Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?

Philip K. Dick önemli bir yazar. Sinema uyarlamaları kitaplarından daha popüler olmuştur ülkemizde. Blade Runner, Minority Report, Total Recall ilk akla gelen sinema filmleridir. Hemen her yapıtında felsefi bir meselenin bir düşünce alıştırması haline getirildiğini görürüz. Total Recall filminde, kahraman bir sanal tatil/oyun şirketine başvurur, seçtiği eğlence programına göre Mars’ta büyük kahramanlıklar yapacak, esmer bir kadınla aşk yaşayacak, çok önemli işler başaracaktır. Bir süre sonra tüm bunlar hayatının olağan akışı içinde olmaya başlar! Hatta bu başvurduğu şirket de maceraya konu olan dev komplonun bir parçasıdır. İzleyici olarak bizler de kahraman gibi kendimizi olayların akışına kaptırıveririz. Hikâyenin en sonunda tüm bunların sanal bir oyun olma ihtimalini hatırlarız. Filmi izledikten sonra çevrenizi saran gerçekliğin kurgulanabilir oluşunu ve özgür irade meselesini ister istemez tartışırken bulursunuz kendinizi. Özgün hikâyenin kahramanı elbette filmdeki Arnold Schwarzenegger gibi biri değildir, korkuları olan daha sıradan bir kişiliktir.

Minority Report filmi aynı adlı öyküsünden uyarlanmıştır. Öykü suçun henüz oluşmadan failin yakalanıp cezalandırıldığı bir zamanda geçer. Her tür suç daha henüz işlenmeden durdurulur! Filmde bu sadece cinayet gibi adi suçlar için ele alınsa da öykünün gündeme getirdiği dehşetengiz polis devleti ve önleyici ceza kavramıdır. 1956’da yazılmış olan bu öykünün 2002 sinema uyarlamasını biz izlerken ABD ‘önleyici savaş’ kavramını Irak’ta hayata geçiriyordu. Hikâye bu müthiş paradoksu gündeme getiriyor: etik olarak cezanın verilmesi için suçun işlenmesini beklemek gerekir ama o suçun işleneceğini bildiğiniz halde müdahale etmeden beklemek de mağdur kişiler açısından insanlık dışı sayılabilir. Zor bir problemi konu edinmişti Minority Report.

Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?’nin çizdiği geleceğin dünyası insanlık için pek de altın çağ sayılamaz. Üçüncü dünya savaşı sonrasında dünya sürekli bir radyoaktif serpinti altındadır. Hayvan türlerinin çoğu yok olmuş, var olanlar da birer statü sembolü olarak insanlar tarafından çok yüksek paralar ödenerek beslenmektedir. Parası gerçek bir hayvan almaya yetmeyenler elektrikli bir tanesini tercih etmektedirler. İnsanlardan ‘özel’ olmayanlar (yani radyoaktivite yüzünden zarar görmemiş, üremesinde sakınca bulunmayanlar) dünya dışındaki kolonilere göç etmeye teşvik edilmektedir. Gitmeyi kabul edenlere özel hizmetlerinde bulunmak üzere bir android tahsis etmektedir devlet. Bu androidleri üreten devasa şirketlerin başındaki bir avuç zengin insanın dışındakiler perişan bir hayat sürmektedir. İnsandan ayırt edilmesi neredeyse imkânsız olan androidler kaçtıkları zaman onları bulup emekli etmek (öldürmek) de polisin işidir ve romanımızın kahramanı Deckert böyle bir polistir. Evlidir, evlerinin damında bir elektrikli koyun beslemektedir, yani maddi durumu pek parlak değildir. Ancak yeni aldığı işi halledebilirse, yani bir grup asi androidi yakalayıp emekli edebilirse gerçek bir koyun almayı planlamaktadır. Çok garip bir dönemdir. Kimin android kimin insan olduğunun belli olmadığı (örneğin televizyonda hiç durmadan talk show yapan adam ve bu show’a katılanlar kuşkusuz android’dir ama insanlar bunun farkında değillerdir), insanların duygudaşlık geliştirmek için birbirlerine ‘bağlanabildikleri’ bir sistemin olduğu bir dönem… Mercerism denilen bir inanç sistemi insanların ruhsal dünyalarını ayakta tutmaktadır. Empati üzerine kurulu bu anlayışın bir pratiği, empati kutularını kullanarak o anda kutuyu kullanan herkesle yüzde yüz empati kurmaktır. Bir sevinç ya da üzüntü bu kutular sayesinde başkaları tarafından anında paylaşılabilmektedir. Bu bana internet üzerindeki çeşitli sosyal ağ uygulamalarını hatırlattı. Günümüzde birçok kişi bu ağlara sürekli bağlı kalarak o anda nerede ne yaptıklarını ve ne hissettiklerini yazarak yaşamakta. Bu modern yaşantının ürettiği korkunç kopukluğu ve yalnızlığı onarabilecek mi bilemiyorum… Örneğin geçtiğimiz günlerde iki yaşındaki oğlu evlerinin havuzuna düşmüş boğulurken annenin bu olayı twitter’ından anında duyurmasıyla sosyal ağlar tartışılmaya başladı. Bir annenin çocuğunun ölümü gibi trajik bir olayda nasıl olup da duygularını paylaşmaya devam ettiği sorgulanır oldu (http://parenting.blogs.nytimes.com/2009/12/17/tweeting-about-a-childs-death/). Tam anlamıyla romandaki empati kutusu kavramına bir örnek diyebilirim.

Empati romandaki kilit kavramlardan. Sadece bu yeni dinin pratiklerinden biri değil, aynı zamanda androidleri gerçek insanlardan ayırmak için uygulanan testlerin içeriğini de oluşturuyor. Androidler gerçek insan görünümünde ve fizyolojisinde olduğu için (en azından dış görünüş olarak, deri, derideki kılcal damarlar, göz ve gözün çalışma şekli açısından) insandan ayırt edilmeleri mümkün değil. Dolayısıyla polislerin uygulayabileceği bir sorgulama protokolü var. Android olduğundan kuşkulanılan kişiye sosyal ilişkileri konu edinen sorular sorulurken gözbebeklerinin büyüyüp küçülmesi ve yanaklarındaki kılcal damarların kanlanma miktarı ölçülmektedir. Örneğin: Polis “Biri doğum gününüzde size dana derisinden bir cüzdan hediye etti” dediğinde deneğin tepki göstermesi bekleniyor. “Onu polise teslim ederim” gibi bir cevap vermesi insan olduğunun bir göstergesi. Çünkü hayvanların soyunun tükendiği bir zamanda hayvan derisinin kullanılması dehşet uyandırmalı. Tabii androidler zeki olduğu için bilinçli bir şekilde “doğru cevabı” verebilirler ama gerçekten dehşet duyup duymadıklarını (yani gözbebeklerini ve yüzlerindeki kılcal damarları) kontrol edemezler. Bir anlamda yüz kızarma testi! Yüzü kızaranların insan olduğu anlaşılıyor romanın dünyasında.

Android mi insan mı testi aslında yapay zekâ tartışmalarını hatırlatıyor. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler, daha hızlı hesap yapabilen makinelerin mümkün hale gelmesi yapay zekâ araştırmacılarını da umutlandırmıştı. İnsan kadar zeki makine yapılabilir mi sorusu bir aralar büyük ustaları yenebilen satranç programlarının yapılmasına kilitlenmişti ama bu sorun hızla aşıldı. Büyük usta bilgisayara yenildikten sonra meselenin bu olmadığı anlaşıldı. Makinelerin insandan daha hızlı hesap yaptıkları ortadaydı. Peki ama insan zekası ile makine zekasını birbirinden ayırabilecek bir yöntem olabilir miydi? Yani bir gün insan kadar akıllı bir makine yapıldığı iddia edilirse bunu nasıl test edecektik? Ellili yıllarda Alan Turing’in ortaya attığı test sorunun cevabı gibiydi. Basit ve işe yarar bu test makine düşünebilir mi / düşünce nedir gibi felsefi soruları bir anlamda bypass ediyor, pratik olarak bir yöntem öneriyordu. Hatta bir salon eğlencesi olarak oynanabilecek kadar da eğlenceliydi bu test.

Salon oyunu olarak oynamak isterseniz üç kişi buluyorsunuz. Bir kadın, bir erkek ve cinsiyeti önemsiz üçüncü bir kişi. Kadın ve erkek birer odaya girerler ve üçüncü kişi bu kişilerle kapıların altından atılan notlarla iletişim kurar. Çeşitli sorular sorar ve kapıların altından notlarla cevapları alır. Hangi odadakinin erkek hangisinin erkek olduğunu anlayabilmesinin yolu hangi cevabın kadına hangisinin erkeğe ait olduğunu tahmin etmekten geçer. Kadın ve erkekler konusundaki yargılarınızı sınamak için hoş bir oyun! Şimdi odalardakinden birini akıllı makine ile değiştirelim. Odalardan birinde bir insan ve diğerinde notlar yazabilen akıllı bir makine olsun, dışarıdaki oyuncu sorular sormaya devam etsin, kapıların altından atılan notları okuyup hangi odadakinin insan olduğunu tahmin etsin. Eğer insanla makineyi ayırt edemezse o makinenin insan gibi düşünebildiğini söylemek zorunda kalacaktır! Bu kadar basit.

Romandaki test de aynı mantıkla çalışıyor. Tabii birçok etik sorunu da beraberinde getiriyor. Android kadın polise sen bu testten geçtin mi diye soruyor örneğin. Bu iki yönlü bir sahne: Hem bu testten kalabilecek insanların olabileceği olasılığını işaret ediyor hem de sorgucu polisin de android olma olasılığını. Zaten romanın sonunda bu olasılık ciddiye biniyor.

Romandaki bazı androidlerin bir başka özelliği de onlara sahte bir geçmiş de verilmiş olması. Yani belleklerinde kendilerine dair bir geçmiş bilgisiyle, anılarla doğuyorlar. Dolayısıyla androidin kendisinin aslında kim olduğunu (bir makine olduğunu) anlaması mümkün değil. Dolayısıyla romanımızın kahramanı da kendisinin insan mı android mi olduğunu anlayamıyor… Sonu son derece karmaşık bir varoluş sorununa bağlanıyor. Film uyarlaması ne yazık ki romanın dünyasının zenginliğini taşımıyor ama yine de sinema tarihinin kült filmlerinden biri olarak yerini alıyor.

Bu arada, androidlerin durumunu kendimize de uyarlayabileceğimizin farkına varmışsınızdır: Biz de şu andaki belleğimizle birlikte az önce yaratılmış olabiliriz! Bunun aksini kanıtlamamız mümkün değildir. Belki de dünya her sabah yeniden sıfırdan kuruluyor ve kartlar her seferinden yeniden dağılıyor, bir elde kral olan, sonrakinde dilenci olabiliyor. Evet, Dark City filminin konusu bu… Çıkışı olmayan şehirlerden biri. Truman Show’un şehri gibi… Androidler ve yapay zekâ meselesine tekrar döneceğim.

Reklamlar

7 comments

  1. >Bu yazıyı bekliyordum açıkcası. (Twitter'da sizi takip ediyorum; aylar önce kitabı aradığınızı yazmıştınız.) Öncelikle çok güzel ve kitap hakkında çok merak uyandıran bir yazı olmuş. Yapay zeka ve sanal yaşam meselesi gerçekten zamanla bir paradoksa dönüşüyor. Matrix'i izledikten sonra "acaba gerçekten öyle mi?" diye soran pekçok insan var ve bunu açıkça söylüyorlar. Bahsettiğiniz kitapta bu durum daha çarpıcı bir hal almış. Öyle görünüyor ki asıl mesele romanda veya gerçek hayatta olsun insanların böyle düşüncelerle tanışması ve zamanla alışması. Gerçek mi yoksa kurgu mu sorusu bu noktadan sonra başlıyor. Zira bu tür düşünce ya da olgulardan habersizsek böyle bir sorgulama da yapamayız. Dolayısıyla bu türden teorilerle karşılaşmak, sanıldığı gibi bizi kurgu-gerçek ayrımı konusunda avantajlı kılmıyor. Tam tersine bu ikisini ayırt etme konusunda paradoksal bir duruma neden oluyor. Romandaki polisin yaşadığı çelişkinin temelinde de bu yatıyor sanırım. İki farklı şey yerine sadece tek bir şey hakkında bilgi sahibi olsaydı böyle bir çelişki yaşamazdı doğal olarak; çünkü aklına gelmezdi. Yani her zaman olduğu gibi "bilmek" yine sorunların başlangıcı oluyor. Android-insan ikilisine yeni faktörler katıldığını farz ettiğimizde ise durum iyice içinden çıkılmaz hale geliyor. Bu faktörleri "bilmemek", yani Android mi yoksa insan mı olduğu bilmemek değil, böyle bir çokluk bilgisine sahip olmamak gerçeği bulma sorununu Polisin sorununu)ortadan kaldırarak zihinleri netleştirir. Tıpkı bugün yaşadığımız dünyadaki rahatsız edici gerçeklerin farkında olmadan gündelik sorunları yegane "bilme" meselesi haline getirerek yaşayan çoğunluk gibi. Yazınız bu açıdan kritik nitelikte. Androidler, Truman Show ya da Matrix; bunları komplo teorileri olarak değerlendirdiğimizde bile, bir şeyleri dert edinen bir insan açısından bu teoriler üzerine düşünme, bunları görmezden gelmekten daha avantajlıdır. Yoksa tamamen savunmasız kalıyoruz…

    Beğen

  2. >Yapay zeka – insan çatışması futuristlerin sevdiği bir konu. Empati elementi kahramanları insanileştiren onları androidlerden ayıran yegane unsur bir çok eserde. İnsan her an yeniden yaratır uzayda kapladığı alanın gerçekliğini. Alınan her nefes, her göz kırpışı, her dokunuş özneyi ve onun etkileşimde olduğu objeyi durmadan değiştirir ve yeniden tanımlar. Ona yeni bir şekil, yeni bir tarih, yeni bir formül verir. Minority Report hikayesi beyaz perdede daha iyi yansıtılabilirdi, eğer Tom Cruise esas oğlan olma ve poz verme saplantısından kurtulup karaktere biraz hayal gücü ve derinlik katabilseydi. Kahraman her zaman romantik bir çatışmadan sağ kurtulmak zorunda. Yüz kızarması insan olmaya işaret. Düşünüyorum da androidler insan taklidi yapabiliyorsa, insanlar androidleşemezler mi? Mesela kendine yöneltilen soru karşısında yüzü kızararak kendini ele vermemek mümkün mü? Duygusal tepkiler, sosyal hayatta öğrenilen tepkiler mi? Androidler iyi birer taklitçiyse insan onlardan daha iyi bir taklitçi olmaz mı? Örneğin verdiğiniz örnekte hayvan dünyasının soyunun tükenmesinden dolayı dehşet duymak öğrenilen bir duyarlılık. Ya bu değerler ters yüz olsa ne olurdu? Ki bu o kadar da zor olmasa gerek, bir inancı bırakıp başka birine sarılmak, ona dayanaklar bulmak çok da zor değil. Bu noktadan sonra doğru ve yanlışın kavramlarının dengesi değişmez mi?

    Beğen

  3. >Dikkatlice çevremizi gözlediğimizde çoğu kişinin anlatılabilir bir hikaye peşinde koştuğunu görebiliyoruz. Günümüzde özgür irade kayboldu artık, var olduğunu savunanlar da dışlanıyorlar. Varsa yoksa yaşanan anlar, duygu yüklü olsun veya olmasın; birşey versin veya vermesin. Azınlıkta kalıp daha duyarlı olanlar, insanca ilişkilerin peşinde koşanlar 'dinozor' diye nitelendiriliyorlar. Bu durumda gelecekten ne kadar ümitli olabiliriz ki? Yine de gençler farklı yaklaşımlar bulabilirler, bu sanal ortamı gerçeğe çevirebilirler diye düşünüyorum. Sizin bu sıkışmışlıktan çıkmak için uğraş vermeniz çok değerli; teşekkürler.

    Beğen

  4. >Gelecekçi yazarların 21. Yüzyıla dair eserlerinde bir tema, bir gücün (Big Brother) bireylerin her adımını izleyebilmesi, haklarındaki bütün kişisel bilgilere erişebilmesiydi. Örneğin, “Brazil” filmi. Bu filmlerde böyle bir sistemin dayatıldığı düşündürülür. Ya da ben Türkiye’li olduğum için bu değişimin tanklarla, işkenceyle geleceği, biz kişisel bilgilerimizi sobada yakmaya çalışırken askerlerin baskın yapacağını düşünürdüm. Oysa şimdi insanlar Facebook’da kimi nerden tanıyorlar, ortak arkadaşları kim, birlikte neler yaptılar fotoğraflarıyla açıklıyorlar, Twitter’da onu yaptım, bunu yedim yazıyoruz. Şimdi bir de blippy.com çıktı. Onay veriyorsunuz, bütün alışverişleriniz anlık olarak siteye yansıyor. Sitenin sahibi: “Amaç arkadaşlarınıza, tanışlarınıza ya da yabancılara kendiniz hakkında biraz daha bilgi vermek,” demiş. Her şey gönüllü: bu kadarını gelecekçiler bile düşünmemişlerdi. Gerçek hayatın kurgudan daha çılgın olması beni büyülüyor. Düşünüyorum da androidlerle de çarpışma olmayacak. İnsanlar bile isteye androidleşecekler. Şöyle pazarlayacaklar belki değişimi: sıfır acı: sürekli antidepresan etkisinde olmak gibi bir şey. Evet, gerçek mutluluk da yok ama artık tadını bilmediğin bir şeyin yokluğunu niye arayasın ki? Hiç uyanmadıktan sonra hayatının bir rüya olmasının ne zararı var?Bilmiyorum, belki de “insanlık kazanır,” mutlu son olur. Dedim ya, hayat çılgın. Belki de şimdi bir arkadaşın araştırmasına yardım için oturdum en depresif 20 film sahnesini tekrar tekrar izliyorum da ondan böyle karamsarım. Yoksa insanlığa güvenimiz tam.

    Beğen

  5. >Okurken, en son okuduğum kitapta yazılanlar gözümün önüne geldi. Kitapta fizikçi Frank Tipler’in The Physics of Immortality adlı kitabında yazdıklarını özetliyor: “Hepimiz mikrobilgisayarlarda yer alan, evreni ışık hızıyla dolaşan sinyallerle birbirine bağlanan ve evrenin sona ermesine nanosaniyenin milyarda birinin milyarda biri zaman kala sonsuzluğa ulaşan bilgisayar simülasyonları hâline geleceğiz.” Aynı kitap ve aynı bölümde Jeremy Hayward ve Francisco Varela’nın Gentle Bridges adlı kitapta Dalai Lama ile yaptıkları söyleşiye de yer veriyor; kendisine yapay zeka hakkında ne düşündüğü soruluyor, Dalai Lama’nın yanıtı: “Budist görüş açısından bakıldığında bile, bunun bir canlı olmadığını, bilinç taşımadığını söylemek güç. Biz, bilinç sürecinin devamı niteliğini taşıyan farklı doğum türleri olduğunu düşünüyoruz. Bilinç maddeden doğmaz, madde bilincin sürecine dahil olur.” Hayward, bu sözle, bilincin bir başka bilincin devamı olarak var olabileceğini, yani bir kavrayışın ancak zamanın başlangıcından beri var olan bir bilincin ürünü olarak ortaya çıkabileceğini mi kast ettiğini sorar; Dalai Lama açıklar: "Geçmişteki süreçli bağı bulunmayan, yeni bir kavrayışın ortaya çıkması mümkün değildir. Karmanın tüm dışsal koşullarının mevcut olması durumunda, akış halindeki bilincin bir bilgisayara girmesi mümkündür. Bu olasılığı göz ardı edemem. Evet, bu doğru. [Güler] Yaşamını bilgisayarlara adayan bir bilim adamının bir dahaki dünyaya gelişinde bir bilgisayar olarak doğması mümkündür. [Güler] Böylece yarı makine yarı insan bir makine dünyaya gelmiş olur.” (Evrenin Ruhu, Fred Alan Wolf, Bölüm 5, Sayfa:139,156, 157)Bana bilim kurguyu sevdiren I.Asimov oldu, ve Carl Sagan’ın (Türkçe adıyla) “Mesaj”ı. Şimdilerde ise teknolojik ilerlemeye bilimkurgu yetişemiyor, genellikle korkunçmuş gibi gelen gelecekleri düşünüyor insanlar. Belki vampirlere (edebiyatta ve sinemada) dönüş de yapay zekalardan korkulduğundandır. Bazen teknolojik ilerlemede ruh eksik kalıyormuş gibi hissediyorum ben; ama korkmuyorum, çünkü insan faktörü katılmadan ilerleyen ekonomi şimdi nasıl krizdeyse, teknoloji de insanı yakalayacaktır ileride. Özellikle iletişimdeki ilerlemeler (internet özellikle) zamanı hızlandırıyor, geçiş kuşağındaki bizleri ise yalnızlaştırıyor. İletişimin hızı yüzünden herşey çabucak eskiyor. Yine de ümidim var, özellikle bilgiyi olumlu kullanabilen gençler için ümidim çok, ama belki başka yazının yorumlarına…

    Beğen

  6. >Philip K. Dick muhteşem bir yazar. Anlatımı dışında, bilgi birikimi ve hayal gücü de çok kuvvetli, en önemliside her kitabından sonra olaylara uzun süre kafa yormanızı sağlaması. Okumadıysanız suikastçi kitabını da tavsiye ederim.Türkiyede bulabilirmisiniz bilmiyorum çünkü kitabın akıbeti biraz karışık. http://metafetisizmi.blogspot.com/2009/12/haftann-konusu-bilim-kurgu.html adresinde bahsetmiştim, burada anlatması uzun hikaye. Güzel yazılarınız için teşekkür ediyorum iyi çalışmalar.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s