Platon İnternete de Karşı Çıkar mıydı?

Umberto Eco, Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın adlı söyleşi kitabında bir gün tüm elektronik aygıtlar bozulursa, yani bilgi işlem sistemlerimizin tamamı çökerse bunca bilgi yok olur mu, yok olursa ne yaparız diye soruyor. Benzer endişelere 2000 yılına yaklaşırken elektronik kıyamet kopacak mı diye ortalığı ayağa kaldıran kimi şehir efsanesi yaratıcıları sayesinde de kapılmıştık. Elbette hiç bir sorun olmadı. Gerçi Eco’nunki retorik bir soru. Yani cevap beklemeyen ve bizde bir düşünce uyandırmayı amaçlayan cinsten bir soru. Tüm verilerimizin git gide elektronik ortamda depolanır, biriktirilir ve işlenir hale gelmesinin olası sakıncalarını düşünmeye davet ediyor bizi. Aslında düşünmemizde yarar var. Çünkü her şey çok hızlı gelişti; tüm bu yaşanan elektronik devrim bir kaç on yıla sığacak denli baş döndürücü bir hızla yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor.

Şöyle bir belleğimizi tazelersek;  yazının bulunuşu bildiğimiz kadarıyla 6000 yıllık bir geçmişe sahip. Ama bu yazılı belgeler taşlara, kayalara kazınmış metinlerden oluşuyordu ve başlangıçta son derece sınırlı bir kaydetme olanağı sağlıyor olmalıydı insanlara. Tabii yine de önemliydi. Yazının doğuşu ile dilin ve dolayısıyla uygarlığın serpilip büyümesi arasındaki yakın ilişki bir sır değil. Yazının düşünceyi belirli bir kodlama yoluyla kaydetme işlevi, üzerine yazıldığı malzemeye bağlı olarak etkinlik kazandı: Kil tabletler, papirüsler ve en nihayetinde kâğıt yazının doğal ortamı olarak vücut buldu.
Bu tabii uygarlığın gelişiminde çok ciddi bir aşamaya karşılık geliyor. İnsan yaşam süresinin çok yakın zamana kadar otuz-kırk yıl olduğu düşünülürse üç dört bin yıl önce insanların bilgi birikimlerini diğer kuşaklara bire bir temasla ne kadar sınırlı bir şekilde aktarabildiklerini hayal etmek zor değil. Bilginin, deneyimin kaydedilmesi kuşaktan kuşağa aktarılabilmesini olanaklı kılacak en önemli yoldur. Birikim sağlamak yeni sentezlere ulaşmak için yaşamsal önem taşır. Tam bu anda Plato’nun itirazlarını hatırlamamak da mümkün değil: Ciddi işlerle uğraşan ciddi insanlar yazmaktan özenle kaçınır, diyor. İşin ilginç yönü, Plato itirazlarını üç noktada temellendiriyor; birincisi, yazının belleğin yerini almasının doğru olmayacağı, kişinin kendi belleği yerine dışsal bir ortama üstelik başkalarına ait olan bir işaretler bütünü olan yazıya güvenmesinin git gide logostan düşünceden uzaklaşması ile sonuçlanacağını oysaki düşünceyi sürekli zihninde tutmak için düşünmek zorunda olan kişinin logosu içinde yaşatacağını savunuyor. Bu bir yönü. İkincisi yazı ile kaydedilmiş düşüncenin aslında resme benzediğini söylüyor Platon. Nasıl ki resmedilmiş kişiler canlı gibi görünmelerine rağmen onlara bir şey sorduğumuzda sessizliklerine devam ederlerse; düşünceler de yazılı olduklarında bizimle konuşuyor gibi görünürler başlangıçta oysa onlara sorular sorduğumuzda tıpkı resimler gibi susarlar. Bu tabii çok çarpıcı bir tespit. Çünkü Plato’nun itirazının üçüncü noktasına bağlıyor bizi; o da düşüncelerin sınırsızca iletilmesi, ilgili ilgisiz herkesin eline geçmesi ki bu da çok yanlış sonuçlar doğurabilir diyor Plato Milattan önce dördüncü yüzyılda.
Plato’nun işaret ettiği tüm sakıncalarına rağmen kaydetme işlevi yazıyı çok önemli bir araç haline getirdi. Özellikle de erk sahipleri için. Bilgiyi kaydeden gücün sahibi oluyordu. Kimden ne kadar vergi alınacağından tutun da nerede ne kadar askeri olduğuna kadar her tür yaşamsal bilgiyi kaydediyordu egemen olanlar. Bilimsel ve felsefi olan da elyazması kitaplarla kayda geçiriliyor, büyük kütüphanelerde saklanıyordu. Her savaşta ilk yakılan yer olan kütüphaneleri düşünerek sormuştu Eco o soruyu: yüz binlerce rulo parşömen bulunduran antikitenin en büyük kütüphanesi olan İskenderiye kütüphanesinin yıkılışı ile kaybolan bilginin önemini sorguluyor ve çok ilginç bir sonuca varıyordu: Belki de ilerlemek için unutmak zorundayız. Bu tabii bizim gibi kütüphane fakiri, düzenli okuma alışkanlığının on binde bir oranında olduğu, yetişkin nüfusun sadece yüzde beşinin kitap okuduğu (sayı vermek gerekirse sadece kırk bin kişinin düzenli kitap okuduğu) bir ülkede ancak hüzünlü bir gülümsemeyle okunabilecek bir cümle oluyor.
Kitaplar… Önceleri elle yazılarak çoğaltılan kitaplar nadir bulunan kültürel nesnelerdi. Çoğaltan kişilerin dikkati ve becerisiyle sınırlı olan bu yöntemle çoğaltma işleminin ne derece sağlıklı olduğu tartışılır ama yine de çok önemliydi. Bir insanın tüm yaşamı boyunca edindiği bilgileri bir kitabın sayfalarına kaydedip başkalarına iletmesinin tek yoluydu. Elbette kitapların sayısı çok sınırlıydı. Leonardo Da Vinci’nin yaşamı boyunca 116 tane kitap okuduğu düşünülürse kitabın değeri çok daha iyi anlaşılır. Kütüphanenin önemi de bu noktada başlıyordu. Bilgiye erişmek için insanların bir kütüphanede sonlanan uzun hac yolculukları yapmaları gerekiyordu. Aslında bu durum yakın zamana kadar akademikler arasında devam etmiştir, en azından yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar, gelişmiş bir ülkeye, oranın iyi bir üniversitesine gitmek, sadece oradaki bilimcilerden ders almak değil belki daha önemlisi (ve büyüleyicisi) oranın dev kütüphanelerine kapanıp araştırma yapmaktı!
Yazının bulunuşunun uygarlık tarihinde çok kritik bir aşamaya karşılık geldiği çok açık olsa da etkilerinin ivmelenmesi için matbaanın icat edilmesini beklemek zorundaydık. Yazı temelde kaydetmeye yarıyordu. Ama matbaa hem yazının bu işlevine hem de çok daha önemli bir özelliğe sahipti: Çoğaltmak! Avrupa’da 1450 yılına tarihlenebilir kâğıda baskı yapma teknolojisi, Çin’de çok daha eski, neredeyse MS 100 yılları… Matbaanın çoğaltıcı işlevi kütüphanelerin çoğalmasına ve zenginleşmesine neden oldu; tek tek insanların kişisel kütüphanelerini oluşturmalarına olanak sağladı. 1450 yılından bugüne dek kitaplar matbaada çoğaltılıyor ve bu kolaylık yazılı ortamın daha fazla ve daha etkin kullanılmasına yol açıyor.
Tüm bu teknolojik gelişmeler yaşanırken edebiyat da kabuk değiştiriyor hatta matbaa ile birlikte artık yazıldığı ortamından bağımsız düşünülemeyecek bir şekilde içine döküldüğü kabın şeklini alıyor diyebiliriz. Romanın doğuşu buna çok güzel örnektir.
Bugün birçokları için edebiyat demek en çok roman demektir. Roman türünün olmadığı bir edebiyatı hayal etmek çok zor geliyor hepimize, oysa roman matbaanın icadına sıkı sıkıya bağlı bir türdür. 14 ve 15. Yüzyıllara dek edebiyat sözlü gelenekle sınırlıydı; akılda tutması daha kolay olacağı için şiir formları ya da belirli tipte masal kalıpları kullanılıyordu. Henüz çok pahalı olan parşömenlere yazılan metinler daha çok klasik eserler veya bilimsel yazılardı. Oysa matbaanın ve kâğıdın kullanıma girmesiyle kitaplar yaygınlaşmaya başladı. Ondan önce pahalı olduğu için az sayıda kitabı defalarca okumak zorunda olan okur artık çok daha fazla sayıda kitabın ucuz baskılarına erişir hale geldi. Tarihsel olarak şehirli sınıfların oluşmasına da karşılık gelen bu dönemde burjuva kadınlar tutkuyla sahiplendikleri bir tür olarak romanın doğuşunu hızlandırdılar. Artık çok daha kişisel bir ilişki kurulmaya başlandı bu çok sayıda basılıp, dağıtılan ve insanların evlerinde ya da yolculuklarda dış dünya ile ilişkiyi kesip içine dalacakları yeni bir dünya olarak gördükleri romanlarla. Yazarlar artık çok daha fazla sayıda okurla çok daha özel bir ilişki kurar hale gelmişler ve okurlar bu yeni kurmaca dünyanın (ki artık kendilerininkine çok benzeyen hikayelerin) içindeki karakterlerin yaratılışından büyülenmeye başlamışlardı. Daha sonra artarak günümüze kadar ulaşan bir kültürel davranış oldu kitap okumak.
Tabii metnin basıldığı ortamın ucuz ve erişilebilir olması yazarların çok daha özgürce yazabilmesine, deneyebilmesine, çok daha uzun ve çeşitli yazabilmelerine yol açtı. Kitap bir nesne olarak ucuz olmakla kalmıyor aynı zamanda okurların yanlarında taşıyabilmelerine de olanak sağlıyordu. Matbaanın gelişmesi sonucunda modern anlamda romanın ortaya çıkıp geliştiğini söyleyebiliriz.
Yakın zamana kadar da baskı teknolojisinde çok ciddi bir dönüşüm olmadı aslında. Belki bilgisayarların yaşamın her alanında kullanılmaya başlanmasıyla birlikte 1980lerden sonra baskı teknolojilerinin de daha kolay ve ucuz hale geldiğini, daha fazla sayıda kişinin yayıncılığa heveslendiği kaydedilebilir. Ama asıl dönüşüm 1990larda başladı. Sanırım tarih bunu internet devrimi olarak kaydedecektir. Metin, görüntü ve sesin kaydedilmesine ve her yerden erişilebilir olmasına olanak sağlayan internet ortamı tüm kültür endüstrisini kökünden sarstı ve değişime zorladı, halen de bu dönüşüm sürmekte. Örneğin müzik endüstrisi tamamen değişti, popüler müzik kabuk değiştirmeye başladı. Ama bu başlı başına bir konu; ben burada edebiyat açısından nasıl bir yenilik getiriyor sorusunun cevabını araştırıyorum
Öncelikle internet herkesin bilgiye çok daha kolay ulaşmasını sağlıyor. Çok hızlı bir şekilde, internet ortamında bulunan her tür bilgiye erişebilir hale gelindi. Sadece bununla da kalınmadı herkesin internet ortamında yayın yapabilme olanağı da ortaya kendiliğinden çıkmış oldu: kişisel internet sayfaları, bloglar, sosyal paylaşım ağları kişilerin ve kurumların internet ortamında birer yayıncı olmasını sağladı. Artık edebiyatla ilgilenen birinin yazdıklarını diğer okurlara ulaştırması için bir yayıncıya ihtiyacı yok. İnternet üzerinde açacağı bir site veya kişisel bir blog sayfasında yazdıklarını, çizdiklerini, fotoğrafladıklarını, filme aldıklarını, ses kayıtlarını yayınlayabilecek durumda herkes. İşin bu yönü çok büyüleyici tabii. Bilgiyle insan ilişkisinde üçüncü evreye geçtiğimizi söylemek çok da yanlış olmayacaktır: İlk evrede, yazının, soyut işaret sistemlerinin yardımı ile düşüncenin / sözün / metnin kaydedilmesi başarıldı ve bu belirli sınırlar içinde ciddi bir dışsal bellek oluşturdu insanlar için. İkinci evrede, matbaa sayesinde, yazılı metinler sadece kayıt altına alınmakla kalmadı ama aynı zamanda çoğaltılmaya da başlandı. Bu da belleğin kolektif hale gelmesinde çok önemli bir rol oynadı. Şimdi internet bu iki işlevi yerine getirmekle kalmıyor üçüncü bir görev de yükleniyor. İnternet kaydediyor, yayımlıyor ve dağıtıyor!
Her gün yeni kullanıcıların eklendiği dev bir ortak bilgi ağı olan internetin yarattığı devrim hızla yayılıyor. Kitap yayımcılığı alanında e-kitap ve çeşitlenen benzer ürünler sayesinde kitaplara dünyanın her yerinden anında erişmek mümkün hale geliyor. Bu elbette müthiş bir akışkanlık yaratıyor. Günümüz okurları zaman zaman bu baş döndürücü hızdan şikâyetçi olsalar da her gün biraz daha internet ortamının yeni işlevlerine bağımlı hale geliyorlar. İlk çıktığında fütüristik bir oyun alanı gibi görünen internet artık asıl mecra haline geldi diyebiliriz. Tüm resmi kurumların ve özel kuruluşların hızla internete ve ilgili elektronik hizmetlere uyum sağladıklarını biliyoruz. Cep telefonu gibi farklı elektronik platformlarda da çalışan internet bilgisayar terminalinin durağanlığından da kurtuldu en sonunda. Tüm bu bağımsızlaşma süreci kullanıcıların / insanların insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şekilde iletişim kurmalarına yol açtı.
Edebiyat açısından baktığımızda aslında şu ana kadar çok ciddi bir dönüşüm yaşandığını söylemek güç. En azından 90lı yıllardaki kehanetler çok da gerçekleşecek gibi görünmüyor. O yıllarda benim de içinde bulunduğum birçokları internetin yeni bir okuma / yazma biçimi oluşturduğunu, bu durumdan edebiyatın da etkileneceğini savunuyordu. Hatta pratikte bu yönde üretimlere rastlamak da olasıydı. Peki neydi bu yenilikler?
İnternetin getirdiği ilk farklılık sayfa düzenindeydi. Önümüzde açık bulunan sayfa ile sınırlı değildik artık. Örneğin sözcüklere, cümlelere ya da resimlere ‘tıklayarak’ başka sayfalara geçebiliyorduk. Bu hem bir özgürlük duygusu veriyor hem de aklımızın çalışma şekline daha uygunmuş gibi geliyordu ilk başta. Kitaplara basılı edebiyat yapıtlarına hâkim olan çizgisel okumanın yerini sıçramalı, doğrusal olmayan okumanın aldığını görüyor ve geleneksel anlatı biçiminin değişeceğini umuyorduk. Dünyanın birçok yerinde (Türkiye’de çok daha sınırlı olarak) hypertext denilen bu yazma biçimi ile romanlar ve öyküler yazılmaya başlanmıştı. Bir metnin okur sayısınca okunma biçimi olduğu yargısı pratik olarak kanıtlanmış oluyordu hypertext uygulamaları sayesinde. Çoklu okuma biçimine açık olması sadece bir yönüydü internet ortamında metin yazmanın. Hypertext doğası gereği etkileşimliydi. Metnin birçok yerinde bulunan bağlantıları okur tıklayarak okumayı ilerletiyordu ve bu bir kitabın sayfalarını çevirmekten çok daha fazla bir eylemdi. Kimi yazarlar program yazma becerisine sahip  oldu bu süreçte ya da programcılarla çalışmaya başladı ve çok daha çarpıcı etkileşimi uygulamalar ortaya çıkardılar. Aslında bu Platon’un hayal edemeyeceği bir yazma / okuma biçimiydi. Çünkü bu sefer okur yazıyla ilişki kurabiliyor, yönlendirebiliyor ve de soru sorduğunda yazıdan cevap alabiliyordu. Hypertext Platon’un kast ettiği sessiz düşünce taklidinden öteye geçme yolunda atılmış bir adımdı.
Peki, sonra ne oldu? Bugün hypertext’in geleneksel anlatım biçiminin yerini aldığını söylememiz mümkün mü? Bence yanıt -şimdilik- hayır. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz; doğrusal olmayan okuma biçiminin çok da kolay olmaması ve kendi dünyası dışında mimetik bir özdeşleşme arzulayan okur için sürekli yabancılaştırıcı bir etkisinin olması bu türün okur nezdinde çok da heyecan uyandırmadığı söylenebilir, ama bence ikinci bir nedeni var. İnternet ortamının müthiş araçlarından yararlanmak için belirli bir düzeyde bilgisayar programlama bilmek gerekiyor. Yaratıcı yazarların çoğu ise bu tür bir programcılık becerisine sahip değil. Şu anda yazarı bilgi işlem programlama bilen birilerine bağımlı kılan bir ortam bu. En azından şimdilik. Yazarların, bu alanda atılım yaptırtabilecek uzmanlığa sahip kişileri neredeyse hiçbir karşılık vermeden birlikte çalışmaya ikna etmesi de çok kolay değil. Üstelik bu programlama araçlarının ne olduğunu bilmeyen bir yazarın bunların kullanımına yönelik hayal kurması da pek olası değil. Belki yakın bir gelecekte internet ortamını programlayabilmek çok daha kolay hale gelecek ve o zaman yeni bir sıçrama gerçekleşecek diye ümit edebiliriz. Ama şimdilik internet ortamı edebiyat açısından bakıldığında emekleme çağında.
Şu anda sayısal ortam ve edebiyat denildiğinde akla hypertext değil e-kitap geliyor.  Bu da internetin sadece dağıtabilme özelliğinden yararlanmayı içeriyor. Kitapları sınırsızca ve anında dağıtılabilme imkânı veriyor internet. İlkçağ filozofu Platon’un kâbusu bu olsa gerek kitabın, yazıyla kaydedilmiş bilginin herkesin eline geçmesi! Üstelik Platon’un belki de o sırada aklına getirmediği başka sorunları da getirdi internet beraberinde. O da otoritenin yıkımı! İlk başta kulağa hoş gelen bu kavram aslında bir düşünme şeklinin dönüşümünü işaret ediyor. Geçmişte bilginin kaynağında ilgili otoriteler bulunur, bilgiyi denetler ve kefil olurlardı. Halen de bilim dünyasında hakemli dergiler saygın bilgi kaynakları olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Üstelik internet ortamının tüm olanaklarını da kullanıyorlar. Bilimsel bir makalenin laboratuvardan dünyanın her yerindeki ilgili araştırmacılara varması geçmişte olduğundan çok çok daha hızlı. Ama akademik yayınların dışında kalan, herkesin başvurduğu bilgi kaynaklarında durum böyle değil. Ansiklopediler, kitaplar her zaman yayıncıların, editörlerin ve yazarların otoritesi ile garantilenirdi. Şimdiyse yazarlarının kim olduğu belli olmayan wikipedia gibi tamamen anonim bilgi kaynakları ansiklopedilerin yerini aldı. Üstelik wikipedia‘nın bilgi içeriğinin doğruluğu konusunda örneğin Britannica’dan da hiç de geride olmadığını kanıtladı son çalışmalar. Bu gibi olumlu örnekler elbette olumsuz örneklerle bir arada bulunuyor internet ortamında. Manipülasyona son derece açık bir ortam olduğu için kullanıcıların çok özel bir internet (medya) okur yazarlığı öğrenmelerinden başka çare yok gibi görünüyor. Olumsuz örnekleri bir yana bırakırsak internet otoritenin ölümünü çoktan ilan etmişe benziyor. Peki bu durum edebiyata nasıl yansıyacak?
Matbaanın yaygınlaşması edebiyatta roman türünü doğurmuştu. Şimdi çok daha fazla sayıda insanın doğrudan içinde yer aldığı internet ortamının beklenildiği ölçüde bir değişim getirmediğini ilan etmek için belki de acele ediyoruz. Belki de bugünden göremediğimiz çok daha farklı bir biçim getirecek sayısal teknolojinin yaygınlığı. Her ne olursa olsun, bugüne dek teknolojinin gelişimi insanları daha fazla özgürleştirdi, bilgiyi bir avuç insanın tekelinde olmaktan çıkarıp genele yaydı. Yeni teknolojiler her zaman yeni yazma ve okuma, dolayısıyla düşünme biçimlerini beraberlerinde getirdiler. Yarattığımız uygarlığı bu yeni düşünme biçimlerini borçluyuz. Dolayısıyla Platon’un interneti görebilseydi yazı hakkındaki görüşlerini değiştireceğini söylemek fazla bir iyimserlik olmaz düşüncesindeyim.
2010 Avrupa Yazarlar Parlamentosu, Dijital Çağda Edebiyat komisyonunda yaptığım konuşma metnidir.
Reklamlar

One comment

  1. >Teknik üretimin son kertede de internetin sanatı 'kutsal törenlerin asalağı olmaktan' kurtardığına elbette şüphe yok. Bu bir devrim gerçekten de. Ama burada Benjamin ile Adorno'nun da temelde karşı karşıya geldikleri bir konu da var: O da sanatın sürüleşmesi, kültür endüstrisinin bir ürünü haline gelmesi, dahası aura'sını yitirmesi. İnternetin ilerleme kaydettirdiği doğru, ya sanatın biricikliği, kendine has'lığı ne olacak? Öyle sanıyorum ki geleceğin sanat yapıtları bu ikilik üzerinden kurulacak. Belki de otuz kırk sene sonraki yabancı'lar enformasyon savaşları yüzünden yabancılaşacaklar.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s