Beyaz Mantolu Adam: Oyunun Dışındaki

>

Kapağında Oğuz Atay’ın beyaz pardösülü bir fotoğrafı olduğu için kitabın ilk öyküsü Beyaz Mantolu Adam‘ın yazarıyla özdeşleştirilerek okunduğuna çok tanık oldum. Öykünün sonunda denize gömülen ve ardında sadece bir hayalet gibi beyaz mantoyu bırakan ‘dilsiz’ adamla özdeşlik kurmak için bir ayrıntı daha var kapaktaki fotoğrafta, Oğuz Atay Boğaz’da deniz kenarında poz vermiş. Tüm bunlar garip bir yanlış okumaya sürüklüyor okuru. Bu kaydırma elbette sadece fotoğraftaki ayrıntılardan kaynaklanmıyor; Oğuz Atay’ın tüm yapıtlarındaki karakterler (Mustafa İnan hariç) Oğuz Atay’la özdeşleştirilerek okunur. Roman ve öykülerindeki ses o kadar baskındır ki, ne anlatırsa anlatsın metinleri, aslında tüm bunları düşünen bir kişinin yani o tutunamayan-mühendis-yazar-Oğuz-Atay’ın bilinç akışı olarak okunur. Bu da o kadar tuhaf bir durum değildir, çünkü başkarakterlerine ciddi bir entelektüel donanım verir yazarken, kendisi ne biliyorsa (bilim, mühendislik, edebiyat, sanat) Turgut, Selim, Hikmet ya da Korkuyu Beklerken’in başkarakteri de onları biliyordur. Ancak Beyaz Mantolu Adam temelde bir tutunamayan olmasına karşın bu karakterlerden oldukça farklıdır.
Beyaz Mantolu Adam da diğer tutunamayanlar gibi kalabalık içinde yalnızdır. Toplumsal olarak bir uyumsuzdur. Beyaz Mantolu Adam’ın başarısızlığı diğer bildiğimiz Atay karakterlerinden çok farklı gibi sunulmakta bu öyküde. İçinde bulunduğu kalabalık topluluk cami önünde dilenenlerden oluşmaktadır. Zaten toplumun en altında yer alan insanlar arasındadır. Beyaz Mantolu Adam onların içinde de başarısızdır, dolayısıyla diğer dilenciler kendi yaşantıları içinde belirli bir noktada başarılıdırlar, en azından dilenci olmak rolünü dünya denen sahnede başarıyla gerçekleştirmektedirler, oysa o bunu bile yapmakta başarısızdır, o yüzden bir tutunamayandır. Bu önemli, çünkü aslında Beyaz Mantolu Adam en alttaki insanların bir simgesi değildir; yine toplumla uyuşamayan yabancılaşş bireyi işaret eden bir karakterdir. Tutunamamaktaki mesele en altta olmak değil en dışarıda olmaktır; oyuna girememektir, oyunda yer alamamaktır. Diğer Oğuz Atay karakterlerinde bu oyunun dışında kalma durumu aşırı bir farkındalığın sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma ile mümkün olurken bu öyküde –belki de bu öyküyü diğer yapıtlarından ayıran en önemli özellik- olup bitenlerin farkında olup olmadığını bilemediğimiz ve de yer yer bilişinden, zihninin çalışıp çalışmadığından emin olamadığımız, aklından kuşkulandığımız bir karakter vardır karşımızda. Roman kişilerinde farkındalığın en üst düzeye vardığı noktada ortaya çıkan delirium bu öyküde yoktur. Belki delirium sonrası bir zaman dilimindedir Atay-kişisi; derinden derine bunu da hissettirmektedir anlatı. Dilenip dilenmediğinden bile emin olmadığımız bir kişi söz konusudur. Hareketsiz, dilsiz hatta düşünme melekesi bile olmayan bir varlıktır: “…kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı.” Hatta tesadüfen açık olan eline kadının biri para bırakırken yine tesadüfen gözlerini kırpmadığı için kör sanılır bir süre. Bu hareketsizlik ve dilsizlik tam bir tükeniş noktasıdır. Diğerlerinden ayrışğı nokta da budur: herkes rolünü bilmektedir şu hayatta o ise tam bir apathy (mutlak kayıtsızlık) halindedir. Bu Tutunamayanlar’ın ya da Tehlikeli Oyunlar’ın karakterlerinin tam tersi bir durumdur. Onlar çevrelerinde olup biten her şeye ama her şeye son derece duyarlıdırlar; tek sorunları tüm bu olup bitenlere uyum sağlayamamaktır. Bu aslında bir uyum sorunu da değildir, bir ahlak sorunudur.
Atay’ın dünyasında ‘tutunmak’ –mış gibi yapmakla başarılacak bir durumdur; insan –mış gibi yaparken asla dürüst olamaz, ne kendisine ne de çevresine. Toplumsal bir uzlaşı içinde herkes –mış gibi yaptığı için (ve aslında bunu içten içe bildiği ya da hissettiği için) gerçekten kimse dürüst değildir. Kimse kimseye gerçek bir sevgi ve saygı duyamaz. Bu durumu herkes bildiği halde –mış gibi yapmak herkesin işine geldiği için hayat bu şekilde devam eder. Bu elbette çocuksu bir tutumdur, azgelişmiş ülkelerin çocuk kalmış milletlerinin refleksidir. Tabii bu çocuksuluk zaman zaman melodram duyarlılık krizleriyle, salya sümük duygusal patlamalarla kendini ortaya koyar. Beyaz Mantolu Adam bu aşamayı da geçmiş bir karakter olarak hayatın içinde dolanır. Ne olduğunu ve kim olduğunu bilmez gibidir. Söylenenleri anlayıp anlamadığı da kuşkuludur; ama bir adamın “Sağlam adamsın; utanmıyor musun dilenmeye?” sorusu üzerine hamallığa başlar, o anda yerde duran bavulu yüklenerek. Bu noktada apathy durumunun hafiften kırıldığını görüyoruz. Belki hikâyenin ilerlemesi için gerekli bir adımdır bu kımıldanış, bilemiyoruz. Eğer bu durumunu sürdürseydi edebiyat tarihinin ünlü pasif karakteri Bartelby gibi olacaktı sonu; bir eşya gibi oradan oraya sürüklenecekti, kendisine verilen hiçbir işi yapmayacak, hiçbir toplumsal uzlaşmaya yanaşmayacak, o sinir bozucu “yapmamayı tercih ederim” cevabıyla toplumsal devinimi kilitleyecekti. Beyaz Mantolu Adam bu kadarcık bile cümle kurmaz. Bir süre hamallık yapar, yük taşır, çile çeker ve bu süreçte kazandığı parayla bir kadın mantosu alır.
Beyaz mantoyla karşılaşma anı vurgulanır; elbiselerin asılı olduğu bir sokakta yürürken yüzüne sürünür beyaz manto: “Uzun ve aydınlık bir manto. Kloş etekli, kocaman düğmeli bir hayalet; geniş yakalı, serin.” Manto tanımı gereği kadın giysisidir; satıcı adamımızı kadın mantosu giymesinin sonuçları hakkında uyarır, ancak sonuç değişmez: sakallı, pantolonunu iple beline bağlamış olan, pejmürde görünümlü bu adam beyaz bir kadın mantosunun içinde garip bir kişiye dönüşür. İnsanların dikkatini çeker. Peşine takılırlar. Batılı bir turist sanırlar. Bu dönüşüm Atay’ın dünyasındaki iki önemli noktaya karşılık gelir: Doğu-Batı meselesi ve kadınlar…
Önce kadın meselesi: Oğuz Atay’ın karakterlerinin kadınlarla sorunu aslında kuşağının erkeklerinin sorunlarının bir bileşkesidir. Atay’ın romanlarında küçük burjuva hayatı ören, toplumsallığı kuran kişiler olarak kadınlar erkek karakterleri dünya denen sahneye çekerler. Tutunamayanlar kadınlarla rahat, mutlu ve başarılı değildirler. Tam tersine bu karakterler erkeklerin dünyasında rahattır: Hikmet’in beraber oyunlar yazdığı Hüsamettin Albay’ı vardır; Coşkun Ermiş’in Saffet’i vardır; Turgut’un Selim’i… Asıl olan erkek dostluğudur, sahte oyunlarla dolu dünyaya söylenecek söz bir erkekle söylenecektir veya bir erkeğe karşı / rağmen ortaya konacaktır. Demiryolu Hikayecileri’nde bu durum çok güzel bir şekilde baba/otorite figürü ile hesaplaşma ve ona dönüşme motifi olarak kullanılıp aşılır. O öyküdeki kadın karakter de başlangıçta bir tutunamayan adayı olmasına rağmen git gide silikleşir, önce bir yatak arkadaşına dönüşür ardından tamamen silinip gider. Beyaz Mantolu Adam’da ise belki de ilk kez bir Atay karakteri kadın cinsiyeti ile bire bir temasa geçer; aldırmaksızın bir manto yani bir kadın paltosu alıp giyer. Bile isteye yapılan bu hareket ilk bakışta şu şekilde yorumlanır: Adamımız dünyanın mevcut kodlarının o derece dışına çıkmıştır ki başka bir cinsiyet rolüne ait giysiyi alıp üzerine geçirmek karşısında da aldırışsızdır. Ancak ben bu yorumun fazla kolay olduğunu düşünüyorum. Mantonun işlevi yersizliği ile anlam kazanır. Bir erkek paltosu olsaydı kimse peşine takılmayacaktı örneğin; kimse onu batılı sanmayacaktı, kimse onu kaçak gömlek getirmiş bir batılı turist gibi kullanmayacaktı. Cinsiyet rolündeki kayma onu mevcut kodların dışına taşır.
Gelelim Doğu-Batı meselesine. Atay için yaşamsal bir konudur Batı karşısındaki durumumuz. Her şeyden önce Atay için Batı mutlak referans sistemi demektir. Fransa’nın Sevres şehrindeki Uluslararası Ağırlık ve Uzunluk Bürosunda bulunan metre kilo gibi ölçülerin prototipleri gibi bilim ve felsefenin temel kavramları da Batı’dadır. Batı dışındaki uygarlıklar bir zamanlar ne kadar ilerlemiş olurlarsa olsunlar şimdi Batı karşısında geri kalmışlardır. Atay’daki Batı otoriter aklın referansıyken, “biz” yarım yamalaktır, eksiktir, çocuk kalmıştır. Aslında bu noktada Oryantalistlerden çok da farklı bir noktada değildir Atay. Sürekli olarak Batı’dan farklı, asla ona dönüşemeyecek bir “biz”den söz eder. Bu Tanpınar’ın “biz”inden de farklıdır. Tanpınar’ınki çok daha otantik bir “biz”dir; hep var olan bir geleneği peşinden sürükleyen, hüzünlü, evet geri kalmış bir bizdir ama henüz parçalanmamıştır. Bir kimliği vardır. Atay ise zaman zaman Tanpınar gibi düşünür; günlüğüne şu satırları yazar: “Ben Batı’nın ne gibi bir özü olduğunu çok iyi hissettiğimi sanıyorum ve bu yüzden de Batı’nın bizi hiçbir zaman anlayamayacağını hissediyorum. Onların mantığı ile bizi kavramak mümkün mü? Biz de onların mantığını kullandıkça kendimizi bütün derinliğiyle anlayamayacağız.” Ya da “…insanımıza, geri kalmış ya da az gelişmiş değil; fakir düşş, yani gücünü kaybetmiş bir varlık olarak bakmak düşünülebilir. Yani ilkel bir topluluk değil, servetini kaybetmiş soylu bir topluluk denebilir.” Bu Batı’ya ve Doğu’ya birer özü olduğu düşüncesiyle bakmak; bir anlamda kadim bir “biz”in varlığından söz etmek ya da yapıtlarında bunu işaret etmek Atay’ı ulusalcısından İslamcısına tüm yeni kuşakların sevgiyle benimsemesine yol açtı. Günlüğüne, “Bu arada sakallı bir gencimiz TV’de İspanyolca melodiler söylüyor, bir İngiliz yapar mı bunu? İlginç bir konu” diye yazar. Batı hayranlığının eleştirisi Türk edebiyatının kadim konularındandır. Atay’ın Batı’ya bakışı ve ülkemiz insanının Batı karşısındaki ezikliğinden duyduğu rahatsızlık başka yazarlarda ve aydınlarda da karşımıza çıkacaktır. Örneğin, uzun yıllarını Paris’te geçiren, neredeyse tüm entelektüel birikimini Batı’dan edinen Attila İlhan geçen yıllar içinde Batı hayranlığı eleştirisinden (gardırop Atatürkçülüğü) git gide Batı düşmanlığı noktasına kadar savrulmuş, hatta enternasyonalist bir komünist olarak başladığı düşün hayatını ulusalcılığın en önemli figürü olarak tamamlamıştı. Konu üzerine düşünenlerin kimi zaman bunu bir takıntı haline getirmeleri geniş kitlelerde komplo teorilerinin her zaman çok büyük karşılık bulması ile doğru orantılıdır. Batı ile hesaplaşma gerçekten de kolay bir konu değildir, bundan bir biçimde yakayı sıyırmış olan edebi figür Orhan Pamuk’tur; çünkü Batı ile hesaplaşırken delirmemenin tek yolu delirenleri yazmaktır: karakterleri Doğu ile Batı arasındaki hesaplaşmalar sırasında aklını yitiren Cumhuriyet aydını da (Sessiz Ev) olabilir bir nakkaş grubu da (Benim Adım Kırmızı), bir Osmanlı da (Beyaz Kale).
Ancak daha önce işaret etmiştim, Atay’ın “biz” kurgusu Tanpınar’da olduğu gibi tüm yapıtlarına tutarlı bir şekilde yayılmaz. Oğuz Atay’ı edebiyatımızın en modern yazarı kılan diğer özelliği nedeniyle bu “biz” kurgusunu günlüğünde olmasa da yapıtlarında defalarca ve çeşitli biçimlerde kırar. Atay’ı farklı kılan, belki de zamanının kanonunun dışında kalmasına neden olan ve hatta oryantalist söylemin dışına çıkmasını sağlayan da ironik tavrıdır. İroniyi ya da kara mizahı söylem kırmakta kullanır. Onu Tanpınar ve Kemal Tahir gibi söylem kurucu yazarlardan ayıran ve modernist yapan da işte tam da bu özelliğidir. Realist olanla rasyonel olanla, akılcılıkla da hesaplaşır. Belki bize ulaşan günlüklerinde çok fazla bilgi yok bu durumla ilgili ama yapıtlarında bol bol bulunur rasyonel olanla yani akılla kavranabilir olanla hesaplaşması. Çünkü akıl ile ilgili olanın dille ve ideolojik olanla nasıl sınırlandırıldığını da bilir iyi bir Batı düşüncesi okuru olarak. İşte bu noktada o “biz” kurgusu orta yerinden kırılır. Farklı dil arayışları olarak romanlarında karşımıza çıkan bu hesaplaşma öykülerinin kurgu ve konularında vücut bulur. Beyaz Mantolu Adam’da dili aradan çıkarır Atay, hiç konuşmayan bir Tutunamayan vardır sahnede. Artık rol yapmayı bırakmış biridir o. Delirium’un son noktasıdır.
Atay karakterlerinin akıllı ve entelektüel kişiler olduğunu, aşırı farkındalık sonucunda bir delirium’a kapıldıklarını ve bu delilik halinin müthiş acı verici olduğunu hatırlatalım. Kahramanları normal gündelik hayata katılamazlar, aslında bu ahlaki bir seçimdir, ahlaki bir aydınlanmadır. Tabii iktidarın sadece devlet aygıtının kademelerinde değil toplumsal ilişki ağının her düğümünde kendini var ederek yayıldığını düşünecek olursak bu tavır çok da yadırgatıcı olmaz. Toplumsal olarak her hareket, bireysel her eylem iktidarın kendini açımladığı, vücuda getirdiği birer güç oyunudur. Dolayısıyla ahlaklı olmak oyunun dışında kalmakla mümkündür ama bu Beyaz Mantolu Adam’ın durumuna sürükler kişiyi.
Atay’ın aydın kişileri insanlar adına acı çekerler. Birer peygamber gibidirler. Hem hakikatin sözünü insanlara söylemek isterler hem de İsa gibi çarmıha gerilip acı çektirilirler. Acı çekmek ahlaki temizliğin garantisidir Hıristiyanlık’ta, tüm bir engizisyon işkencesinin arkasındaki ahlaki cümledir bu. Atay da İsa’dan sıklıkla söz eder. Beyaz Mantolu Adam, canlı vitrin mankeni olarak kullanıldığı sırada ve sonrasında çarmıha gerilmiş İsa’ya benzetilir. Bu noktada Beyaz Mantolu Adam diğer Tutunamayan Atay karakterleriyle kesişir, bağlantı kurar. Vitrin mankeni olarak çarmıha gerildikten sonraki hayatı biraz daha farklıdır Beyaz Mantolu Adam’ın. Sanki insanların günahlarının kefaretini ödedikten sonra kendisi olabilmiştir: hayata katılır, ayakkabısını boyatır, gazoz içer, yaşlı bir adama yardım eder, kemer alır vb. Ancak sonunda intihar eder. Sonuç olarak Beyaz Mantolu Adam Atay geleneğini bozmaz, şuursuz kitleler yerine acı çekmek için geldiği dünyamızda tüccarlar tarafından İsa’ya yapıldığı gibi para için çarmıha gerilir ve sonra da akıl dışının denizinde yok olup gider.
Vitrin mankeni olarak kullanılmasının nedeni esnafın müşterilerin ilgisini çekeceği düşüncesidir. Çünkü Batılı turist görüntüsü vardır. Eğer Türk görüntüsü olsa bu işe yaramayacaktır. Bu düşünce, dükkanların vitrinlerinde Batılı figürlerin sergilenmesi meselesi Orhan Pamuk tarafından Kara Kitap’ta ayrıntılı bir şekilde işlenir. Bedii Ustanın Evlatları bölümünde Türk tiplerin mankenlerini yer altında yapmak zorunda olan ustanın üzüntüsü anlatılır: Türkler Batılı olmaya karar verdiklerinden beri vitrinlerine Batılı görünümlü mankenler koymaya başladılar ve insanlarımızın hali tavrı değişti der bu mahzeni gezdiren kişi romanda. Bence bu bölüm Beyaz Mantolu Adam’ın Orhan Pamuk’un yapıtındaki yankısıdır.
İntihar absürd romanın (daha açık söylemek gerekirse Camus’nün) insanı götürdüğü kaçınılmaz sonu işaret eder. Hayat saçmadır; çünkü insanın önemli olma arzusuna cevap vermeyen, onunla iletişim kurmayan soğuk bir gerçeklik vardır. Bu elbette müthiş bir gerçekçiliktir bir yanıyla. Oğuz Atay’ın yapıtında Fransız Varoluşçuluğundan beslenen böyle bir taraf olduğunu da söyleyebiliriz. Bu türden edebiyatta absürd karakterler kişinin arzularının gerçeklik karşısındaki saçmalığını göstermek için absürd şeyler yaparlar. Atay da kahramanına en olmayacak şeyi yaptırır, bir kadın mantosu giydirir; bu haliyle pis bir Batılı turist sanılır. (Belki bu noktada Cemil Meriç’in sert erkeksi söylemini hatırlamakta yarar var.) Beyaz Mantolu Adam’ın çevresinde yankılanan kalabalığın sözleri şöyledir en sonunda: “Kadın mı?” “Ne kadını? Kafadan manyak?”. Cinsiyet meselesinin bu derece ölümcül bir sonucunun olması düşündürücüdür: bence Atay kuşakdaşlarından çok daha fazla kadın-erkek ilişkileri üzerine düşünmüş olmasına rağmen yine de feminist bakış açısının eksikliği ile malûldür. Atay’ın yaptırdığı absürd hareketin bu kadar açık cinsiyetçi bir yan taşıdığını yazarın fark etmemiş olmasının yaşadığı dönemde Türkiye’de (ve büyük ölçüde dünyada) feminist kuramın henüz gelişmemiş ya da bilinmiyor oluşuyla bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.
Oğuz Atay yaşadığı süre boyunca hiçbir zaman bir söylem kurucu olmadı; tamamlamış olduğu yapıtlarında hep söylemleri kırdı, bir ‘genç yazar’ olarak yaşadı ve trajik bir hastalık sonucunda öldü. Her şeyden önemlisi, tüm düşünsel macerasını yapıtlarında sonuna dek yansıttı; bu ülkede ve bu zamanda başkalarınca “gayrıciddiye alındığını” bile bile edebiyat ve sanatı ciddiye aldı. O yüzden Atay’ı hep okuyacağız.

NOT: Bu metin 31 Mayıs 2010’da IKSV Salon’da yaptığımız Ubor Metenga buluşması sırasında yaptığım konuşmanın notlarından oluşmaktadır. Oğuz Atay hakkında daha ayrıntılı inceleme (Babama Mektup ve Demiryolu Hikayecileri öykülerinin yakın okumaları) 602. Gece kitabında vardır.
Reklamlar

9 comments

  1. >Beyaz mantolu adam dış dünyadaki uyaranların hiçbirine mantıklı yanıt veremeyen (vermeyen ) bir adam.Yanıtları uyarandan bağımsız ,rastgele.Bu nedenle hayatın orta yerinde saçma (absürd) kalmaktadır.Tutunamayanlar ise yaşamda bazı şeyleri saçma buldukları için bunlara karşı uygun yanıt vermezler.Özellikleri arasında başarısızlık ,beceriksizlik vardır ama bu yukarıdaki bakış açılarından kaynaklanmaktadır.Beyaz mantolu adam ya tüm yaşamı saçma bulan en uç Tutunamayandır (Tutunamayanların Peygamberidir) ya da delidir.(Ubor Metenga buluşmalarının izleyemeyenler için video'su ;olmazsa en azından metininin yayınlanmasını çok istiyordum.)Bu özet için teşekkürler.

    Beğen

  2. >Sabahki bulutların ardından bu yazıyla şundan iyice emin oldum: Bugün güzel bir gün. Paylaşım için teşekkürler.Melville'in Bartleby'sinin, yerlere yatıp üst baş parçalamacasına hayranıyım. Vekaleten tutunamayan olmak gibi bir şey. Gerçi tutunmak gerekir mi ki?Füruzan'ın Ah Güzel İstanbul'unun notlarını da okuyabilsek ne iyi olurdu…

    Beğen

  3. >Yine çok güzel bir buluşmaydı. Kendi adıma oldukça keyif aldım. Gerçi biraz salon İKSV'nin serinletici etkisi(!) beni biraz yaz hastalığına davet etti ama sizi dinlemek ve orada olmak harikaydı.Kendi aranızdaki atışmalar da renk katıyor Ubor Metenga'ya. Bu defa ses kayıt cihazını açmak istemedim. Geçen sefer "Ah Güzel İstanbul" için bir kayıt yapmış, sonrasında da olabildiğince bloga bunu aktarmaya çalışmıştım. Başarılı oldum mu bilemiyorum ama eğer o oturuma gelmeyenler varsa bloguma bakmalarını öneririm. Elbette Ubor Metenga'nın ana kahramanlarından biri olarak sizin de bakmanızı isterim. Dilerim en kısa sürede bu buluşmalar yeniden başlar.http://kalabalikodalarda.blogspot.com/2010/04/peki-ya-sizin-istanbulunuz-nasl.html

    Beğen

  4. >Ya da kapitalist bir dünyada maneviyatın eksik olduğu insanlar tarafından sadece maddi çıkar için kullanılan, vitrindeki gibi kukla haline getirilen bir insan tipinin örneği beyaz mantolu adam. Adeta iradesini yeterince kullanamayan, başkaları tarafından sömürülen, insan olduğu unutulan bir yalnızın hikayesi. İnsanlar beyaz mantolu adamı kendilerine göre eksik bularak onunla alay etme, eğlenme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar öyküde. Tıpkı günümüzdeki gibi…Oysa insanlar kendilerindeki eksiklikleri saklayarak, kendilerini son derece normal zannederek rahatlar, ötekini ezmeye çalışır. bunun gibi diğerlerinden farklı, duyarlı ve insanî yönden üstün insanlar da bir şekilde dışlanır, anormal görülür. Biz Oğuz Atay'da bu tipteki kahramanları hep görüyoruz. Önemli olansa insanın diğerleriyle benzerliği değil vicdanıyla, benliğiyle olan samimi ilişkisidir. Yazarın eserlerinin beni çok etkilemesinin sebebi de bunu bizlere ironik, kendine güvenli, bizi adeta farkında olmadan yönlendirerek göstermesidir.

    Beğen

  5. >İletişim Yayınları yeni kitapta neden beyaz pardesülü bir Oğuz Atay fotoğrafı ile tanıtım yapmış, bilemedim. Oysa benim elimdeki kitapta (yine İletişim Yayınlarının) 1987 yılında yapılmış ikinci baskısında çok daha güzel bir resim var. Beyazlı siyahlı kareli bir zeminde tuğla desenli bir kişi ki yüzü belli değil, çevresi duvarlarla kaplı, tam karşısındaki duvar çatlak ve o çatlak duvarda bir pencere var, görünen yine siyahlı beyazlı kareli bir yer döşemesiyle mavi gökyüzünün göründüğü bir pencere. Sanki özellikle ayna değil de pencere olduğu belirtilmiş gibi. Mavilik de gökyüzü olmak zorunda değil, hafif gölgeli görünümde; deniz de olabilir. Adamın yüzü mü sırtı mı pencereye dönük, algıya kalmış. Üstelik küçük bir resim. Tüm kapağın dörtte birini ancak kaplıyor. Yine de doğrudan göze çarpıyor. Atay'ın 'Korkuyu Beklerken'deki ruhunu çok güzel yansıtan bir kapak. Yayınevi tekrar aynı kapağı kullanmayı neden düşünmedi acaba? Yirmi yılda okura yönelik yayınevi algısında neler değişmiş? Bu bile ayrı bir inceleme konusu olabilir.Ubor Metenga'daki yorumlarınızı dikkatle dinlemiş olmama rağmen yazılı halini görmekten çok hoşlandım. Ne de olsa söz uçar, yazı kalır derler. Her şeye rağmen Oğuz Atay'ı doğu-batı ilişkisini kurcalamış bir yazar olmaktan çok Camus'den çok etkilenmiş, üstü cilalı ümmet toplumunda bireyselliği fazla gelişmiş etkileyici bir Türk yazarı olarak görürüm. Sizin yorumunuza ne kadar yaklaşacağımı anlamak için tekrar okuyacağım.

    Beğen

  6. >"Beyaz Mantolu Adam" karakterinin Atay'ın diğer kahramanlarına benzer ya da onlardan ayrılan yönlerinin belirginleştirilmesi adına olumlu bir yazı. Elinize sağlık.Yazıda katılmadığım bir nokta var ve kanımca Atay'a haksızlık da edilmiş. "Beyaz Mantolu Adam" karakterine mantoyu giymesinin ardından yöneltilen ithamların Atay'ın feminist kuram yönünden eksik kalışıyla açıklamak pek şık görünmüyor. Feminist kuram bugün güçlüdür, herkesin az ya da yanlış da olsa bilgi sahibi olduğu bir alandır. Fakat toplumun cinsiyet algısında, kadın kıyafeti giymiş birerkek hala sakat, arızalı bir görünüme sahiptir. Toplumun genel algısını yansıtan Atay'a; "feminist bakış açısının eksikliği ile malûldür" yakıştırmasında bulunmak, kanımca yanlış bir bakış açısı.

    Beğen

  7. >mandsouroğuz atay'ın öyküleri belki haklettiği ilgiyi görmektedir. romanlardan sonra gelen öyküler değil biraradır oğuz atay denilince belki akla gelen. bunda da "babama mektup" 'unun payı büyüktür sanki. bir de ubor metenga'lı "korkuyu beklerken".. kitabı okuduktan sonra ilk olarak beyaz mantolu adamla gömülmüştüm ben de o sulara, çıkmak epey zor olmuş ve zaman almıştı. tıplı tutunamayanlar'ı okuduktan sonra olduğu gibi. adımların yabancılaşması, bir ağırlaşma omuzlarda. ama nedense kimse beyaz mantolu adam'dan bahsetmiyordu. oğuaz atay öyküleriyle ilgili bir şey okuyorsam hep ubor metenga ve babama mektup'la ilgili oluyordu nedense. "unutulan"dan bahsedildiğini de duymamıştım sonraki öykü olarak. kapı çarpması sanılan silah sesi ve örümcek ağlarıyla dolu tavanarasında büyük geç kalmışlık oturur durur hala bir el feneriyle ışımayı bekleyen büyük karanlıkta okumadıkça. bir tek levent gönenç'in eşikcini'nde çizdiğinde daha hem de bir istasyon kadarlık yazılan cümlesiyle görüp mutlu olmuştum demiryolu hikayecileri'ni. bu yüzden çok teşekkürler beyaz mantolu adam'ıyla oğuz atay'ı sunduğunuz, onu bir parça kurtardığınız için, belki unutmamayı, farketmemizi sağlar sokak aralarında dolaşan bu adamı bu güzel yazı. gülümsetmişsinizdir onu belki.

    Beğen

  8. bana beyaz mantolu adam hıkayesıyle ortusen hıkayeler lazım karakter bazında veya dırek oyku olarak yardımcı olabılıcek bırılerı varmıdır 🙂

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s