Fotoğrafın Arkası

>

Herkes bir başkasının yaşamında tutsak kalabilir. Bir parçası orada, diğer bir parçası başka bir yerde. Bana ait olan ne varsa, nerede hangi parçamı bırakmışsam geri almak isterdim. Ya da en azından ne bıraktığımı görebilmek. Mümkünse değiştirebilmek. Bir fotoğraf örneğin. Hatırlıyorum. Arkasına, ‘bu filmin kötü adamı benim’ yazıp vermiştim. Sonra arkamı dönüp gitmiştim. Cam kırıklarına bile isteye basarak, elimde tuttuğum anahtarların sivri uçlarını duvarlarına sürterek, geride kalan boğucu sessizliği duymazdan gelerek, gitmiştim. Yine gideceğim. Bunu da biliyorum. Geride sadece çekmeceler kalacak, içinde parçalarımın istiflendiği. Ben hiç bir şeyi saklamıyorum nicedir. Her şeyi büyük bir çöp konteynerine diğer pisliklerle birlikte attım. Anılarım bundan böyle, uzak şehir çöplüğündeki ayıklayıcıları şaşırtır. Buna rağmen, tüm vazgeçmişliğime rağmen bir tek fotoğrafın izini sürdüğümde bile hiç bir şeyin değişmemiş olduğunu, aldığım önlemlerin boşa gitmiş olduğunu üzülerek anlıyorum. Sizde kalan bir şeyim varsa lütfen geri gönderin! Ancak o zaman kendimi temize çıkarabilirim.

[Sahi hangi yıldayız?]
Yaz başladı. Herkes memnun. Ben olmasam da yaşıyorlar. Garip olan hiç bir şey yok. Yaz günlerine yetişemiyorum. Dışarıda akıp gidiyor. Ben neredeyim? İşte burada. Hep olduğum yerde. Biraz bulanık çıkmış bir fotoğrafta, gülümsüyorum. Sene 1985. Hep 1985. Hep haziran. Hep ayın yirmiikisi. Hep öğleüzeri. Zaman benimle birlikte, bu kahveyle, bu masayla, bu bardakla donup kalmış. Hatta gerilerde, dikkatle bakıldığında seçilen beyaz gömlekli bir garson, okulunu kırmış öğrencilere servis yaparken öylece kalmış. Sanki birazdan hareket edecek gibi. Ben ne yapıyorum? Biraz önce içime çekmiş olduğum sigaranın dumanı gözüme kaçmış olduğu için yüzüm kasılmış, gözlerim yaşarmış, güneş ışınlarında parlayan dumanı üflüyorum. Duman donup kalmış. Yüzümdeki ifade donup kalmış. Öylece bir kartın üzerinde, bir yanılsama olarak kalmışız. Üzerimizde başka fotoğraflar, altımızda başka fotoğraflar. Biz kimiz? Ben ve benden de belirsiz garson… Bu garson da mutlaka ölmüştür şimdi. Şimdi? Sahi hangi yıldayız? Yani siz ve bir fotoğraf olarak ben…
[Acaba resimde ben de çıkar mıyım?]
Sıcaklar bastırınca gelmeye başlar. Saat üç gibi gelir. Sekize doğru kalkar gider. Önce bir sade kahve içer. Ardından hep çay. Yalnızken hep birini bekliyor gibi yapar, bir süre sonra bazı arkadaşları gelir gerçekten de… Ama sözleştikleri için değil, başka gidecek bir yer bulamadıkları için. Nereden mi biliyorum? Ben anlarım. Dikkatliyimdir. Tüm siparişleri aklımda tutarım bir yandan da okul kaçkınlarını göz hapsine alırım. Ne yapacakları belli olmaz çünkü. Yüksek sesle küfürlü konuşurlar, terslenirim; sık sık kahkahalarla gülerler, benimle mi dalga geçiyorlar diye gerilirim. Akşamüzeri aceleyle çıkıp giderler. Aileleri okuldan kaçtıklarını anlamasın diye. Başka müşteri varsa göz açtırmam veletlere. O, kaçaklara hiç aldırmaz, yanında kimse yokken kıpırtısız bir suskunluğa gömülür, kitap okur, bir şeyler not eder. Bazen çayını soğutur, tazelerim. Gazete bulursam götürür masasına bırakırım. Sessiz müşteriyi severim. Neden yalnız olduğunu hiç düşünmem. Şimdi karşısında bir arkadaşı fotoğrafını çekiyor. Farketmemiş gibi yapıyorum. Acaba resimde ben de çıkar mıyım? Daha sonra istesem verirler mi?
[artık o benim]
Neden böyle sıkıntılı, gergin? Ne zaman ona çevirsem bakışlarımı, aynı gergin duvarla karşılaşıyorum. Gerisinde benimle ilgilenen biri var, bunu biliyorum. Beni çekici bulduğunun farkındayım. Peki ya o? Onun için işlerimi bir an önce bitirip Emirgan’a koştuğumu, onu gördüğümde kalbimin biraz daha hızlı çarptığını, beni ismimle çağırmasından nasıl hoşlandığımı fark ediyor mu? Fotoğraf makinasını ona çevirdiğimde, o da heyecanlandı. Bu fotoğrafı saklayacağımı biliyor. Belki hep görebileceğim bir yere çerçeve içinde koyacağım… İşte, onu vizörden görüyorum. Yine gözlerini kaçırıyor, duman kaçmış gibi yüzünü ekşitiyor. Belki de yanlış insan. Bilmiyorum. Belki boş bir kalbin gördüğü bir serap bu. Belki sakladığı bir şeyler var. Onu yeterince tanımıyorum. Sanki yeterince tanırsam, onu çekici bulmayacağımı düşünüyor, belki de haklı. Fakat işte deklanşöre basıyorum, artık o benim.
[Biz diye bir şey var mı?]
Birazdan gelecek, kollarını dolayacak, başını boynuma koyacak, dudakları nereme gelirse orama sıcak bir öpücük konduracak. Bu bekleyiş anı belki tüm sevişmelerin toplamından daha güzel, daha heyecan verici. Fakat içimde küçük bir parazit, belli belirsiz bir bulanma. Sanki dün ile bugün arasında bir uçurum var. Belki bu fotoğraflar yüzünden. Onun benden önce de bir yaşamı olduğu, hatta benden önce de çok mutlu olduğu gerçeğinin kanıtları ile tıkabasa dolu bu albümler… Hatta albümlere sığmadığı için, belki de ikinci derecede önemli olduğu için üstüste istiflenmiş fotoğraflarla dolu şu eski çekmece… Tanımadığım insanlarla dolu fotoğraflar. Tanımadığım, şu anda onun yaşamının neresinde olduklarını kestiremediğim insanlar… Elimde tuttuğum fotoğrafı ona gösterip ‘Kim bu?’ demek yerine ‘Neresi burası?’ diyeceğim. Kaçak güreşeceğim. Belki duymazlıktan gelecek sorumu. Belki çoktan unutulmuş bir şeyleri hatırlattığım için içimdeki pürüzlü kehanet gerçek olacak. Belki de Emirgan deyip kestirip atacak. Birbirine bağlanan ‘belki’ler bizi nereye götürür? Biz? Biz diye bir şey var mı? Ya da bir ‘biz’ oluşana kadar ertelersem sorularımı… Fotoğrafın içindeki adamı, masaları, belirsiz garsonu diğer fotoğrafların arasına tıkıştırıp çekmeceyi masanın üzerine koyuyorum Gömleğimin bir düğmesini daha çözüyorum. Hazırım yine de. Fotoğrafın arkasını okuduğumu ona söylemeyeceğim.
altzine.net, 1999
Not: Daha sonra, yıllar sonra yazacağım romana adını verecek olan cümleyi ilk kez bu metinde kullanmışım. Biraz elden geçirdim. altzine.net için bir hypertext uygulaması olarak tasarlamıştım. İlk bölümde fotoğraf sözcüğü canlı bir bağlantı içeriyordu, yani sözcük tıklandığında ikinci bölüme geçiliyordu; ikinci bölümde garson sözcüğü köprüydü ve bu şekilde devam ediyordu. Buraya alırken hem metinleri elden geçirdim, hem de ara başlıklar koydum. Galiba başlık koymak yazmanın en sevdiğim anlarından biri.

9 comments

  1. >Bazen de hayatımıza girenlerin yaşamlarını tutsak ediyoruz. Onların hayatına götürüp çığ gibi bıraktığımız geçmiş yaşamlarımızdan getirdiğimiz anlarla, görüntülerle ve seslerle tutsak alıyoruz onları. Kapatıp üstlerini görmek istediğimiz şekle sokuyoruz. Yaşla birlikte çöplük yerine bir başkasının üstüne yığdığımız anılar artıyor. Artık yeni gelenin yenilik getirmeye, farklı olmaya hiç şansı kalmıyor. Bir başkasının yaşamında tutsak kalırken, her seferinde bir diğerini tutsak ediyoruz.

    Beğen

  2. >Onun eski bir fotoğrafına bakmak, fotoğrafın arkasındaki yazıyı okumak: Birinin tüm ömrüne yayılmak istemek. Bu olanaksız anlaşılan. Tatsız biçimde kimselerin ömrünü kendimizinkiyle örtüştüremiyoruz. Ve bu durumun yarattığı kırgınlığı, eksikliği kimselere 'çaktırmıyoruz'. Sonuç: "Bir tarafımız hep birbirine yabancı." Öykü, daha önce düşünmediğim bir gerçeğin tarifini verendir.Yeni tarif için teşekkürler.

    Beğen

  3. >merhaba, isminizi hep duyarım, eski hayalet gemicilerdenim, ilk kez bir kitabınızı aldım ve başladım, beni hemen içine çekti,"istanbul'da bir merhamet haftası", akabinde blogunuzu buldum, takipteyim, sevgiler:)

    Beğen

  4. >Başlıklar gerçekten çok önemli. Okuyucuda ilgi uyandırması, devamını merak etmesi için bir tür pano. Benim için en zor şey. Yazıyı yazıp başlığını bulamıyorum. Size baka baka öğrenmeye çalışacağım.Bu arada ilginç bir şey gözlemledim. On seneden fazla bir süre içinde dilinizde hiçbir değişiklik olmamış. Aynı vurucu, etkileyici, zengin kelime hazineli tarz. Konuları işleme bakımından belki değişiklik olabilir ama demek ki dil kullanımı aşağı yukarı hep aynı kalıyor. Anlaşılan edebiyatın 'yetenek' denilen kısmı dille ilgili. Sahne tasarımı (belki) ama özellikle kurgu daha öğrenilebilir bir şey. Dil iyi değilse, diğerleri ancak ortalamada kalıyor.Eski çalışmalarınızı yayınlamanız çok güzel. Gerçekten öğretici oluyor. Üstelik zevkle okunan metinler. Teşekkürler.

    Beğen

  5. >Dün bir yazı yazmıştım bloguma. "Yaşamı neresinden askıya asarsanız yaşam, orada kalıyor. Kimi zaman kaçırılmış bir otobüsün ardından bakarken, başlama saati kaçırılmış bir sinema filminin koltuklarına yerleşmeye çalışırken, birlikte yenilmiş bir yemek sonrası masada kalan artıkların duruşunu birbirinden habersiz izlerken ; kimi zamansa ten tene uyutulmuş gecenin hemen sonrasında doğan güneşle, gözlerin birbirine kenetlendiği anların anımsanışında… İşte tam da oralarda bir yerde yaşam, kendine silinmesi zor bir yer ediniyor. Hepsi, evet hepsi o askının demirden yalnızlığını, çoğaltan duygular."Bu cümleleri okurken aklıma geldi ve giriş cümlelerimi eklemek geldi içimden. Ben de eski bir yazıyı yeniden elden geçirip koymuştum. Ne güzel bir karşıla[ş]ma oldu. Daha sık paylaşsanız yazılarınızı ne güzel olur. Çekmeceler ve fotoğraflar sık kullandığım temalar. Bir yerde sabit kalma isteği mi yoksa umulmadık bir anda karşılaşabilme ihtimalinin çekiciliği mi bu sık kullanıma denk düşüyor kestiremiyorum.

    Beğen

  6. >ya bende kalan parçalar..hepsini kimden aldıysam geri yollasam…yollayabilsem..ben de temize çıkar mıyım?..ya da ben "ben"olabilir miyim hala??

    Beğen

  7. >ne çok yer tutuyor hayatımızda fotoğraflar. yüzümüzdeki çizgiler kişisel tarihimizin izleriyse, fotoğraflar da tarihimizdeki an'larımızın belgeleri. her biri, bir daha asla tekrarlanamayacak olan an'ın hayattan makaslanıp saklanması. "karanlığın aynasında" kitabınızı okuyorum.fotoğraf makinesinin içinde de bir ayna vardır, bilirsiniz. diyebiliriz ki, her bir fotoğraf, ışığın karanlığın aynasında kırılmasıdır.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s