>Karşılaşma

>

I.
Lisenin binası hiç değişmemiş fakat yıllar sizi değiştirmiş. Bina anılarınızdaki halinden daha küçük görünmesine rağmen içi her zamankinden daha kasvetli sanki. Koridorlardan birindesiniz. Hani sınıfınızla tuvaleti birbirine bağlayan, yarısına kadar griye boyanmış duvarlarına dokunarak dolaştığınız, panolarında kimlerin ne zaman hazırladığını bir türlü keşfedemediğiniz önemli gün ve haftalarla ilgili yazıların olduğu koridor. Şu anda hatırlamadığınız ve aslında çok da önemi olmayan bir nedenle oradasınız. Nedeni değil, orada olmanız önemli. Rüyalarınızda sıkça yürüdüğünüz, çıkışı bir türlü bulamadığınız o koridordasınız. Rutubet, çocuk teri ve talaş kokan koridorda. Yürüdükçe büyüdüğünüz, bir şeye doğru yaklaştığınız, o yaklaştığınız şeyi bir türlü anlayamadığınız için gerildiğiniz o koridorda. Aniden duyduğunuz bir ses yalnız olmadığınızı söylüyor. Hızla arkanıza dönüyorsunuz. Babanızla karşılaşıyorsunuz. Çok uzun zamandan beri karşılaşmamışsınız gibi geliyor. Çok uzun zamandır… Tesadüfen karşılaşmanızın getirdiği bir şaşkınlık bu. Burada (yani orada) ne işi olduğunu soruyorsunuz kendinize. Sonra garip bir duygu yerleşiyor gırtlağınıza, yutkunuyorsunuz. Oysa duygular yutulmaz. Bu ilk karşılaşmanız. Tesadüfen ilk karşılaşmanız. Tesadüf olmama olasılığı var mı? Sizi buraya kadar izlemiş olabilir mi? İzlemişse bir nedeni olmalı! Size bir şey söyleyecek belki. Fakat o çok uzaklarda olmalıydı. Değil mi? Burada olmamalıydı. Bir şeyler mırıldanıyorsunuz. Bir hayaletle konuşur gibi uzaklara bakıyorsunuz. Fısıltılar daha uzaklara gidebilirmiş gibi gittikçe sesinizin şiddetini düşürüyorsunuz. Söylemeye çalıştığınız şeyler içinize doğru akıyor. Mideniz söylemek istediklerinizle doluyor. Bu karşılaşmanın bir anlamı olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Oysa ki… Anlamaya çalıştıkça sizden uzaklaşan bir şey değil mi: hayat…

II.
Her şey koyu yeşil. Ağaçların sesini bilirsiniz. Rüzgar ve yapraklar, dünyanın milyonlarca yıldan beri nasıl bir yer olduğunu anlatıp dururlar. Anlatıp dururlar. Eski hikayeleri, toprağın hikayelerini anlatıp dururlar… Bunları düşünüyorsunuz. Oysa artık o orman yok. Ehlileştirilmiş, sınırları tel örgüyle çevrili bir orman fikri var sadece… Ve onun yürüyüş parkuru. Elli metrede bir, yapabileceğiniz bedensel alıştırmaları tarif eden panolar. Bunlardan birinin önündesiniz. Yalnızsınız. Daha çok yaşamak için, biraz daha yaşamak için, sadece yaşamak için bedeninizi esnetiyorsunuz. Bir türlü yumuşamıyorsunuz. Bir türlü istediğiniz gibi olmuyor. Ağaçların köklerinden yükselen kokuyu boşu boşuna ciğerlerinize çekiyorsunuz. Bir yerlerden egzos kokusu gelip buluyor sizi. Birdenbire ortaya çıkan adamın kim olduğunu anlamak için gözünüzün ucuyla inceliyorsunuz. Bulunduğunuz yer, ayaklarınızı bastığınız yer sadece size aitmiş ve bu yabancı, hakkı olmadığı halde karşınıza çıkmış gibi hissediyorsunuz. Sizin yerinize geçmeye çalışan biri. Ürkütücü. Oysa biraz daha yakından baksanız yabancının da sizinle aynı şeyleri hissediyor olabileceğini anlayacaksınız. Öyle ya, siz de onun için bir yabancısınız. Onun gözüyle kendinizi algılamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi tuhaf buluyorsunuz. Bu gerginliği azaltmak için konuşmak, bir ses çıkarmak istiyorsunuz. Fakat bu karşılaşma sadece korku üretiyor. Sizden ne istediğini soruyorsunuz. Burada sizi neden izlediğini, neden karşınıza dikildiğini soruyorsunuz. Sakin bir sesle soruyorsunuz. Tedirginliğinizi güzelce sakladığınızı sanıyorsunuz. Cevap alamayacağınızı bile bile konuşuyorsunuz. Mezarlıkta ıslık çalar gibi bir duygu bedeninizi yalayıp geçiyor. Tam bu noktada, yüzyüze geldiğiniz durumla başa çıkmak için ne yapmanız gerektiğini hesaplıyorsunuz. Bunca zaman kendinizden uzak yaşamanın, kendi korkularınızdan kaçarak yaşamanın bir yerde karşınıza çıkacağını bilmiyor muydunuz? Bir rüyanın içinde olduğunuzu anlıyorsunuz, öyle olmadığı halde. Bu rüyanın dışında başka bir yaşamınız olduğunu sanıyorsunuz… Karşınızda dikilip duran tehditten korkmadığınızı söyleyerek arkanızı dönüp gidiyorsunuz. 

III.
Bu dünyadan farklı bir yer olduğunu kokusundan anlıyorsunuz. Bu koku başka hiç bir yerde yok. Tuz, iyot, yosun… Ve aslında adını bilmediğiniz bir çok şeyin kokusu bu. Üzerine bastığınız topraktan daha çok denizdir bu dünya. Bunu biliyorsunuz. En çok da deniz kıyısında. Uzaklara bakabildiğiniz tek yer. Tek başına var olabildiğiniz bir yer. Dünyayı kavrayabildiğiniz, yuvarlak olduğunu hissedebildiğiniz bir yer. Kumsalda yürüyorsunuz. Sitenin sınırlarının dışında bir başka site başlıyor oysa. Siteler bireyler gibi özgürlük alanlarını çizgiyle, tel örgüyle işaretlemişler. Yine de kum ve çakıl milyonlarca yıldır böyle ses çıkarıyor üzerine basıldıkça. Kumsalın sadece site sakinlerine ait olduğunu belirten bir panonun altında bir sigara yakıyorsunuz. Bir köpek çıkıyor karşınıza. Kocaman gri bir köpek. Yağlı gri tüylerindeki pırıltılar onun az önce yerin altından ya da bir kanalizasyon borusundan çıkmış olduğu izlenimi veriyor. Köpeğin dost mu düşman mı olduğunu anlamak istiyorsunuz. Kuyruğu olsaydı kolayca anlayabilirdiniz fakat yok. Hayvanın gözlerine doğrudan bakmanın kavgaya davet anlamına geleceğini hatırlayıp onu fark etmemiş gibi davranmaya çalışıyorsunuz. Fakat arkanızı dönüp gidemiyorsunuz. Köpek, bir şey söyleyemek üzere cesaretini toplamaya çalışan bir insan gibi oyalanıyor. Belki de çevrede ikinizden başka kimse olmadığı için, belki de o da sizin dost mu düşman mı olduğunuzu anlayamadığı için arkasını dönüp gitmiyor. Paniğe kapılıyorsunuz. Gerisin geriye koşuyorsunuz. Nefes nefese kalıyorsunuz. Kalbiniz ağzınızın içinde… Nabzınız kulaklarınızda atıyor. Dilinizde metalik bir tad. Sanki bir yerleriniz kanıyor. Korkuyorsunuz. Zaman duygusunu yitirene dek koşuyorsunuz. Dönüp bakabileceğiniz kadar uzaklaştığınızda arkanızda kimsenin olmadığını görüyorsunuz. Belki de başından beri hiç bir şey yoktu. Bunu anladığınızda biraz önceki korkunuzun nedeninin çok daha derinlerinizde olduğunu anlıyorsunuz. Keşke uyanabilsem diyorsunuz içinizden. Keşke…
Bu çalışmanın tamamı >> Kabuslar 

Reklamlar

2 comments

  1. Bazen biri “Ben de korkuyorum.” der. Olur bu. Hiç olmaz değildir ya. Belki o zaman aynanın sırrı gider de yansıma son bulur. Görünür olur öteki. Yabancılık biter belki o vakit. Her rüya bir arzu doyumuysa, kabuslar neyi diler?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s