını iliklerinde hissederek, yaşayarak okumaktı. Dille kurduğu ilişki herkesinkinden farklıydı. Kelimelere dokunuyordu. Edebiyat bir büyüydü ve İskender bu büyünün etkisine girmişti, bu sayede o da iyi bir büyücü olacaktı. Peki ben hazır mıydım edebiyatın büyüsüne kapılmaya? Bilmiyordum. Bazen evet bazen hayır oluyordu cevabım, ama sorular, kuşkular, korkular, arzular, hayallerden oluşuyordu zaten hayat. Defterler dolusu tek tek sözcükler yazdığını gördüm bir seferinde, bağlamı olmayan bir liste. Sadece sesi hoşuna gittiği için yazmıştı belki ya da renklerini görebiliyordu o kelimelerin, bilemiyorum. Başka bir yerde karşıma çıksa algılamadan geçip gideceğim kelimeleri bir kelebek koleksiyoncusu gibi toplamıştı. Yazdıkça, yakaladıkça o kelimeler onun oluyordu.  Kelimeleri yan yana, alt alta getirerek yeni anlama ve yaşama biçimleri yaratıyordu. Son derece estetik bir duruşu vardı, şiirlerini okurken, konuşurken, içerken ama bir yandan da sonuna kadar dürüsttü, içtendi. Sanırım tüm büyük sanatçıların ortak özelliği bu. Sanatlarına yalanın karışmasına hiçbir zaman müsaade etmemeleri…

Aradan uzun yıllar geçti, bir ömür geçti. Arada büyük gedikler oluyordu ama yollarımız kesiştiğinde, örneğin depremden sonra Değirmendere edebiyat festivalinde, bir kitap fuarında ya da bir ödül töreninde koptuğu yerden bağlıyorduk hemen muhabbeti. “Nerede kalmıştık oradan ağlayalım halimize,” demiş bir şairden başka ne beklenirdi ki zaten…

Son yıllarda yeniden sıklaştı görüşmelerimiz. Yine Boğaziçi’ne etkinliğe davet ettik. Geldi, söyleştik, hatırladık, iyi ki böyle yaşamışız dedik. Geçip giden hayata bir kez de biz şaşırdık bizden öncekiler gibi, adettendir, sıramızı savdık. Gün batımında, bu sefer Hisarüstü’nde bira içtik. Artık her yaptığımızı bir daha yapamama ihtimalinin olduğunu ikimiz de biliyorduk, o zaman yaşanılan an daha bir başka oluyor. Bedeni yorgundu ama zihni ve ruhu gencecikti. Gençliğimizdi… Bizim adımıza, hepimiz adına gençliğimizi yaşattığını düşünmüştüm, söyleyememiştim galiba bunu da.

Şimdi yazdıklarını okuyorum. Artık bir daha göremeyeceğiniz, bir daha tek satır yazamayacak bir şairin mısralarını okumak çok karmaşık duygular yaratıyor. Bir yandan yitip gidenin bıraktığı boşluk büyüyor ama bir yandan da yapıt şimdi tamamlandı duygusu veriyor. Belki böyle avunuyoruz bilemiyorum.

“Yaşarken kimse kimseye benzemez Ölünce herkes birbirinin aynı nasılsa.” Böyle yazmış bir şiirinde. Bu sözüne itiraz ediyorum sessizce, hayır İskender sen ne yaşarken benzedin başkalarına ne de şimdi. Tam tersine benzersiz olma cesareti verdin hepimize. Üzerimizde derin bir iz bıraktın. Hiç unutulmayacaksın.