Yıl 1984: Noosfer’deki Acemi Adımlarım

John Fowles’la ilk tanışmam 1984 yılında Koleksiyoncu romanıyla oldu. Müthiş bir yıldı benim için. Üniversiteye yeni girmiştim, tüm ülke 12 Eylül darbesinin dehşetiyle inim inim inlerken bir parçacık ışığın bulutların arasından yeryüzüne ulaştığı, nefes alınabilecek nadir yerlerden biri olan Boğaziçi Üniversitesi’nin İngilizce hazırlık okulunda George Orwell’in 1984’ü, John Fowles’un Koleksiyoncu’su, Ken Kesey’in Guguk Kuşu okutuluyordu. Ben bunlarla yetinmeyip Oğuz Atay’ın, Kafka’nın tüm yapıtlarını yutarcasına okuyordum. Borges’le karşılaşmam da aynı yıla rastlar. İtiraf etmeliyim ki baş döndürücü bir yıldı ve ben çok saftım: hayat hep böyle gidecek sanıyordum. Ama ne bir Oğuz Atay daha keşfedebildim, ne de bir başka John Fowles… Kafka’nın Borges’in yerinin doldurulamayacağını da çabuk öğrendim.


Kelebek koleksiyoncusu yalnız bir adam olan Frederick Clegg’e bir gün spor-totodan büyük bir para çıkar ve ne yapar dersiniz? O güne kadar uzaktan uzağa beğendiği ama yanına yaklaşmaya cesaret edemediği Miranda Grey’i koleksiyonuna katmaya karar verir! Komik gelmişti önce. Kız kaçırmaktan söz eden bir İngiliz romanıydı elimde tuttuğum. Onsekiz yaşında bu hikâyeyi okurken ‘normal’ bir insanın yapmayacağı bir şey olduğunu düşünmüştüm. Ancak okudukça görecektim ki Frederick ‘normal’ bir adamdı, bir delinin zihninin içinde değildik. Mantıklı bir şekilde anlatıyordu nasıl bir minibüs aldığını, kloroformu nasıl temin ettiğini ve evin bodrum katını nasıl düzenlediğini. Normal olanın belirli normlara uygun anlamına geldiği düşünülürse, evet bir açıdan bakıldığında Frederick son derece normaldi. Orta alt sınıf bir İngilizdi. Miranda ise entelektüel bir sanat öğrencisiydi. Aralarındaki kültürel ve sınıfsal farkın aşılmazlığı konusunda o tarihlerde fazla bir fikrim yoktu. Sınıfsal akışkanlığın çok yüksek olduğu bir coğrafyada yaşıyorduk biz. İngilizlerinki gibi neredeyse kast sistemini andıran sınırlara aşina değildim.

Ben de o sırada onun gibi bir üniversite öğrencisi olduğum için kendimi Miranda’ya çok yakın hissetmiştim; Frederick’in yerinde olsaydım, kolaylıkla Miranda’nın kalbini kazanabileceğimi düşünmüştüm. Ancak roman, Frederick’in iç dünyasını büyük bir ciddiyetle aktarıyor, o güne kadar pek de rastlamadığım antikahramanla tanıştırıyordu beni. Bile isteye suç işleyen karakter tanımıştım önceden, evet, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u yaşlı tefeci kadını öldürüyordu, ama ‘yüce bir ideal’ uğruna yapıyordu bunu (Kendisinin bir entelektüel olarak insanlığa daha büyük faydasının dokunacağını hayal ediyordu; o bir aydındı, kurban ise toplumun kanını emen bir asalak). Frederick Raskolnikov’un tam tersiydi, belki Koleksiyoncu’yla aynı dönemde okuduğum Oğuz Atay’ın ‘Ne Evet Ne Hayır’ adlı öyküsünün kahramanına biraz benziyordu. Oğuz Atay’ın öyküsünde, anlatıcı bir gazetenin ‘Güzin Abla’ tarzı köşesinde gelen mektuplara cevaplar yazan entelektüel bir adamdı. Mektuplardan birini okurken aklından geçenlere tanık oluyorduk bu öyküde. Mektubun sahibi olan genç o yıllarda Arabesk duyarlılık dediğimiz tarzda ölesiye sevmekten söz eden; reddedilmekten, adam yerine konmamaktan, gururu kırılmış olmaktan dolayı acı çeken cahil biriydi. Türkçeyi o kadar kötü kullanıyordu ki yer yer ona acımayı bırakıp gülebilirdiniz sonra da zavallı duruma düşmüş birine gülmüş olmaktan dolayı vicdan azabı çekebilirdiniz. Oğuz Atay’ın üslubu böyle bir noktaya sürüklerdi sizi. Ancak bu hikâyede kızla oğlan arasında ciddi bir sınıfsal / kültürel fark yoktu. Anlatıcı ile hikâyenin kahramanı arasındaydı o fark. Fowles’un roman kişisi Frederick ise Oğuz Atay’ınki kadar kötü durumda değildi. Çünkü güç Frederick’in elindeydi. Son derece ince bir plan yapmış, genç kızı kaçırmış ve lotodan çıkan parayla aldığı kır evinin özel olarak düzenlediği bodrumuna kapatmayı başarmıştı. Amacı Miranda’nın bir gün kendisini sevmesini sağlamaktı. Ama bunu yapmak için eşitler arası bir ilişki kuramıyordu. Çünkü eşit değillerdi. O zaman da Frederick, Miranda ile arasına farklı türden bir mesafe koyuyordu. Bu koleksiyonunu yaptığı kelebeklerle arasındaki mesafe gibiydi. Yaptıkları da bir hayvanı evcilleştirmek için insanın yapacağı türden jestlerdi: bodrum katını Miranda’nın hoşlanacağı nesnelerle (plaklar, giysiler, resim malzemeleri, kitaplar) doldurmak gibi. Frederick, kültürel olarak alttaydı ama kaba kuvvet onun elindeydi. Miranda entelektüeldi ama sahip olduğu bilgi onu kurtarmaya yetmiyordu. Bunun ne türden bir paradoks olduğunu aslında o yıllarda benzerini yaşıyorduk. Sokaklarda rastgele arama yapan polis ya da askerler çoğunlukla son derece cahil oluyorlardı; çantasında Sosyoloji ders kitabı bulduğu lise öğrencisini sosyalist örgüt yayınıyla içeri aldıkları oluyordu. Bir başka deyişle: aklı olmayan bir kaba güçle karşılaşmaya alışmıştık.

Romanları olay örgülerinin ilginçliğine ya da içerdikleri ‘bilgilerin’ farklılığına göre seçmeye alışık olduğum ilk gençlik yıllarımın sonuna doğru Koleksiyoncu’yu okumak edebiyatın hikâyeden fazla bir şey olduğunu göstermişti bana. Hikâye eninde sonunda bildiğimizin tekrarıdır: Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ın sonuna her şeyi olay örgüsü için okuyan okurla dalga geçmek için koyduğu minik sahne gibi: ‘Anlamayacak ne var, sonunda oğlan ölüyor işte’ der sinemadan çıkan kız, koluna girdiği oğlana. Oysa durum göründüğünden çok daha karmaşıktır.

Koleksiyoncu Frederick entelektüel, estetik duygusu gelişkin, duyarlı insan Miranda’yı bodruma kapatır ve sonra da bu yeni ‘koleksiyon parçasına’ evi nasıl alıştıracağını düşünür. Miranda’nın kaçma teşebbüsleri, diyalog arayışları, Frederick’i baştan çıkarma çabası, hepsi Frederick tarafından başarıyla püskürtülür. Akıllı olanın entelektüel olan olmadığı bu denklem o güne dek alışmadığım türdendi. Frederick neyi temsil ediyordu? Tam olarak akıllı değildi ama Miranda’yı kaçırıp orada tutmayı becerecek kadar da bir güce sahipti. İktidar olmanın yolu akıllı olmaktan geçmiyordu ki… Frederick ‘normal’ değildi belki ama gerçek hayatta onun gibi çok insan olduğunu (ille de birilerini kaçırıp bodruma kapatmaları gerekmiyor) hissedebiliyordum. Dünya göründüğünden çok daha farklı bir yerdi. İktidar olmanın yolu gücü ele geçirmek, baskı araçlarına sahip olmaktı. Bu da soyut bir düşünce olmayıp toplumsal dokularımızın en ince ayrıntılarına kadar sızmış bir askeri yönetim gerçekliğiydi. Ben Koleksiyoncu’nun satırlarında kaybolurken Aziz Nesin’in önderliğinde aydınlar bir dilekçe kaleme alıp devletin ve halkın dikkatine sundular. Devlet başkanı Kenan Evren’in aydınlara karşı vatan hainliği suçlamasında bulunduğu o meşhur konuşmasına neden olan dilekçe tarihe düşülmüş önemli bir not olacaktı. Tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi bizde de takip eden yıllarda aydın düşmanlığı derinleşerek toplumsal dokulara kazınacaktı. Batıda da yaşanan gerileme, her çeşit faşizmin yükselişe geçtiği soğuk savaş sonrası dönemde entelektüellerin yalıtılışı, bizim ülkemizde çok daha somut baskılarla gerçekleşecekti. İktidarın entelektüeli esir alışı önce hapse atmak, işkence etmek düzeyindeyken git gide akademiden kovarak, toplumsal saygınlığını yerle bir ederek onu gettolarına sürmekle tırmandı ve en sonunda kendine köle yapmasıyla son buldu.

Romanın bakış açısı değiştirerek Miranda’nın günlük gibi tuttuğu notların üzerinden akan ikinci bölümü çok daha can acıtıcıydı on sekiz yaşındaki üniversite öğrencisi için. Artık Frederick’in tarafından bakmıyorduk, okur olarak tam anlamıyla kurbanın tarafındaydık. Elbette Frederick’in bakış açısından okurken de onun zavallı bir insan olduğunu düşünüyorduk. Ama bu bizim ahlaki yargımızdı sadece, gerçeğin sadece bir açıdan görünümüydü. Örneğin Frederick’in söyleminde, iç dünyasında en ufak bir zavallılık, zayıflık yoktu. Biz belirli bir ahlaki çemberden baktığımız için onu zavallı olarak görüyorduk. Frederick zavallı falan değildi, gücü elinde tutandı. Miranda’nın tarafını okurken bunu çok daha iyi anlıyorduk. Ezen ve ezilen arasındaki iktidar mekanizmasının kuruluşunu gözler önüne seren bir laboratuar deneyi gibiydi anlatılan hikâye.

Miranda önce Frederick’in kendisini cinsel olarak kölesi haline getireceğinden, ona tecavüz edeceğinden korkmuştu. Bu çok anlaşılır bir endişeydi. Kadın ve erkek arasındaki kadim güç savaşının asli unsuru cinselliğin ne kadar önemli olduğunu o yıllarda feministler Türkiye’de anlatmaya henüz başlamışlardı. Artık kimse mükemmel bir sosyalist devrimin kadın – erkek arasındaki meseleyi bir çırpıda halledebileceğini iddia edemiyordu. Ama yine de ikibinli yıllara gelindiğinde cinselliğin ana gündem meselesi olmayı tüm şiddetiyle sürdüreceğini tahmin etmiyorduk. Cinselliğin hemen tüm ayrıntıları adeta bir pazarlık söylemi içinde her an her yerde tartışılır olacaktı. Dinsel olanın gündelik yaşam üzerinde iktidar kurabilmek için (ekonominin kurallarını değiştiremeyeceğini ve de değiştirmesine hiç de gerek olmadığını anladığı için) elinde kalan tek enstrümanın cinselliği düzenleme yetkesi olarak ortaya çıkması da garip bir ironiydi belki ama olan olmuştu. Romandaki erkek, Frederick’in nihai amacı Miranda’yla birlikte olmaktı ama bunu onun rızası olmadan yapmak amacına ters düşüyordu. Ona başkalarının verebileceği her şeyi verirse (plaklar, giysiler, içkiler, yiyecekler, resim malzemeleri) kendisini kabullenmemesi için bir gerekçe kalmayacağını düşünüyordu. Kendisinde eksik olanın ne olduğunu bilemiyor ve anlayamıyordu. Çok acıklıydı.

Kendini feminist olarak niteleyen Fowles sadece Koleksiyoncu’da değil diğer romanlarında da kadın meselesini merkeze taşır. Fransız Teğmenin Kadını romanında Viktoryen dönemin İngilteresi’ni adı fahişeye çıkmış bir kadının hikayesinin içinden anlatırken erkek kahramanlarını gülünç ve acınası duruma düşürür. Ama o romanda da iktidar o gülünç ve acınası durumdaki erkektedir. Doğanın Doğası adlı yazısında şöyle diyor Fowles: “Kendi cinsimin kabalığından iğreniyorum; Bronz çağından bu yana sürdürdüğü yolculukta, zalimce değilse de, nasıl çirkince davrandığını düşündükçe midem bulanıyor. Entelektüel tarih, kişisel olarak daha sezgili ruh hallerinden ötürü neredeyse daima kadınlara bağlıydı…” Fowles romanlarında erkeklerin acınası durumları aslında tamamen nereden baktığımıza bağlı olarak değişir. Koleksiyoncu’nun kahramanının Miranda’yla ilişkisi avcının avıyla ilişkisi gibidir. Biz okurlar Miranda’nın evrenini asıl insanlık ahlaki evreni olarak kabul ettiğimiz için Frederick’i duygusuz insanlık dışı bir canavar olarak görürüz. Oysa o avladığı yaban ördeklerini beline asmış evine dönen bir aile babası kadar masumdur kendi ahlaki evreninde. Şimdilerin moda deyimiyle Frederick için Miranda öylesine ‘öteki’dir ki yaptığının korkunç bir cürüm olduğunu fark etmez, yakaladığı kelebeği iğneyle öldürüp koleksiyonuna katarken hissettiğinden fazlasını hissetmez.

Romanın finalinde, Miranda kaçmak için her yolu denedikten sonra hastalanır ve ölür. Frederick onu hastaneye götürmeyerek bir anlamda ölümüne neden olur. Vicdanıyla baş başa kalan Frederick Miranda’nın yazdıklarını okuyup da onun kendisini hiçbir zaman sevmediğini, hatta bir ‘insan’ gibi görmediğini anlayınca vicdan azabı çekmekten kurtulur; üstelik yeni bir avın peşine düşmeye karar vererek yoluna devam eder. İki kişi arasında geçen bu kapatma / kapatılma hikâyesi gerek cinsiyet rolleri, gerekse kültürel sınıfsal farklılıklar açısından çeşitli okumalara açıktır. Dediğim gibi bu romanı okuduğumda yıl 1984’dü, bu yazdıklarımı o gün henüz tam anlamıyla kavramış değildim; çünkü henüz iktidar meselesi denildiğinde görünür olan iktidar ilişkisini anlıyordum. Sokakta polisin durduk yere insanı sorguladığı hatta tipini beğenmediğinde alıp merkeze götürdüğü, insanların fişlendiği ve bunların doğal karşılandığı bir dönemdi. Yani 1984’ü yılında okuyorduk. İktidar dediğiniz büyük biraderin herkesi izlediği iyi örgütlenmiş totaliter bir sistemdi. Koleksiyoncu’nun anlattığı olsa olsa bir sapık hikâyesiydi. Öyle miydi gerçekten? Öyle olmadığını anlamam için daha çok okumam gerekecekti. Adorno’yu, Foucault’u, Freud’u okudukça Fowles’un neyi anlattığını sezmenin ötesine geçerek anlamaya başlayacaktım.

Koleksiyoncu’nun edebi kaynaklarını çok daha sonra yine Fowles’dan okuyacaktım: “Koleksiyoncu’da, en sıkı gerçekçilik kurallarıyla yazmaya çalıştım; kitabın dış ‘izlenimi’ için dosdoğru geriye, sahte biyografinin o büyük ustası Defoe’ye gittim. Kız için de Austen’a ve Peacock’a. ‘Genel hava’ için Sartre ve Camus’ye. Ancak saf eleştirmenler, insanları sadece çağdaş romancıların etkilediğini sanır. Noosfer’de tarihler yoktur; sempatiler, hayranlıklar, alerjiler, nefretler vardır sadece.”

1984… Fowles’u, Atay’ı, Borges’i ilk kez tanıdığım yıl. Demek ki 1984 o sırada adını bile bilmediğim ‘noosfer’de acemi adımlarla gezinmeye başladığım yılmış…

Notlar:
Noosfer: İnsanların özellikle entelektüel etkinliklerinden oluşan dünya.
Bu yazı “Benim Yazarım; John Fowles” adıyla Mesele Dergisi’nde Ekim 2009’da yayımlandı. Mesele dergisinin arşivi için: http://www.meseledergi.com/content.php?cid=494&id=34

5 comments

  1. >Ne mucize bir sene o üniversiteye ilk başlanan sene. ben de tüm seneyi adeta sarhoş gibi geçirmiştim. benim de en büyük keşfim oğuz atay dı o yıl ama ilaveten hayalet gemi dergisi de vardı (1992) benim için de siz o mucize yazarladan birisiniz. Koleksiyoncuyu ilk okuduğumda ben de üniversite öğrencisi olarak kendimi tamamen miranda ile özdeşleştirmiştim, hatta aynı şey benim başıma gelse ne yaparım diye kara kara düşünmüştüm. geçen sene romanı tekrar okuduğumda ise garip bir şekilde frederick daha yakın geldi, yetişkin hayatta insan daha yalnız oluyor nedense. … banu

    Beğen

  2. >Ben Oğuz Atay'ı, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne başladığım 1994 yılında keşfettim. "Zamanı yaşamak diye bir gerçek olduğunu bilmezdim. Oysa sen bana ilk gerçek yaşantıyı tanıtmakla, yaşamadığım bütün hayallerimin gerçekleşebileceği saplantısına sebep oldun." gibi daha birçok muhteşem cümle ezberimde.Betül ArslancanÇevirmen-Öykü Yazarıbetularslancan.blogspot.com

    Beğen

  3. >1984 benim için de özel bir yıldı. Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesini bitirip, Karabük'e öğretmen olarak atandığım yıl… Zonguldak'tan Karabük'e kara trenle yaptığım o yolculuğu unutamıyorum. Elimde Çehov'un "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" vardı. Hem öyküden, hem de yolculuktan çok etkilenmiştim.

    Beğen

  4. 1984 yılında ortaokula bir taşra kasabasında henüz başlamıştım. O yıl ciddi olarak Jan Valjen’le tanıştım. Sonrasında defalarca filmini de izledim. Ama hiç biri kitap kadar eşsiz anlatım gücüne sahip değildi. Ama ilk okuduğumda yoksul Jan Valjen’in bir ekmek çalmaktan dolayı 24 yıl kürek mahkumu oluşu, acıklı bir öyküden ibaretti. Sonra baklava çalan çocukların hikayesini öte yandan banka boşaltanların ve kayıp trilyonların hikayesini okuduğumda bazı şeylerin hiç değişmediğini gördüm. Fowles’le çok geç 2004’te tanıştım. O da ana temayı farklı bir açıdan irdeliyordu. İster zorla isterse kanunlara uydurarak gücü elinde bulunduranlar bir şekilde gemilerini yüzdürürler. Zenginliği, içeriği, biçimi farklı olsa da Borges’in dediği gibi belki de bütün kitaplar aynı şeyi anlatıyor.

    Beğen

  5. Ne kadar da ilginç.. Ben de Boğaziçi’nin hazırlık sınıfında (yıl 1997) John Fowles ve Oğuz Atay ile tanıştım. Fowles’in ilk olarak “Büyücü” kitabını okumuştum. Yarattığı dünyayı çok güzel aktarıyordu. Sonra Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı bana hayatın anlamıyla ilgili neler düşünmem gerektiği yönünde ışık tutumuştu. Bir de Orhan Pamuk’un “Kara Kitap’ı” vardı benim için.. Aynı yıllarda lise zamanı başladığım Kafka ve Camus kitaplarını bitirdim. Benim için de Hayalet Gemi o dönemlerde elimden düşüremediğim ve beni doyuran yegane dergilerden biriydi. Psikoloji bölümünden bazı arkadaşlarımın yazılarını gördükçe daha da bir mutlu oluyordum. O yıllarda okuduklarımın benim hayatımı gerçekten derinden etkilediğini ancak yıllar sonra anladım.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s