Evrende Yalnız Kalma Endişesi

Eski bir bilim-kurgu ve fantastik sinemasever olarak merakla gittiğim Avatar’ı izlerken yaşadığım hayal kırıklığı beni geçmişi düşünmeye itti. Eskiden büyük bir heyecanla izlediğim, içinde kendimi yitirdiğim filmlerden kareler gözümün önüne geliyordu. Özellikle de 2001 Space Odyssey filmi diğerlerinin arasından sıyrılarak müthiş estetiğiyle kendini hatırlatıyordu. İçinde tek canlı kalmış yolcusuyla Satürn’ün halkasına doğru yol alan devasa uzay gemisinin boş koridorlarında yankılanan klasik müzik notaları dün gibi kulaklarımdaydı.

Aslında Avatar’ın çok üzerinde durmaya niyetim yoktu. Basit bir hikâyeyi olağanüstü bir görsel teknoloji ile anlatması şaşırtıcı değil elbette. Yüksek gişe gelirlerine ulaşmanın belirli yolları var, risk almayan hikâyeler anlatmak gerekiyor, basit… Geçip gidecektim ama üzerine yazılıp çizilenleri okurken bir başka durum daha dikkatimi çekti. Avatar filmini eleştirenlere karşı gösterilen saldırganca tutum. Bu tür bir film eleştirisi üzerinden daha önce pek de sıklıkla karşılaşmadığımız türden bir fanatizm söyleminin neden ve nasıl ürediğini düşünmeye başladım. (Örnek olarak Slavoj Zizek’in Avatar hakkındaki yazısına yapılan okur görüşlerine göz atmanızı öneririm: http://bit.ly/c47jV0)

Elbette filmin çok sevilmesinin ardında teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanılarak oluşturulmuş olan harika dünyanın verdiği seyir zevki var, bunu kimsenin inkâr ettiğini sanmıyorum. Ama yine de eleştirilere gösterilen tepkilerde ilginç bir tarafgirlik olduğunu düşünüyorum. İnsanların ancak dini duyguları rencide edildiği zaman gösterdiklerine benzer bir tepki biçimi bu. Bundan önceki dönemde benzer şekilde herkesin üzerine bir şeyler söyleme ihtiyacı duyduğu Matrix’le kıyaslandığında belki daha net anlaşılabilir bu tespit. Bu sefer tartışılan felsefi bir önerme ya da ahlaki bir çıkarım değil de bir tür hakikatti sanki. Avatar bir hakikati dile getiriyordu ve bunu görmek istemeyenler (ah o gönül gözü uygarlığın katranıyla sıvanmış olanlar!) asıl olanı, hakikati reddediyorlardı. Peki, neydi bu hakikat: Doğanın sahip olduğu ‘doğaüstü’ güçle bağlantı kurarak kurtuluşun mümkün olacağı! Doğadan kopmuş olan günümüz insanı neler kaçırdığını bir bilse… Doğa ana gerekirse duyargalarını uzatarak bizi sarıp sarmalar ve yaralı bedenimizi bir yenisiyle değiştirebilir, transplantasyonu kendi ‘doğal’ elleriyle yapabilir. Bu tabii insana çok iyi gelen bir düşünce. Hele ki endüstriyel atıkların yağmur olup üzerimize yağdığı, elimizi attığımız her şeyin kansorejen kimyasallara bulaşmış olduğu günümüz uygarlığında, bir parça temiz hava, berrak su ve yeşillik için kendimizi paraladığımız şu gri günlerde, küresel ısınma gibi dertlerin ortasında gerçekten de doğaya duyduğumuz özlemi köpürten bir kayıp cenneti anlatıyor Avatar. Üstelik bir de doğayla yüzde yüz uyumlu top-model fiziğinde yaşama ihtimali var ki hiç birine değişilmez. Ama hepsi bu mu?

Değil tabii. Bir anlatının fanatik taraftarlarını yaratabilmesi için mutlaka kendine has bir ilahiyat önermesi gerekir. Avatar’ın önerdiği ilahiyat da elbette çok tanıdık pagan unsurlardan oluşuyor. Başka türlüsüyle günümüz insanını yakalamak zaten mümkün değil. Ancak Avatar bu türden mistisizmin öncülerinden değil, tam tersine son elli yıldır tortulanan New Age inançların artık gündelik yaşamın bir parçası haline geldiği bir dönemin son ürünü. O yüzden de sunulan kodlar izleyici tarafından kolaylıkla ve heyecanla benimsenebiliyor.

Avatar’ı izlerken geçmişte izlemiş olduğum bilim-kurgu filmlerinin çok daha katmanlı ve gelişkin olduğunu düşünüp durduktan sonra 2001 Space Odyssey’i yeniden izlemek arzusuna kapıldım. Öyle ya, aradan yıllar geçmiş olmasına karşın etkisi halen sürüyordu: İnsanın evrendeki korkutucu yalnızlığı diye kalmıştı aklımda. Kitabı ve filmi yeniden okudum yakın zamanda, aslında bugün new age mistisizmi diye Avatar’a burun kıvırırken 2001’in bu türün en baba örneklerinden olduğunu nasıl da atlamış olduğuma şaşırıp kaldım.

2001 en baştan başlıyor insanın hikâyesini anlatmaya; insanın henüz insan olmadığı dönemden, insanlığın şafağı diyebileceğimiz bir zaman diliminden giriyor. Maymun-adamların gündelik yaşamını son derece gerçekçi bir üslupla anlatıyor girişte. Hiç de Avatar’ın dünyasına benzemiyor uygarlık öncesi dönem bu filmin dünyasında. Avuç içi kadar bir su kaynağı için sürekli kavga eden maymun-adamların dünyası tekinsiz, korkunç yırtıcıların egemenliğinde bir yer. Ardından bir taş görüyoruz, başka bir dünyadan buraya gönderilmiş, akıllı bir yaşam kurmaya potansiyeli olan canlıları araştıran bir cihaz belki. Bu maymun-adamların zihinlerini tarıyor, onların maymunluktan insanlığa atacakları o dev adımı çabuklaştırıyor bu gizemli taş. Ardından ilk akıllanan ilk silahı yapıyor, sonra da ilk kazanılan zaferle (yani ilk savaşla, ilk cinayetle) insanlık başlıyor.

Film daha sonra aya giden bir mekikle devam ediyor. Onbinlerce yıl geçmiştir aradan ve o bir zamanların maymun adamı artık gelişmiş, dünyadan uzaya çıkmayı başarmış, hatta ayda üs kurmuştur. 1968 yapımı bu filmin en büyüleyici yanı kuşkusuz tasarımı ve çekimleridir. Uzayda kullanılan giysilerden mekik ve içindeki aygıtların tasarımına çok az eskimiş olduğunu söyleyebiliriz. Ama asıl ilginç yönü filmin çekim tarihi: 1968. Yani aya insanın ayak basmasından bir yıl önce. Belki burada bir parantez açmalı: Aya yolculuk o dönemin dünyasında çok ilginç bir meseleydi. Hepimiz aya 1969 yılında Apollo 11 ile gidildiğini biliriz ama pek azımız bu tarihten önce defalarca aya araç gönderildiğini bilir. Sovyetlerin Luna Programı çerçevesinde 1959 yılında ilk insan yapımı nesne aya iniş yapmıştır örneğin. Bu çeşitli ölçümler yapacak bir robot-uzay gemisidir. Tabii o yılların dünyasını, Amerikalıların paranoyalarını düşünün. Aya gitmek, insanlı bir uçuş gerçekleştirmek her şeyden önemli hale gelmişti. Dolayısıyla Apollo uçuşları başlatılmış hatta Apollo 8 ilk kez insanlı bir uçuşu gerçekleştirmiş, ayın yörüngesine oturmuş, ancak aya iniş yapmadan geri dönmüştür. Bu ilginç bir yolculuktur, çünkü uçuş 21 Aralık günü başlamış, 3 gün sonra araç ayın yörüngesine oturmuş ve Christmas dolayısıyla ayın yörüngesinden astronotlar Kitabı Mukaddes’ten ayetler okuyarak (Yaratılış Kitabından) canlı televizyon yayını yapmışlar, tahmin edebileceğiniz gibi rating rekorları kırmışlardı. Amerika’nın ruh durumunu anlamak açısından aslında çok önemli bir olay, her yönüyle incelenmeye değer. Astronotların canlı yayın sırasında okudukları ayetlerin orijinal kaydını youtube’dan dinlemek mümkün (http://bit.ly/4R9phc).

Paralarının üzerinde tanrıya inanıyoruz yazan Amerikalıların uzaya çıkar çıkmaz ilk yaptıklarının ayetler okumak olması belki de şaşırtmamalı bizi. Anti-komünizm stratejisi olarak dine sarılmak daha sonra tüm dünyada yansımalarını göreceğimiz bir durum yaratmıştır. Zaten paralarının üzerine bu mottoyu resmen koymaya da 1956 yılında başlamışlar. Bugünden o zamanları hep komünizm korkusu bağlamında okumaya alışkınız ama belki biraz daha ayrıntılı bakabilsek bunun Sovyetlerle yaşanan soğuk savaşın ötesinde başka kaynaklarının olduğunu da keşfedebiliriz. Modernliğin sonuçlarından duyulan bir korkuydu belki de… Bilim ile anlayan ve teknoloji ile başaran insanoğlunun artık Tanrı’ya ihtiyacının kalmadığı endişesiydi belki de yeni dinlerin yeni mistisizmlerin doğmasına neden olan.

2001 Space Odyssey’de insanlığın vardığı aşama büyüleyicidir. Gezegenler arasında dolaşabilmekte, akıllı bilgisayarlar tasarlayabilmekte, aya üs kurabilmektedir; ama sonunda koskoca evrende kendini bir başına, küçücük bir toz zerresi gibi yalnız ve çaresiz bulur. İşte tam tüm umutların tükendiği anda insanı maymun-adamlıktan evrimle insanlığa terfi ettiren uzaylıların izini bulur kahramanımız ve sonrasında son derece mistik bir deneyimden geçerek bir yıldız-çocuğa dönüşür. Romandan / filmden anladığımız, bir zamanlar çok akıllı olan bu uzaylı uygarlık kendini artık tamamen enerjiye dönüştürmüştür. Uzayda ve zamanda hareket edip başka varlıkların akıl yolculuğuna yardımcı olmaktadırlar. İnsan da gelişiminin sonunda onlara ulaşır. Ya da O’na mı demeliyim? Çünkü artık bireylerden değil bir enerjiden söz etmekteyiz. Yani Tanrı’dan. İşte 2001’in önerdiği de altmışlı yıllarda başlayıp çeşitli biçimlerde günümüze dek ulaşan New Age mistisizmidir. Artık kadim dinlerin gereksiz ritüelleriyle ve sosyal sınırlamalarına gerek kalmamıştır. Yeni bir inanç gelmiştir onların yerine. Doğa ile, evrenle tümleşik bu enerji fikri günümüzde fal, büyü, R2, astroloji, secret (daha yeni ve bilimsel kılıklarda piyasaya çıkan quantum düşünce) gibi pratiklerle kendini sürdürmektedir. Avatar’daki temel motif de bunun kristalleşmesinden başka bir şey değildi: her şeye kadir bir doğa / enerji ile tümleşme, onda erime ve yeniden doğma…

İnsanın uzayla ilişkisi aslında başlı başına incelenmesi gereken bir konu. Uzaylılar meselesi de öyle. 2001’de insanlığın evrimi bile uzaylılar sayesinde (onların büyülü dokunuşu ile) gerçekleşmiştir. Aslında kadim dinlerin tezlerini modern cümlelerle temize çekiyordu 2001 bu hikayesiyle. Uygarlıkların insanların, toplumların kendi başarıları olamayacağı düşüncesi de hem çok eski hem de çok popülerdir. Dünyamızı ziyaret eden, bizi gizlice izleyen, bazen müdahale eden uzaylı fikri tam bir baba figürüdür, tanrı modelidir aslında. Yeterince olgunlaşırsak bize kendilerini gösterecek olan o muhteşem uygarlığa ulaşmamız gerekir! Bunun en çarpıcı örneklerini bir zamanlar Eric von Daniken ve benzerleri savundular: Mısır piramitlerinden Nazka çizgilerine dünya üzerinde ilginç ne varsa ya uzaylıların eseriydi ya da insanların uzaylılara adadıkları, onlarla iletişim kurmak için tasarladıkları yapılardı. Harika bir inceleme konusudur aslında bu tersten-okumalar. Eric von Daniken’in Musa’nın Tanrı’yla konuştuğu sahnenin yorumunu bir yerlerden bulup okumanızı öneririm.

Modern bilimin ortaya koyduğu dünya tasarımının yarattığı büyük endişe ve korkuyu aşmak için çalınan bir ıslık gibi çocuksu tüm bu New Age mistik inançlar. Gerçekliğin karanlığına gözünü dikip bakmak istemeyenler için…

Reklamlar

7 comments

  1. >Çok etkileyici bir yazı. Odyssey 2001'i öğrenciyken izleme fırsatı bulmuştum ve tek bir sahnesini bile anlamamıştım ve bir anlam içermediğini, filmi yapanların ve beğendiğini söyleyen izleyicilerin ot içmeyi abarttıklarını düşünmüştüm (hatta fransızcadan çeviriyle otu tüketip moket halıya geçtiklerini :D). Demek buymuş. Bir de son paragrafınızdan çok etkilendim, korku ve ondan korunmak için çocukça çalınan ıslık benzetmesinden…Bu cümle de yıllardır içimde taşıdığım flu bir fikrin netleşip yerine cuk oturmuş hali. Mükemmel.

    Beğen

  2. >Ölüm korkusu karşısında mistik inanışlar, insanlık ortaya çıktığından bu yana var. Sona karşı duyulan korku, insanları değişik inançlara yöneltmiş. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere, günümüzde de enerjiye dönüşerek bütünle var olma ya da Tanrı'ya ulaşma fikrine. Hepsinin özünde korku yok mu? Kalıcılık sağlayamamaktan, geçici olmayı kabullenememekten gelen 'hiç de önemli olmama' korkusu. Avatar'a eleştirilere karşı oluşan tepkileri de bu açıdan değerlendirmek gerek. 'Bunu da yok sayarsak boşlukta kaybolup gidecek miyiz?' düşüncesi. Avatar'ı izlemedim. Mümkün olduğunca üç boyutlu film izlemek istemiyorum. Eğer sinema da sanatsa, iki boyutlu haliyle zihinde üç boyutlu görüntü oluşturabilmeli diye düşünüyorum. Edebiyattan bir aşama geride ama perdedekinin yanılsıma olduğunun bilincindeyken izleyiciyi yaratının içine sokabiliyorsa algıyı etkileyip zevk uyandırabiliyor. Teknikle yoğrulup gerçekten ayırt edilemez hale getirildiğinde vereceği nedir, bilmiyorum. Yirmi yaş kuşağı elbette farklı düşünebilir fakat elli yaşına merdiven dayamışken ben, zihnimin uyaranlarla değiştiğini, geliştiğini, kendi kendine bir şeyler ürettiğini, sanat yapıtına 'dışarıdaki' olduğunu bilerek katıldığını fark etmek istiyorum. O zaman hayatta olduğumu hissediyorum. 'Gerçekliğin karanlığı' dediğiniz ölüm değil belki de. Yaşam korkusu olabilir mi? Derin bir nefes alıp tüm duyu kanallarını açmadan yaşamdan zevk almak mümkün değil, doğru. Taviz verince işin tadı kaçıyor. Öyle kaçıyor ki, ölüm beklenir oluyor. Ancak siyah ve beyaz diye tercihler belirlenince aradaki renkler görülebiliyor. Aslında her şey çok basit diye düşünüyorum. Nefes almanın değerini bilmek, ölümün de yaşamın ikiz kardeşi olduğunu unutmadan yaşamak. Bunları tartışma olanağını yaratan yazılarınız için teşekkürler.

    Beğen

  3. >Evet, buna çok uzun yorum yapabilirim. Hele "gerçeğin karanlığına bakmaktan korkanlar" üzerine, özellikle New Age kalıplarında çocuksu "mistik rüyaya" dalanlar üzerine… Fikre katıldığım için değil elbette. Ama uzun yorum yapmayacağım; çünkü çok iyi edebiyat yazıp, okuyanların önünde demek istediklerimi yazabilecek düzeyde değilim. Dil tuzaklarla dolu, dil bazen çok yetersiz (en azından şimdilik benim için).2001 Space Odyssey filmi etkileyici olduğu kadar üç kitaplık (yanlış hatırlamıyorsam) romanlar da güzeldi. Aynı şekilde Başka Dünyaların Şarkıları ve Rama serisi… Yine de beni çok etkileyen, Carl Sagan'ın Türkçe basım adıyla Mesaj romanı; ve romandan uyarlanan Contact (film yüzünden astrofizikçi olmak isteyen bir kızım var) filmini de unutulmaz bilim kurgu filmleri listesine eklemeli; Sagan pek çok şey anlatıyor o kitapta.Şu sıralar uzay istasyonundan çekilmiş dünya fotoğraflarının tiryakisi oldum. O fotoğraflara baktığımda, dünya üzerindeki yaşadığımız şehirleri yukarıdan gördüğümde, içimden geçenleri anlatabilmem mümkün olsaydı; içimin içime sığmadığını, bütün uzayı kapladığını, sonsuz sessizlik içinde sessizlik olmadığını ifade edebilseydim;…gibi bir sürü romantik düşünceler işte! Ama yine de kısa keseceğim, uzun uzun yazmayacağım.

    Beğen

  4. >Odyssey 2001'i, filmin CD'si bozulduğu için, uzaylılarla karşılaşmadan, o korkunç yalnızlık ve sessizlikte yarıda bırakmak zorunda kalmıştım. İsabet olmuş. Kum tanesi gibi olduğumuz gerçeğini ürkmeden kabullenebilmek gerektiğini düşünürüm hep. Bunun aynı zamanda muhteşem birşey olduğunu… Göktaşı korkumla tesadüfen aldığım astrofizik dersinin sonunda tanışmıştım. Anlatılanları zihnimde hayal etmek, görselleri izlerken düşünmek tuhaf bir deneyim yaşatmıştı. Kimseye anlatamadığım bir korku edindim sonunda. Rüyalarımda üzerime göktaşları düşüyordu. Her seferinde öldüğümü zannediyordum. Ben görmeden, üzerime göktaşı düşecek korkusuyla yüzemez olmuştum. Halbuki dersin hiçbir anında göktaşlarından bahsedildiğini hatırlamıyorum. Bunun felsefeyle tanışıp dinleri sorgulamamla da alakası olduğunu düşünüyorum. Bir yanda evrenin, cisimlerin akıl almaz boyutları, diğer yandan korkunç bir yalnızlık. Bir de Babil kulesi laneti… Evrenin, hayatımızın gerçeğiyle barışık olabilmek için Holywood senaryolarına, Ay'a insan yollmaya gerek olmadığı ortada.

    Beğen

  5. Tüm yazınızın ve tespitlerinizin güzelliği bir tarafa, “…ah o gönül gözü uygarlığın katranıyla sıvanmış olanlar!..” tanımlaması mükemmel bence… Hem içten bir sitem, hem çok yerinde kullanılmış kelimeler…

    Beğen

  6. İki filmi de seyretmedim. Ancak New Age mistik inançlarla tanışıklığım var. Diğerlerini bilemiyorum ama benim bir zaman o tür kitaplara yönelişim oldukça kişiseldi. Çözümsüzlüğe, anlamdıramadığım bir takım yaşantılara bir çare olarak görmüştüm bir zamanlar bu tür kitapları. Bir arayışın içinde çıkmışlardı karşıma. Çözüm sağladılar mı hayır. Ama yine de bana bir şeyler kattılar.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s