Hikâyenin Sınırlarını İhlal Etmek

 

Türk edebiyatının en yenilikçi yazarlarından Murat Gülsoy, son kitabı Tanrı Beni Görüyor mu?’ ile Türk öykücülüğünün verili imkânlarını iyice zorlayarak, deneysel denebilecek bir alana geçiyor. Kemal Varol, Gülsoy ile son kitabının çıkış noktasını ve hikâyelerini konuştu*.
MURAT GÜLSOY: HİKÂYENİN SINIRLARINI İHLAL ETMEK İSTİYORUM
Kemal Varol
Tanrı Beni Görüyor mu? on ikinci kitabınız. Son yıllarda büyük oranda roman ve inceleme kitapları yayımladıktan sonra yeniden öyküye döndünüz. Bu kitabı yazma serüvenini soracağım ama sorma nedenini de açıklamam gerekiyor sanırım. Tanrı Beni Görüyor mu? belirli bir niyetle yola çıkmış, üstelik bu niyetini açıkça öne çıkaran bir kitap bana kalırsa.
Öykü ve romanı çok uzak türler olarak görmeyenlerdenim. Her iki türde de, hatta onların alt türlerinde de yazmayı sürdürüyorum. Aslında yazmak istediğim hikâye kendisi getiriyor türünü de. Örneğin şu anda bir öykü ve bir roman üzerinde çalışıyorum. Son yıllarda daha çok roman yazdığım da doğru. Çünkü öykü yayınlatacağım ortam bulamıyorum.
Neden?
Öykünün asıl yeri dergidir. Biz 1992 ile 2002 arasında, Hayalet Gemi’yi çıkarırken, her sayı (biz sefer derdik derginin sayılarına) ayrı bir heyecanla üstelik de önceden tespit edilmiş bir temaya uygun olarak bir öykü yazardım. İki ayda bir öykü… O zaman da roman yazmaya fırsat bulamaz, gelecekte yazmak üzere notlarını alırdım. Sonra Hayalet Gemi bitti, bir daha da bana o dergideki gibi heyecan veren bir öykü yazma ortamı olmadı. Bir de internet ortamında yazdım bir süre. Özellikle de Sercan Şengün’ün interaktif tasarımlarıyla yine çok heyecanlı işler yapıyorduk. Örneğin her gün azar azar değişen bir metin düşünün, ya da sonsuz bir boşluğun ortasında gezinirken karşınıza çıkan cümlelerin yarattığı bir zihnin içinde olma yanılsaması… İşte bu kitapta yıllar içinde özellikle de kurgularıyla, konularıyla en uçlarda olan öyküleri bir araya getirdim. Tüm edebiyatımın çekirdeğinde duran meseleler bu öykülerde yer alıyor.

 

Bugüne kadar sizinle ilgili yazılan yazıların çoğunda dikkatin yapıtlarınızdaki kurguya çekildiğini bilmeme rağmen ısrarla öykülerinizin içeriklerine odaklanmak istiyorum.  Yeni kitabınızda yer alan “Karanlıkta” adlı öykünüzde, diğer öykülerinizde pek rastlamadığımız bir diyalog yazımıyla karşılaşıyoruz. Ama öykünün sonuna doğru bütün bu diyalogun aslında bir tür iç monoloğa evrildiğini görüyoruz. Öykülerini yalnız başkalarına değil, kendisine bile anlatma zorlanan kahramanlar etrafında odaklanıyor yeni kitabınız.
Aslında kurguyla içerik birbirinden kolayca ayrılamazlar. Karanlıkta öyküsü, bir elektrik arızası nedeniyle asansörde kalan bir kadın ve adamın hikâyesini anlatıyor. Okurun da ortamı en iyi şekilde hissedebilmesi için salt diyaloglarla yazdım. Konuşanlardan biri pek ala biz olabiliriz, karanlıktayız ve az önce yüzüne bile bakmadığımız biriyle konuşmaya başlıyoruz. Kalabalık metropol hayatının getirdiği bir durumdur tanımadığımız insanlarla yan yana durmak. Çoğu zaman hiç bir iletişi kurulmadan geçer gideriz. Bu öyküde böyle iki yabancının beklenmedik bir şekilde yakınlaşması konu ediliyor. Bazı sınırların aşılması demek yakınlaşmak. Metropol yaşamı sürekli sınır aşımı olasılığının yarattığı gerginlikten besleniyor. İletişimin, kendini ifade etmenin sınırsızlığı ile dilsizlik arasında sıkışıp kalmamızın nedeni bu yeni hayatın henüz çözemediğimiz mekanizmasında gizli.
Kitapta yer alan “Karanlıkta” öyküsünün kahramanı, “Birileri olmalı” diye sesleniyor karanlığa. Oğuz Atay’ın okuruna sorduğu “sen neredesin acaba?” sorusu kadar etkileyici bu ifade. Aynı istek başka öykülerde de karşımıza çıkıyor. Örneğin, “Her Şey Başa Dönüyor” öyküsünün kahramanı da “başkalarına” ihtiyaç duyuyor. Sanki bir tür görülme isteğiyle sarmalanmış durumda kahramanlarınız.
Günümüzün en önemli meselesidir görünürlük. Her şeyin her an görünür olmasına olanak sağlayan bir medya teknolojisi var ve bu durum tüketim ekonomisiyle eşzamanlı nefes alıyor. Her şey birbirine ve en sonunda (belki de en başında) ekonomiye bağlı durumda. Her şeyin nesneleştiği bir dönemden geçiyoruz. Varolmak daha önce hiç bu kadar zor olmamıştı galiba. Oğuz Atay’ın kahramanının ağzından sorduğu soruda bir umut var aslında, orada olan bir yazar var ve okurlarıyla buluşacağını da umarak bir çağrı yolluyor geleceğe. “Demiryolu Hikâyecileri” yazarın, aydının, sanatçının alegorik hikâyesi olarak okunabilir ve sırf bu yüzden henüz umudunu yitirmemiş bir iddianın sesini taşır. Benim o öyküdeki karakterin sorusu sanırım daha karanlık, daha umutsuz bir noktada. Kendi algılarına, aklına, varoluşuna güvenini yitirmiş birinin korkulu fısıltısı daha çok…
Başka bir kahramanınız, “Bugün bir şeyler olmasını bekledim fakat olmadı” diyor. “Sanki bir dizgi hatası oluşmuş da aynı satırlar, aynı cümleler yinelenmiş gibi” bu cümleye vurgu yapıyor kahraman. Bir tür beklenti hissi, bu öykülerdeki tüm kahramanların ortak yazgısı gibi duruyor.
Günümüzün yarattığı acıklı durumlardan biridir bu. Olağanüstü bir şeylerin olabileceği duygusunu sürekli canlı tutan bir tüketim toplumu içinde yaşıyoruz. Sürekli duyguları en tepede tutmaya çalışan bir sistem var. Bunu birilerinin komplosu olarak söylemiyorum asla. Mevcut düzen böyle işliyor. Korkunun ve umudun sürekli en uçlara doğru çekilmesini yaşıyoruz. Savaş, deprem, hastalık, kaza, terör bir yanda, kazanç, yatırım, kredi, gelecekte yakalanacak mutluluk diğer yandan bastırıyor. Gazetelere bakmak bile şizofreniyi anlamak için yeterli aslında: İlk sayfadaki dehşet haberlerinin hemen arkasında size harika bir yaşantı vaad eden bir sitenin bilgisayar tasarımı ile yaratılmış yeşil çimenleri, mavi havuzları, mutlu ve sağlıklı olmak için en uygun taksit seçeneğini işaretlemek dışında hiç bir şey yapmanızın gerekmediğini söyleyen reklâmlar… Her gün ekranlarının karşısında durmadan büyük olayların olduğu hikâyeleri izleyen yalnız, mutsuz ve başarısız günümüz insanı yatağa girdiğinde bunları düşünür: bugün bir şeyler olmasını bekledim ama olmadı.
Bir öykünüzde, “Her hikâyemde loş bir köşe vardır” diyorsunuz. Bir başka öykünüzde ise, “Acaba gerçek yaşama tıpatıp benzeyen, olup bitenleri açıklamakta yazarın sorunlarla karşılaştığı hikâyeler var mıdır?” diye soruluyor. Kimi öykülerde anlatıcı da benzer bir zorlukla karşı karşıya sanki.
Öykülerimde ve romanlarımda gerçek yaşamımda tanık olduğum olayları yazmam. Gerçek kişilerden yararlanmam. Amacım kendiminkine benzeyen ama farklı bir evren yaratmaktır. Ancak o zaman ben de kitabımın okuru olur, heyecanla hem yazar hem de okurum yazdıklarımı. Bunu yaparken de kendimden izler bırakmayı seviyorum. Bir sahnedeki iğde ağacı ya da aslan pençeli konsol veya halının üzerinde yürüyen çıplak ayaklar… Bunlar gerçek yaşamımdan kurmaca evrenine sızmasına izin verdiğim şeyler olabiliyor. Gerçekliğin kurmacanın içine karıştığı zaman rüyalardakine benzer bir etki bırakır üzerimde: tekinsizlik; her an her şeyin olabileceği hissi.
Belki de bu nedenden ötürü, önceki kitaplarınızda sıkça öne çıkan ironinin yeni öykü kitabınızda biraz daha geriye çekildiğini hissettim.
Bazı öyküler için doğru bu söylediğiniz. Belki de içinde bulunduğumuz atmosferden kaynaklanıyordur. Örneğin gündelik hayatımda, öğrencilerimle konuşurken, meslektaşlarımla sosyalleşirken eskisi kadar ironik olmadığımı fark ediyorum. Sadece benimle ilgili bir durum olmadığını da gözlemliyorum. Git gide insanlar daha doğrudan, daha dobra, daha yalınkat hale geldiler. Şimdi bu kulağa hoş geliyor biliyorum ama aslında bu bir yüzeyselleşme. Nedeni de sanırım kuşatılmışlık. Bir yandan tüketim toplumunun medyasının zorunlu doğrudanlığı var: Reklam doğrudandır, ironi ise kuşku yaratır, çok tercih edilen bir anlatım biçimi değildir. İdeolojik olan da doğrudandır. Dinsel olan da doğrudandır. Günümüzde soluk aldığımız kültürel atmosferde de tüm bunların kuşatıcı etkisi yüzünden ironi günden düne yok oluyor. Belki bu yüzden beni de son dönem yazdıklarımda daha arka plana çekilmiş durumda; belki biraz daha inceltmeye çalıştığım için bilemiyorum. Bana göre “Kendi Üzerine Kapanan Köle” yazdığım en ironik öykülerden biri örneğin… Ya da “74 Mercedes”.
Bir öykü kitabından beklenmeyecek ölçüde hacimli bir kitap Tanrı Beni Görüyor mu? İtiraf etmeliyim ki, kitabınızı elime alır almaz bunun bir tür “yazma iştahıyla” ilgili olabileceğini düşündüm. Ama kitap ilerledikçe, en az kitabın içeriğine taşınan yakıcı meseleler kadar başka bir niyetinizin daha belirginleştiğini gördüm. Farklı anlatım biçimlerini denemeye, üstelik bu kez daha da koyultulmuş bir çabayla devam ediyorsunuz.
Farklı anlatım biçimlerini araştırmak benim yazıdaki hareket noktamdı. Edebiyatın insanın aklının, algılarının, düşüncesinin nasıl çalıştığı hakkında en önemli verileri sağladığını düşünüyorum. Sadece edebiyatla da sınırlı değil bu tabii. Bir sanat yapıtı yaşam ve dünya hakkında o güne kadar alışık olduğum bakma şeklinin dışında bir bakış açısı uyandırdığında heyecanlanıyorum. Dolayısıyla romanlarımda da öykülerimde de yeni arayışlar her zaman ön planda oluyor. Bu kitapta da en araştırıcı, beni en çok heyecanlandıran öyküler bir araya geldi. Aslında romanlarım da aynı kanalda gidiyor. Hem biçimsel arayışlar var hem de ruhsal sınır durumların yazı yoluyla araştırılması var.
Tanrı Beni Görüyor mu? sizin yazarlık deneyiminizdeki yeniliklerin yanında, öykücülüğümüz adına da pek çok yeni anlatım imkânını taşıyor içinde. Resimler, fotoğraflar, çizgi öyküler, filmler, şiirler, radyo oyunlarını andıran sahneler, ansiklopedi maddeleri, geometrik şekiller… Öykünün sınırlarını kırma eğiliminiz bu kitapla daha uç bir noktaya ilerliyor sanki.
Az önce dediğim gibi biçimsel arayış benim için ‘sanat için sanat olsun’ gibi salt oyun arayışından kaynaklanmıyor. Anlatılan hep hikâyedir ama kullanılan araçlarla her şey olduğundan farklı anlamlar kazanır. Hikâye dediğimiz aslında zihinsel bir araç, bir işlevdir. Kendimizi, dünyayı, tarihi hikâyeler aracılığıyla kavrarız ya da kavradığımızı sanırız. Dolayısıyla hikâyenin sınırlarını ihlal etmeyi şiddetle arzuluyorum. Bunu becerebildiğimi söyleyemem.
Neden?
Çünkü olanaklı olduğundan da emin değilim. Öylesine düşüncemize içkin bir kavram ki hikâye, hakikatin ne olduğunu söylüyor bize. Bu yüzden de mevcut şeklinin dışında başka bir varolma biçimini hayal bile edemiyoruz kendiliğinden. Benim sevdiğim edebiyat yapıtı ya da sanat yapıtı bana bildiğim her şeyin öyle olmayabileceğini iddia etme cesaretine sahip olanıdır.
“Genleşen Bir Kafka Metni” adlı öykünüz az önce söyledikleriniz için iyi bir örnek niteliğinde belki de. Öte yandan, “Kendi Üzerine Kapanan Köle Hakkında” adını taşıyan, bir yanıyla eklemlendiğiniz modernist damarın iyi örneklerinden biri var son kitabınızda. Genleştikçe kendi üzerine kapanan metinlerle olan ilişkiniz devam edeceğe benziyor, yanılıyor muyum?
Yanılmıyorsunuz. Gittikçe bir yere doğru evrildiğini hissediyorum yazı maceramın. İlk iki romanımda (Bu Filmin Kötü Adamı Benim ve Sevgilinin Geciken Ölümü) çekingen bir şekilde giriştiğim arayışlarımın son romanlarımdaki (İstanbul’da Bir Merhamet Haftası ve Karanlığın Aynasında) deneyselliğin artarak yeni bir vücut bulduğunu düşünüyorum. Tanrı Beni Görüyor mu? bu aşamada bir soluklanma ve gözden geçirme kitabı oldu benim için. Bir yoldayım, bir yere doğru gidiyorum, bu heyecan verici. Modernist edebiyatçıların deneyciliğinden çok şey öğrendim. Edebiyatın insanın kendi üzerine çalışması ve kendini araştırması olduğunu örneğin… Kişisel deneyimlerim de bu kişisel olanın paylaşıldığında, iletildiğinde, başkasının, ötekinin yani okurun aynasında yansıdığında sürecin tamamlandığını öğretti.
Son olarak, öykü kitabınızdaki etkileyici kurgu ustalığına rağmen, bir söyleşinizde kurgunun edebiyatın düşmanı olabileceğinden de söz ediyorsunuz. Biraz açıklayabilir misiniz bu konuyu? Bir imkân nasıl olur da engele dönüşür?
Doğanın diyalektiğinden kaynaklanıyor her şey. Her imkân aynı zamanda kendi engelini içinde taşıyor. Hikâye temelde bir olay örgüsü olmadan anlatılamaz. En basit bir olayın anlatımı sırasında bile gerçekliğin içinden kimi ayrıntıları eleyerek ve belirli bir düzen vererek kuruyoruz. Sartre’ın dediği gibi de hayatı bu hikâyeler yoluyla anlıyoruz. Sadece edebi metinlerle sınırlı değil bu. Yaşama anlamını veren şey kurgudur. Bizim kurgularımızdır. Edebiyat içinde anlatılan hikâye gerçek yaşamdakinden bir aşama daha kurgusaldır: kurgu olduğunu saklamaz, saklayamaz. Ama biz iyi bir okur olarak metni gerçekmiş gibi okuruz. Dolayısıyla tüm o kader gibi sonlanan; kötülerin layığını bulduğu, iyilerin kazandığı, değerlerimizin bir biçimde yüceltildiği hikâyeleri severiz. Hikâye bize anlamsız bir karmaşa içinde olmadığımızı telkin eder. Buraya kadar her şey güzel gibi görünüyor değil mi? Ama öte yandan hikâyenin, kurgunun bir gerçeklik inşası olduğunu fark ettiğimizde hakikati bu yolla asla anlayamayacağımızı fark ederiz. Bu bir kabusta bağırmaya çalışıp da hiç ses çıkaramamak gibi bir dilsizliktir. Babil cezasının da bir adım ötesidir. Neyse ki bu akıl tutulması çabuk çözülür, yeniden yanılsamalarımıza, kurgularımıza geri döneriz. Bu sefer daha zekice, tüm bunların da farkına varan yeni kurgular yaratırız. Yani hikâyenin sınırlarının gerçekliğin sınırları olduğunu fark edişimizden söz ediyorum. İki karşıt kavram, kurmaca ve gerçeklik kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi sonsuza kadar dönerek varoluşumuzun sınırını çizer. Tek umudumuz var bu durumda: Her sınırın özgürlük fikrini içinde taşıyor olması.

* Kitap Zamanı, Aralık 2010

3 comments

  1. >Bu söyleşiyi paylaşarak yazı adına beslenmemi sağladığınız için teşekkür ediyorum.Tanrı Beni Görüyor mu adlı öykü kitabınızı okumaktayım.'Karanlıkta' adlı öykü,yalın ve anlaşılır dili ve kolay okunabilirliğinin yanında çok derin,karmaşık konuları içinde saklamasıyla bu kadar etkili yazılabilirdi dedirtiyor.Kelimelerin gücüne yakınlığınızı bizimle paylaşmaya devam etmeniz dileğiyle.Yüreğinize sağlık.

    Beğen

  2. >Murat Gülsoy'un Kasım 2010'da yayınlanan Tanrı Beni Görüyor Mu? adlı kitabının henüz ilk satırlarında, "Ben bu an'ı daha önce yaşamıştım." duygusuna kapıldım. Okumakta olduğum cümleleri daha önce okuduğuma yemin edebilirdim.Kitaplığıma gittim. Bütün Murat Gülsoy kitaplarımı tek tek inceledim. Sonra buldum aradığımı.Sanırım Murat Gülsoy bu kitabı okuyanlarda "Bu an'ı daha önce yaşamıştım." duygularını uyandırmak için Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım isimli kitabındaki tam 10 öyküyü aynen bu kitabına da taşımış.Her iki kitap da aynı iki kişiye ithaf edilmiş. Oysa kitap isimleri farklı, yayın yılları farklı. Aynı öykülerin, neden bir başka isimdeki bir başka kitaba taşındığını doğrusu anlayamadım.Murat Gülsoy'un bunu sadece yeniden para kazanmak için yaptığını hiç sanmıyorum. Bunun bir gerekçesi olmalı. Murat Gülsoy'u gerçekten çok seviyorum. Cevabını henüz bulamadığım bu sorumun cevabını da satır aralarında aramaya devam ediyorum.

    Beğen

  3. >@ Betül Arslancan, Bu kitaba aldığım tüm öyküler farklı ortamlarda (Kitap, dergiler, internet) yayımlanmıştı daha önce. Bu Anı Daha Önce Yaşamıştım kitabında da büyük bir kısmı vardı. Ancak daha sonra yazdığım kimi öyküler ve metinlerle yeni bir kitap yapmamın daha doğru olacağını hissettim. Piyasada pek bulunmayan Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım kitabının gözden geçirilmiş yeni baskısı da diyebilirsiniz. Ama benim için yepyeni bir kitap oldu. O zamanlar yapmaya çalışıklarımın çok daha berrak hale geldiğini düşünüyorum. Bilmem sorunuza yanıt oldu mu…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s