Sait Faik’in Dünyasının Karanlık Yüzü

Büyük yazarlar, yapıtlarında kendi ruh zenginliklerini en iyi şekilde ortaya koyanlardır. Nasıl ki her insanın ruhsal dünyası kavrayışımızın ötesinde bir karmaşıklık barındırır ve çözümlemeye çalıştıkça bocalamaya başlarız, büyük yazarların toplu eserleri karşısında da benzer bir çaresizlik hissederiz. En azından ben böyle hissederim. Sait Faik de bu sözünü ettiğim büyük yazarlardandır. Yapıtlarında insanlık durumlarının zenginliğini yansıtırken, dünyanın iyiliklerini ve kötülüklerini izleyen o yaratıcı gözünü zaman zaman kendi ruhsal dünyasına da çevirir. İşte beni en çok böyle zamanlarda yakalar Sait Faik’in edebiyatı. Heyecanlandırır. Başkasının bahçesine habersizce girmişim gibi… Ne demek istediğimi, bu türden öykülerinden nasıl etkilendiğimi açıklamak için Plajdaki Ayna’yı bu yazının çerçevesinde okumaya çalışacağım.

Plajdaki Ayna

Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plajın aynasını kırdı. Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın, insanları çirkin göstermesine İçerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflas etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.

O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun. Pekâlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi- Ama zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü ayna-lardan alırmışım. Bunlar doğru değil! Doğrusu şu:

Hikâye etme sanatının temelinde merak vardır. Yazara öyküler, romanlar yazdıran dürtü kimi zaman başkalarına dair duyulan meraktır. Bu, Sait Faik’in öykülerinde sık sık karşımıza çıkan meraklı gözün hayatın içinden geçip giden insanlara bakarak hikâyeler uydurmasına benzer biraz. Biz de aynı merakla okuruz. Plajdaki Ayna’nın girişi ise birçok Sait Faik öyküsünden farklı, keskin, hikâyesini içinde taşıyan bir cümleyle başlıyor. Kayda değer olayların olmadığı, sakin bir plajda, sıradan bir aynadır kırılan. Ancak bu olayı meraklı bir hikâye haline getiren unsur ‘sonradan deli olduğuna karar verilen bir adamın’ aynayı neden kırmış olabileceği sorusudur. Öykünün girişinde, kırılmış aynanın başında toplanıp fikir yürüten kalabalığa cevap yetiştiren anlatıcı sesin sahibinin aynayı kıran kişi olduğunu anladığımızda merakımız daha da artıyor. Çünkü sıradışı birinin hikâyesini diğerlerinden daha çok merak ederiz. Böylesine ilginç bir giriş yapan anlatıcının aynayı kırma nedenini de öğrenmek için okumaya devam ediyoruz.

Aynayı kırmamın hiçbir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım sıkıldı, eğlenmek için kırdım, bile diyemem. Güzel insanları çirkin gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren ayna onlann derununu tefriş eder. Böyle aynayı plajlara asamazlar. Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeye başladın da… Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri rni gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı, hele böyle dâhiyanesinden iğrendiğimi arz ederim.

Sait Faik’in yine birçok öyküsünde dikkatimi çeken anlatıcının güttüğü anlaşılırlık kaygısı olmuştur. Belki yayımladığı dergilerin okurlarını zihninde bir ideal okur olarak şekillendirdiği için çoğu zaman dilinin ucuna gelen ‘edebi’ ya da ‘felsefi’ cümleleri ketlediğini söyleyebilirim. Oysa hikâyelerini anlatmayı seçtiği sıradan insanların aksine anlatıcı sesin çoğu zaman entellektüel bir birikimi olduğunu hissederiz. İstese parlak çıkarımlar yapabileceğini ya da kolaylıkla hayale gelmeyecek zihinsel çağrışımları öykünün dokusuna yedirebileceğini anlarız. Kalın bir sis içinde yolunu yitirmiş balıkçı kayığından Kınalı adasına bakarken bunu bir Van Gogh resmi üzerinden anlatışında ya da sinemasal trükler yardımıyla ruh durumunun nasıl değiştiğini anlatırken benzerlerine tanık olmuşuzdur. Yukarıda alıntıladığım paragrafta da aynanın çağrışımlarının nasıl zengin bir zihinsel bir şölene doğru aktığını ve anlatıcının ‘dâhiyane felsefeden’ hoşlanmadığını belirterek bizim dikkatimizi bu türden entellektüel tartışmalardan nasıl ustalıkla uzaklaştırdığına tanık oluyoruz. Üstelik ‘madem bunlar değil o halde nedir aynanın kırılmasının ardındaki neden’ diye merak etmeye devam ediyoruz.

Hayır ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi onu hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var mı diye bakmak, burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak, yahut da:
— Ulan! Benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına inen çizgiye bak! Vay anasını!.. İfade veriyor suratıma! Şu karılar da erkekten anlamıyorlar vesselam…Diyebilmek için işe yarar. Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığım aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekâlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmaya çalışmak pek manasız olacak ama.

İnsan davranışlarının ardında yatan nedenleri araştıran bilimleri, edebiyatı ve felsefeyi (üstelik bunların konuyu nasıl ele alabileceklerini de örnekledikten sonra) dışlayarak bizi başka bir noktaya doğru sürüklemeye çalışıyor anlatıcı. Peki, nedir o nokta? Yani ‘benim aynayı kırmamın sebebi katiyen yoktur’ israrının ardında ne var? Bunu anlamamız için –ki bundan da emin değildir- bize aynayı kırmadan önce yaşadığı olayları anlatacaktır. Zeytin ağacının altında kendi kendine oynayan bir çocukla karşılaşan anlatıcının onunla konuşması ve daha sonra annesinin de bu diyaloğa katılması ile hikâye kendiliğinden açılmaya başlar. Anlatıcımız birçok Sait Faik öyküsünde rastladığımız hayatın içinde meraklı bir göz olarak dolaşan, insanlarla konuşan ama onların durumuna çoğunlukla müdahale etmeyen şehir gezginidir. Şimdi öykünün ruhunu kaybetmemek için bu uzun diyaloğu alıntılıyorum.

Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım. Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.
— Sizin mi bunlar? dedi.
— Benim ya, dedim.
— Ben taş atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.
— Onlar ne? dedim.
— Acı şeyler, dedi.
Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.
— Bunlar ne biliyor musun? dedim.
— Bilmem, dedi.
— Sen zeytin nedir bilir misin?
— Bilirim elbette.
— İşte bunlar zeytin.
— Sabahleyin yediğimiz mî?
— Siz sabahlan zeytin mi yersiniz?
— Yeriz ya.
— Senin baban kim, dedim.
— Benim babam yok, dedi.
Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir gözkapağı altın ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:
— Benim babam ölmüş, dedi.
— Nerede ölmüş?
— Muharebede.
— Hangi muharebede?
— İstiklal Muharebesi’nd e.
İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evladım, ciğerim benim, dedim.
— Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın taş atma emi!
— Sizin mi bu zeytinler?
— Hayır, benini değil. Bu zeytinler kimsenin değil.
— Eve götüreyim mi bunları?
— Bunlar düşmüş, buruşmuş, İyi değil, kurtludur.
— Öyleyse oynarım, dedi.
— Oyna ama, sakın yine ısırma. Hepsi acıdır.
— İyileri de mi acıdır?
— İyileri de acı olur.
— Sonra nasıl tatlılaşır?
— Onu ben de pek iyi bilmem.
— Kim bilir bunu peki?
— Ne yapacaksın?
— Sabahleyin yemek için zeytin yaparım.
— Annen var mı senin?
— Var tabii.
— Ne iş yapar?
— Çamaşıra gidiyor.
— Sen ne olacaksın büyüyünce?
— Ben mi? dedi.
Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.
— Ben, dedi, boyacı olacağım.
— Ne boyacısı?
— Kundura boyacısı.
— Neden kundura boyacısı?
— Ya ne olayım?
— Doktor ol, dedim.
— Olmam, dedi.
— Neden?
— Olmam işte.
— Neden ama?
— Doktoru sevmem ki.
— Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu?
— Tabii sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
— Arna annen iyileşti.
— Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün yemek yemedim ben.
— Peki, dedim, öğretmen ol.
— Ben mektebe gitmiyorum ki.
— Neden?
— Öğretmen beni dövüyor.
— Neden?
— Yaramazlık ediyorum da ondan.
— Sen de yaramazlık yapma.
— Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
— Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
— Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
— Çok fena yapmışsın.
— Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
— Ne olmak İstiyorsun ya?
— Boyacı olacağım dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.
— Sever misin Ahmet ağabeyini?
— Tabii severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Pa¬ra verir bize. Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.
— Asıl ağabeyin değil mi?
— Nasıl asıl ağabeyim?
— Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil rni o da?
— Değil tabii.
— O kimin oğlu?
— Bilmem.
— Kaç yaşında?
— Benden büyük.
— Sen kaç yaşındasın?
— Dokuz.
— O?
— Büyük işte.
— Ne kadar?
— Senin kadar var.
— Ha şu mesele. Peki boyacı olunca n’olacak?
— Para kazanacağım.
— Sonra?
— Sonra rakı içeceğim.
— Sonra?
— Sonram yine potin boyayacağım.
— Sonra?
— Sonra cıgara içeceğim.
— Sonra?
— Elinin körü!
— Bu laf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.
— Anneme söylersem seni.
— Bir de selam söyle.

Birazdan anne de sahneye çıkacak ve söz alacaktır. Neredeyse doğalcı bir yolla aktarılan diyaloğu okurken ilk hissettiğim bunun kurgulanmış / tasarlanmış bir sahne olmaktan çok aktarılan bir gerçeklik olduğuydu. Bu pek tabii yazarın hikâye etmekteki gücünü gösterir. İçeriğine baktığımızdaysa, çocuğun yaşamının neredeyse tüm ayrıntılarını, hatta gelecekteki hayatının neye benzeyebileceğini öğrenmiş olduğumuzu görürüz. İnsanların kaderlerinin pekâlâ sınıfsal durumlarının bir sonucu olduğuna varabiliriz bu satırları okurken. Anlatımdaki gerçekçiliğin vardığı bu noktada anlatıcı gözün hayatın bu acımasızlığına tereddüt etmeden baktığını ve de bu bakışın ardında tüm bu söylediklerimizi bilen bir zihin olduğunu anlıyoruz. Çocuğun ne olduğu ve ne olacağı ya da ne olabileceği belli olmuştur. İki sayfalık bir diyalogla bunları verebilmek gerçekten de ustalık gerektirir. Ve şimdi, anne ortaya çıkıyor.

Öteden başörtülü, yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi. Çocuk ona doğru koştu.
— Anne, bak zeytin, dedi. Kadın:
— At onları elinden.
Çocuk bir dakika atıp atmamak için düşündü. Bana doğru ilerledi. Zeytinleri, kadının:
— Ne yapıyorsun hınzır? Demesine vakit kalmadan suratıma attı. Ben güldüm:
— Üzülme hanım, dedim, çocuktur. Çocuk:
— Anne be, dedi, iki saattir beni lafa tutuyordu. Kadın:
— Seni sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma.
— Ben onu sevmedim ki… Ahmet ağabeyim gibi boyacı olacağım dedim. Bana doktor olacaksın sen diyor.
— Bak ne güzel söylüyor.
— O kendisi olsun doktor. Sen bana demiyor muydun? Allah kahretsin o herifleri! Gözlerini toprak doyursun! diye.
— Öyle mi dedim? Allah muhtaç etmesin demedim mi?
— Öyle dedin. Kadın bana döndü:
— Değil mi beyefendi, dedi. Allah hekime, hâkime muhtaç etmesin.
— Doğru, etmesin, dedim.
Çocuk şimdi arsızlaşmıştı. Annesinin eteklerinde idi. Düşmanca bakıyordu.
— Anne be, dedi, ben boyacı olacağım değil mi? Kadın:
— Başka ne olabilirsin ki? Çocuk:
— Benim babam neciydi anne? dedi. Kadın:
— Boyacıydı. Çocuk bana:
— Na gördün mü? Babam da boyacı imiş işte. Kadına:
— Öyle mi? dedim. Kadın:
— Evet, dedi.
— Muharebede ölmüş, hangisinde? dedim. Kadm:
— Muharebede ölmedi, dedi. Çocuk:
— Sen bana öyle söylemedin rniydi anne?
— Kim söylemiş sana muharebede öldü diye?
— Ahmet ağabeyim.
— Ahmet ağabeyinin Allah belasını versin.
— Ama ekmeği o getiriyor.
— Sus artık, hadi şuradan!
Çocuk yeniden zeytinler toplamıştı. Kadın:
— At o zehir gibi şeyleri, dedi.
Çocuk yine suratıma attı. Anası bu sefer suratına tokadı ya¬pıştırınca hızlı hızlı viraneliğe doğru uzaklaştı. Orada yıkık bir mescit duvarının kenarından:
— Al, herifi de götürsene mahzene, dedi.

Bu bölümde kadının ve çocuğun hayatı tamamlanmıştır artık. Nasıl yaşadıklarını, aralarındaki ilişkiyi açıkça gördük. Hikâye etme sanatının altın kuralını yazar ustalıkla uyguluyor. Anlatmıyor, gösteriyor. Sanki aradan çekiliyor, kurduğu sahneye gölgesi düşmüyor, berrak bir şekilde karakterleri izliyoruz, söylediklerini duyuyoruz ve anlıyoruz. Plajda kırılımış aynayı çoktan unuttuk. Hatta bu çocukla konuşan kişinin başlangıçtaki ‘sonradan deli olduğuna karar verilen’ adam olduğunu da unuttuk, tam tersine diğer Sait Faik öykülerinde sıklıkla karşımıza çıkan yazara çok yakın bir ses olarak okuduk. Bu bölümün sonundaki çocuğun cümlesi bizim için bir anahtardır artık. Arkasından ne çıkacağını bilmediğimiz karanlık bir dünyanın anahtarı. Bunu çocuğun sunmasının yarattığı şaşkınlık bizim farklı bir Sait Faik öyküsünün içinde olduğumuzu da işaret ediyor. Alışık olduğumuz bir şaşkınlık değil bu.

— Al, herifi de götürsene mahzene, dedi. Annesi:
— Utanmaz, hınzır.
Diyerek çocuğa doğru koştu. Bana da bir göz atmayı unut¬madı. Büyülenmiş gibi kadını takip ettim. Kapı yerine takılmış bir çuvalın yırtığından içeriye girdik. Arkasında hamamlarda olduğu gibi bir tokmağı olan bir kapı açtık. İçerisi yıkanmamış bir sefil insan kdkusu ile apteshane kokuyordu. Muşamba ile örtülü masanın üstünde iki domates, iki hıyar vardı. Kadın:
— Rakı alalım mı? dedi.
— İstemez, dedim.
— Paran yok galiba?
İçimi ezen bir şehvet havasını kaçıracağımdan korkar gibi;
— Var var, dedim, ama rakı içmek istemiyorum öğle sıcağında.
Gözlerini gözüme dikti. Eliyle cüzdan cebime vurdu. Bir iki buçukluk çıkardım. Beğenmedi. Bir ikinciyi zorla buldum.
— Başka meteliğim yok, dedim.
Güldü. Kollarını boynuma doladı. Dizlerime oturmuştu. Küçük çocuk kulübenin kenarına yığılmış taşlardan yukarıda bir deliğe sıkışmıştı. Kafasını uzatmış mavi mavi bize bakıyordu.
— Çocuk? dedim. Kadın:
— Aldırma, dedi. Alışıktır.

Öykünün asıl dünyasının içindeyiz şimdi. Anlatılmak istenen ve plajda kırılan ayna ile çerçevelenen olay burada yaşanacaktır. Çocuğunun gözü önünde, hatta onun teşvikiyle, para için anlatıcımızla ilişkiye giren kadının izbe mahzenindeyiz. Çocuğun mavi gözleri anlatıcımızın üzerindedir. Daha önce çocukla ‘birbirlerine mavi mavi bakarak’ konuşmuş, ona bir yetişkin gibi yaklaşmış olan anlatıcımız şimdi ahlaki bir düşüklüğe kendini rahatça teslim etmektedir. Hatta o şehvet havasını kaybetmek istemez, acele eder. Annesinin bu işi yapmasına önayak olan çocuk yerini almış, yaşanan fuhuştan payına düşecek olanı beklemektedir. Ama bu olaylar yargılayan ya da hak veren bir tonda anlatılmıyor. Tam tersine, her şeyin olduğu gibi gözümüzün önünde canlanmasına uğraşıyor yazar. Bu olayı izlememizi istiyor, bizden beklediği tek şey tanıklık. Yargıçlık değil.

Belki yarım saat çocuk sabit gözlerle bize baktı. İkide bir ne zaman cebine koyduğunu hatırlamadığını yeşil zeytin tanelerini kafamıza atıyordu.
Birdenbire kafasını ellerine aldı. Bir hayvan çığlığı ile kıpkırmızı bağırmaya başladı.
Kadın ıslık gibi bir sesle:
— Beş on para at ona sussun. Yoksa susmaz, diyordu. Evvela iki çeyrek attım. Olmadı. Bir çeyrek daha attım.
Sonra bir yirmi beşlik attım. Beş dakika bir sükût oldu. Sonra mahzenin içini çın çın öttüren bir zil gibi öttü. Şimendifer düdüğü sesi çıkardı. Gözleri bende idi.
— Şimdi Ahmet ağabeyim yetişsin de görürsün sen, diyordu.
Bir yirmi beşlik daha attım.
— Bir tane daha atmazsan…
Demeye kalmadı, anası dizlerimden kalktı. Beni bile yere yıkacak bir tokat aşk etti. Bana:
— Ver bir yirmi beşlik daha şimdi, dedi.
Çocuğun küçük kara eli uzandı. Yirmi beşi aldı. Bize arkasını döndü. Şimdi kulakları seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.

Gerçekten de edebiyat tarihimizin bence benzersiz sahnelerinden birini okuduk. Öykünün başında, çürük zeytin tanelerini cebine doldururken acıdığımız çocuk bu sahnede annesinin yaptığı fuhuşun rahatsız edici ortağıdır. Şu anda içinde bulunduğu rolden daha irkiltici olan, bu çocuğun yakın gelecekte büyüdüğünde nasıl biri olacağı düşüncesidir. Dokuz yaşında bu sahnelerde etkin bir şekilde rol alan çocuk gelecekte çok daha karanlık bir tip olacaktır. Mahzen bu üçlü için hayatın en karanlık yeridir. Daha sonraya, geleceğe yayılacak olan yoğun karanlığın rahmidir. Karanlığın kaynağıdır. Anlatıcımız tüm bu korkunç sahnenin içinde durmaz, yirmibeşlikleri vermeye devam ederek şehvetini kaybetmeden kadınla sevişir. Tabii, öyküde yazar ‘sevişme’ gibi bir sözcüğü kullanmıyor. Sevgi / sevmek gibi olumlu kavramları çağrıştırmayacak bir anlatım içinde kanımızı donduran bu sahneyi zihnimize kazıyor.

Oradan adeta erimiş bir Öğle aydınlığına çıktığım zaman şakaklarımda bir zonklama vardı. Hemen plaja koştum.

Plaja temizlenmek, bir şeyden silkinmek, ferahlanmak için mı koştum? Hayır, yalnız mahzenden çıkar çıkmaz kuyudan sıcağa çıkarılmış bir testi gibi terlemiştim. En çok kafam terlemişti, parmaklanmı saçlarımın diplerine sürdüm. Tırnaklarımın ucu tarafından emilen, yahut bana emilir gibi gelen bir ıslaklık duymuştum. Elime baksam bu ıslaklığın ter olmadığını, tepemden kan sızdığını anlayacakmış gibi oldum.

Artık plaja dönüyoruz. Hatta, başlangıçtaki anlatıcının sesini daha net duyar hale geliyoruz. Tepesinden kan sızdığı düşüncesini bir kenara not ederek devam ediyoruz:

İşte o zaman tepemden kan sızdığını sanarak denize koşmuştum. Yolumun üzerinde denize girinceye kadar hiçbir şey görmediğimi sanıyordum. Halbuki serinlik vücudumu kaplar kaplamaz bir yeşil ot, bir harabe, bir çocuk, bir duman, bir tren yolu, bir köpek gördüğümü hatırladım. Sonra kadının çocuğunun gözlerini gördüm. Sırtımda idiler.

Bence öykünün en yetkin bölümlerinden biri bu. Kendinde olmamak, kendinden çıkmış olmak algılar üzerinden ustalıkla anlatılıyor. Aslında en zor şeylerden biri karakterlerin ruh durumlarını betimlemektir. Çünkü ruh durumlarını ‘göstermek’ için gereken içgörüye gündelik yaşamda sıklıkla gereksinim duymayız. Her türden ruhsal deneyime sahibizdir: örneğin korku, tiksinti, suçluluk duyguları içinde bunları bize yaşatan durumdan bir an önce çıkmaya çabalarken dış dünyayı kesik kesik algılamak gibi bir deneyimi yaşarız, ancak bunları yaşarken kendimizi, iç dünyamızı çoğunlukla ‘izlemeyiz’. Ancak gözümüzü içimize çevirmeye alışkınsak bunu yapabiliriz. Bizi etkileyen yazarlar, burada Sait Faik’in yaptığı gibi, o araştırıcı gözü içlerine ustalıkla çevirirler. Hatta bununla da kalmaz, gördüklerini bize gösterebilirler.

Piç ne biçim bakıyordu adama. Deniz suyu iyi geldi. İyi gelmesi de mühim bir şey değil. Yalnız şunu anladım da rahatladım ki kafamdan sızan kan değil, termiş. Öyle olsa deniz kıpkırmızı kesilirdi. İşte deniz suyunun yalnız bu faydası oldu. Yoksa hâlâ şakaklarım zonkluyordu. Hâlâ serinliğin, denizin içinde terliyordum. Hâlâ o apteshane kokulu, serin, çok serin bir mahzen havası, gözlerini bize dikmiş mavi gözlü, elleri arpa ekmeği gibi kara ve çatlak çocuk bir duman halinde, ama ne zaman istersem vücut haline getirebileceğim bir ruh halinde beynimle gözüm arasında bir yerde uçuyordu. Durmadan geziniyordu.

Artık kan akmıyor. O ruh durumunun yarattığı bir yanılsamaymış. Kahramanımız bunu deniz suyuna bakarak anlıyor (Öyle olsa deniz kıpkırmızı kesilirdi.). Deniz ona ayna oluyor. Denizin bir anne arketipi olduğunu düşünerek okudum bu satırları.

Şimdi size aynayı kırmamın sebebini buldum gibi gelir. Bana sen aynada kendini apaçık, bütün vuzuhuyla, çirkinliğiyle, pisliği, adiliği ile görmüşsün. İşte onun için de… Şiddetle hayır, derini. Siz gülümser, aynada bütün insanlığı, bütün çirkinliği ile kendi vasıtanla sezer gibi olduğun için, insanların bütün de-naetlerini, sefaletlerini… Vallahi de hayır, billahi de hayır.

O halde sen bayağı delirmişsin, diyeceksiniz. Neden böyle söylüyorsunuz canım? Bir plajın pis aynasını hiçbir şey düşünmeden, şuursuzca eğilip yerden bir taş alarak, hatta o taşı deni-zin durgun yüzünde dört beş kere sektirmek içinmiş gibi alarak, aynayı isteyerek bile değil, kazara da denemez, şöylece kırıvermek… Neden olmasın?

Yaşanan günü ‘izledik’ ve şimdi aynayı kırma meselesine geri dönebiliriz. Anlatıcımız tüm bu anlattıklarından sonra geliştirebileceğimiz düşüncelere yine şiddetle itiraz ediyor. Aynanın insanın (ister kahramanın kendisi olsun ister kendinde göreceği tüm insanlık olsun) çirkin ve kötü yanını gördüğü için kırmış olabileceği olasılığına bunca karşı çıkış neden? Çünkü o zaman bu öykünün anlatılış şekliyle ters düşeriz. Anlatıcımız başından beri yaptığının çirkinliğinin farkındadır. Aynaya bakıp da yüzleşmeyle başa çıkamayarak aynayı kırmış olsa ‘bize’ tüm bunları bu soğukkanlılıkla anlatabilir miydi? Ayrıca tüm bunları anlatırken ahlaki yargılardan özenle kaçınmış, neredeyse ahlaki tonlarından arındırılmış bir betimlemeyle yetinmiştir. Doğrudan olayları, sahneleri ve de duyusal durumları aktarmıştır. O halde aynayı neden kırmıştır? Sait Faik’in, yani yazarın bu soruya vereceği bir yanıt yoktur belki. Olması da gerekmez. O bir yazar olarak yapması gerekeni yapmış bize hikâyeyi eksiksiz anlatmıştır. Katlanılması zor bir duruma tanıklık yapmamızı sağlamıştır. Kendimi kahramanın yerine koyarak aynayı kırdığı sahneyi yeniden okuduğumda, yani ‘eğilip de yerden bir taş alırken, hatta denizin durgun yüzünde sektirmek içinmiş gibi alırken’ neler ‘hissettiğimi’ düşünüyorum. Mahzende kadınla beraberken çocuğun attığı yeşil zeytin tanelerini kafasına yerken hissettiği acı fiziksel olmanın çok ötesindedir. Tepesinden kan geldiğini düşündürtecek kadar acı çekmiştir. Bu acı, annesi fuhuş yapmak zorunda olan çocuğun tüm olup biteni izlerken hissettiği acıdır. Anlatıcı ile çocuk bu sahnede üst üste binerler. O artık, o çocuk olarak yere eğilir ve yapabildiği tek şeyi yapar: bir taş alır ve atar! Amacı aynayı kırmak değildir, sadece taşı atmaktır, başından beri yaptığı gibi. İki kahramanın bu üst üste gelmesine yardımcı olan unsurlardan biri ikisinin de mavi gözlü oluşudur. Birbirlerine mavi mavi bakmışlardır. Çocuğun gözleri sırtındadır. Bir anlamda ona aittir. Trajik bir yaşam süren anne-oğulun hikâyesidir bu. Anlatıcımız da onların hayatlarına girmiş, bir süreliğine onlardan biri olmuştur, tabii ki çocukla özdeşleşmiştir.

Herifler koştu. Ben koştum. Yakalayamadılar. Neden sonra ben döndüm, plajı apaçık gören bir ağacın altına yüzükoyun yattım. Hepsi plaj sahibinin kulübesi önüne toplanmışlardı. Yarım saat geçtiği halde hâlâ benden bahsediliyordu. Daha bir saat öyle ayakta durdular, konuştular, gülüştüler, fikir beyan ettiler. Sonra bir polis geldi. Mesele ona da anlatıldı. O da dinledi. O da fikrini söyler gibi idi.

Ben başka yoldan vapur iskelesine gitmek için yolu çok uzun, kendimi çok yorgun buldum. Ağacın altında geceyi bekledim. Sarı bir ay doğdu. Gazinolardan sesler, kahkahalar, şarkılar gelmeye başladı. O zaman elimi saçlarıma attım ki karmakarışıklar. Tarağımı çıkarıp saçlarımı taradım. Bir cıgara yaktım. Dudağıma bir vals yapıştırdım. Pantolonumun cebine ellerimi soktum. Plajın önünden ıslık çalarak, herkes gibi, mesut bir adam gibi, aynayı kıran ben değilmişim gibi geçtim.
Mesut bir adam gibi (aynayı kıran ben değilmişim gibi) yaşamın içine karıştım diyerek bitiriyor hikâyesini anlatıcımız.

Öyküyü okuduktan sonra, hayatın korkunç ve kötü taraflarından birine tanık olduğumu düşündüm. Bu tanıklığa zemin hazırlayan Sait Faik’in yaşam içinde dolaşan gözüdür. Bu sefer kötü olanı göstermiştir. Üstelik bu kötülük sadece sosyal nedenlere bağlanabilecek, çözümlenecek bir kötülük değildir. Bir acıdır anlatılan. Anne, oğul, cinsellik, açlık, yokluk, pislik… Tüm bunların bir araya geldiği o karanlık mahzende yaşanan bir acıdır. Belki annenin kanıksamış olduğu bir acıdır bu. Ama çocuğun ulumasına neden olacak büyük bir acıdır. Korkunçtur. İlksel ve ilkeldir. Sait Faik’in dünyasının karanlık yüzüne temas ettiğimi hissettiren bir öyküdür bu. Başka öykülerinde de zaman zaman ipuçlarını bulduğum bir karanlık. Bunları okudukça, Sait Faik’in dünyasının kolay kolay ehlileştirilemeyecek karanlık gizemler barındırdığına daha çok inanıyorum. Bu inançla tüm yapıtlarını yeniden okumaya karar veriyorum.

Reklamlar

6 comments

  1. >Bu değerli okuma için çok teşekkürler, bu öyküsünü okumamıştım ve Sait Faik'i ne kadar etkileyici bulduğumu bir kez daha hatırladım. Bir de bir önceki 'Kadının Üç Hali' metniniz, öyküde anlatıcının sebepsiz!!! kırdığı 'Ayna' ve uğurlanmış bir yılın ardından aklıma gelen Char'ın 'Ayna' ile ilgili aşağıdaki etkili sözlerini ve devamından da küçük bir çalışmamı hatırladım: ‘Bak!’ diyordu Char – BaktıkçaBirden bir yüzün olduğunu anımsıyorsun. Onu biçimlendiren çizgiler, yalnızca acı çizgileri değildi eskiden. Bu çoğul görünüme doğru, iyilikle donanmış varlıklar yükselirdi. Yorgunluk yalnızca yıkımların avuntusu değildi bu yüzde. Sevgililerin yalnızlığı orada soluk alıp veriridi. Bak! Aynan ateşe dönüştü. Belli belirsiz bilincine varıyorsun yaşının (takvimden atlayıp gelen yaşının) ve çabalarınla bir köprü oluşturacak bu yaşam fazlasının. Aynanın içine doğru geri çekil. Katılığını belki kıramazsın onun, ama en azından doğurganlığı daha kurumadı.René CharBaktıkçaO iyilik çağından sonra,Alnımda uzayan yollarda,Son sevgilinin kayboluşu.ArtıkHer içine geri çekilişimde,Yeniden doğuruyorumCamdan soluk yüzlü benler.Her birinin adı aynıNe gözyaşları var ne de sıcaklıkları.Öyle donuklar ki;Terketmiş,Elleri,Ayakları,Hatta kiminin gözleri,Sözleri bitmiş,Yok bu çığlıksız doğurduğumun dilleri.Sığamıyorum artık buralaraHer bakışımda arsızcaÇoğalıyor yalnızlıklar,Bense durmadan eksiliyorum.Berrin

    Beğen

  2. Merhaba Murat Bey,

    Sait Faik’in daha önce okumadığım bu hikâyesini bizlerle paylaştığınız için teşekkürler.

    Mavi gözlü çocuğun, yine kendisi gibi mavi gözlü anlatıcı ile zeytin üzerine yaptıkları diyalog bölümünde ailenin fakirliği gayet net anlaşılıyor ve annenin fakirlikleri yüzünden fuhuş yaptığı net ifade ediliyor. Ama bu fuhuşun küçücük bir çocuğun gözlerinin önünde gerçekleşmesi oldukça sarsıcı… Dediğiniz gibi, ilerde bu çocuğun toplum içindeki yeri, psikolojisi vahim görünüyor.
    Hikâyenin sonunda bahsettiğiniz, Sait Faik’in hayatında ehlileştirilemeyecek karanlıkların olabileceği ve bunların hikâyelerine yansıması, bana, sizin kafanızdaki Borges sihrini bozan annesinin kaleme almış olduğu Borges’in geçirdiği kaza ile ilgili yazınızı hatırlattı. Borges’in sizi etkileyen fantastik eserlerinin belki de, bir kaza sonucu geçirdiği travmanın kalıntılarından doğması gibi, Sait Faik eserlerinde izlerine rastladığınız hayatının karanlık dehlizlerinin birer yansıması arasındaki benzerlik, eserlerin, onları yaratanların yaşadıklarından ortaya çıktığını göstermiyor mu? Sanırım kitapları okurken, yazarları hakkında geniş açılı bir araştırma yapmak, kitabı daha derin boyutta algılamamıza yardımcı olacak.
    Saygılarımla,

    Beğen

  3. Dün akşamüstü Açık Radyo’da öyküyü dinledim. Dinlerken bu yazınızı hatırladım. Seslendirenler de oldukça iyiydi. Bu yazınızı tekrar okurken bu sefer onların sesierini tekrar duydum. Başka Sait Faik incelemeleri de bekleriz sizden.
    Sevgiler,
    Meral

    Beğen

  4. İnceleme çok güzel, çok yerinde tespitlerle dolu. Ancak “Sait Faik’in dünyasının karanlık yüzü” tabiri biraz haksız geldi bana. Aslında insanın karanlık yüzü demek bence daha doğru. Sait Faik bir yazar olarak çok büyük bir cesaretle kendisini adeta bir kadavra gibi sunuyor okurun önüne, “beni kesin biçin parçalayın, ama bunu yaparken kendinize dair bir şeylerle yüzleşmekte olduğunuzu da unutmayın” diyor adeta. Kendisine ve insanlığa soyut bir ayna tutuyor, o somut ve sahte aynayı kırarken.

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s