Hayat En Can Acıtı Olanı Hep Sona Saklar

>

‘Tanrı Beni Görüyor mu?’ üzerine Cumhuriyet Kitap’ta Erdem Öztop’la yaptığımız söyleşi:
-Yeni kitabınız, Tanrı Beni Görüyor Mu? bu kez öykü türünde! Gün geçtikçe metinlerinde daha bir deneysel çalışmalara imza atıyor Murat Gülsoy, ne dersiniz? Oldukça farklı öykü denemeleri yapıyorsunuz. Olağandan farklı, yeni altyapılar, yeni kurgu teknikleri…
Murat Gülsoy: Ben yazmaya ilk başladığım andan itibaren deneysel edebiyatın büyüsüne kaptırmıştım kendimi. Çok yıllar önce, ilk kez öykü yazdığımda bir arkadaşımın teşvikiyle Yunus Nadi yarışmasına göndermiştim, üçüncü olmuştu neredeyse tek sayfalık kısa öyküm. Adı Akla Ziyan Hikaye’ydi. Şehirlerarası otobüs yolculuğu sırasında kendisinin gerçek olmayabileceği, bir kurmaca karakter olduğu vehmine kapılan bir adamı anlatıyordu. Aslında adam bu kuşkusunda tamamen haklıydı! Ama kendi gerçekliği içinde bu akıl dışıydı. Bu öyküyle başladım ben yazmaya diyebilirim aslında. Hep de bu kanal devam etti. Romanlarımda da öykülerimde de, internet üzerinde yayımladığım metinlerde de bu tema sıklıkla döner gelir. Deneysel olan özellikle ilgimi çekiyor başından beri. Çünkü ben, tıpkı modernist yazarlar gibi edebiyatı insan aklının, bilişinin, zihinsel süreçlerinin bir araştırma alanı gibi görüyorum. Hakikati anlattığı iddiasında olan edebiyat aynı zamanda kendi zihinsel süreçlerimizin bir işlevi, onunla sınırlı, aklımızın tüm zayıflıklarıyla malul. Dolayısıyla edebiyatı anlamak aslında insan bilişini anlamak demek; kurmacanın sınırlarında dolaşmak insan varoluşunun imkanlarını araştırmak demek. Bu beni heyecanladıran tarz.

-İstanbul’da Bir Merhamet Haftası’yla birilikte de metni görsel ögelerle birlikte ele alıyorsunuz. Bu yeni kitapta da buna benzer bir çalışma söz konusu. Nedenlerini konuşalım istiyorum bu yeniliğin biraz da…
Murat Gülsoy: Evet, resim, heykel, fotoğraf hatta daha ileri giderek sinema, tiyatro… Tüm bu sanat dallarından besleniyor yazdıklarım. Nasıl ki edebi türler arasında dolaşmaktan heyecan duyuyorsam sanat dalları arasında gezinmekten de o derecede zevk alıyorum. İstanbul’da Bir Merhamet Haftası bu tarza güzel bir örnek oldu. Max Ernst’in, döneminin dergi ve gazetelerinden kestiği çizimlerden ürettiği kolajları kullandım romanın çatısını kurmak için. İstanbul’da yaşayan yazarın tanıdığı 7 kişiye gönderilen bu resimlere otomatik olarak yazılmış metinlerden oluşuyordu roman. 7 Farklı yaşam, 7 farklı üslup ve 7 farklı bakış açsısı vardı romanda. Tabii bildik anlamda bir giriş-gelişme-sonuç çizgisi takip etmiyor, roman sanatının vaad ettiği bütünlüğü farklı bir düzlemde gerçekleştiriyordu. Bu tabii hemen, ilk bakışta herkesin dikkatini çekecek denli ‘deneysel’ bir kitap olmuştu. Ama bence, en uç noktalara son romanımla ulaşmıştım: Karanlığın Aynasında.
-Siz uzun zamandır öykü yazmıyordunuz. Handiyse romanla yola devam ettiğiniz düşünür olmuştum. Peşpeşe romanlar yazdıktan sonra öykü hangi hallerden yeniden gün yüzüne çıktı? Ya da hep başucunda mıydı?
Murat Gülsoy: Evet uzun zamandır eskisi kadar çok öykü yazmıyorum. Ama bunun çok pratik bir nedeni var. Eskiden, Hayalet Gemi dergisini çıkardığımız 1992-2002 yılları arasında her sayıysa bir öykü yazmak için çalışırdım. Dergi benim için çok canlı, okurla doğrudan ilişki kurduğum, kendimi ve üslubumu aradığım bir mecraydı. Dolayısıyla on yıl boyunca çok sayıda öykü yazdım. Ancak dergi bittikten sonra, bana aynı derecede heyecan veren bir öykü ortamı bulamadım. Malum öykünün asıl mecrası dergidir. Yazıp yazıp kitaplaşmaları için beklemek çok zor gelir bana. Bu yazının ortamı meselesi çok önemli. Hayalet Gemi’ye paralel olarak 90ların sonundan başlayarak uzunca bir süre Yekta Kopan’ın internet üzerinden yayımladığı altzine.net dergisi için işler yapmaya başladım. İşler diyorum çünkü bunlar bildik öykü kalıplarının dışında metinlerdi. Görsellik ve bilgisayar oyunları diyelim çeşitli yenilikler içeriyordu. Örneğin her gün yavaş yavaş değişen bir metin düşünün… Ya da simsiyah bir ekranda gezinirken karşınıza aniden çıkan cümlelerin o ortamı zihnin iç karanlığına çeviren uygulamalar. Tüm bunları heyecan içinde üretiyorduk çünkü programlama ve tasarım konusunda harikalar yaratan Sercan Şengün’le çalışıyorduk. Şimdi, Tanrı Beni Görüyor mu? kitabında bir araya getirdiğim bu metinlerin bir kısmı yıllar önce internet üzerinde bu anlattığım şekilde hypertext olarak yayımlandı. Hatta Sercan Şengün benim öykülerimden birini çizgiroman haline getirmişti, Bize Kuş Dili Öğretildi, onu da bu kitaba aldım. O yüzden bu kitapta, gerçekten benim edebiyat maceramın en ilginç durakları bir araya geldi. Hatta yine yıllar önce başka bir kitabıma aldığım (ama artık piyasada bulunmayan) öyküleri de aldım bu kitaba. Son bir şey daha: işte bu şekilde çeşitli yerlere dağılmış olan, ama deneysellik açısından bir araya getirmek istediğim bu öyküleri bu kitapta toplamama yol açan yine bir resim oldu, kapakta kullandığım Pere Borrell del Caso’nun çalışmasını bulunca bu kitabı yapmaya karar verdim.
-Kitaptaki öykülerde ekseriyet unutma-hatırlama, orta yaş bunalımları, inanç gibi temalar üzerine kurulu. İlk öykü, “74 Mercedes”e dair bir soruyla başlayayım. İnsan unutmak için mi yazar, ya da geçmişi yeniden ele geçirmek için bugünü feda mı eder? Biraz kahramanınızın dertlerinden yola çıkarak soruyorum…
Murat Gülsoy: Hep öykülerin, metinlerin deneysel yanlarından söz ettik ama tabii bir de anlatılan, işaret edilen hikayeler, insanlık durumları var. Bellek meseleleri bunların başında geliyor. Bellek gitgide üzerine daha çok kafa yorduğum bir kavram. Hatırlama denilen aslında son derece öznel olan o güvenilmez sürecn sonunda dünyayı anlıyoruz, kendimizi kuruyoruz. Aslında kendimiz dediğimiz şey hatırladığımız bir hayattır. Dünya dediğimiz yer de öyle. Dolayısıyla unutuşun da hatırlama kadar önemli bir parçamız olduğunu söyleyebiliriz. Yaşlanmak da bellekle farklı ilişkiler geliştirmemize yol açıyor. İnançlarımız ise çaresizliğimizin kollektif bir ifadesinden öteye gitmiyor… İnanç sadece hayalkırıklığını besler. Ne yazık ki diyalektik bir varoluşun ortasında öyle değilmiş gibi yaparak yaşıyoruz.
-Bir önceki sorunun başında da belirttim, hayatı sorgulayan karakterler yoğunlukta bu kez. Bakın “Hayatım Yalan”da bir yayınevi depo sorumlusunun yalan hikayesini okuyoruz. Yalan hayatları mı, yoksa eserlikli insan iç dünyasını mı mesele edinmeliyiz sizce? Hadi bir düşünceyle daha, tanrısal inançlarımızı mı sorgulamalıyız bu öyküden hareketle?
Murat Gülsoy: Her üç durum da düşünülebilir. Bu öykü de diğerleri gibi sadece yazının içindeki dünyada mümkün olabilecek bir gerçekliği kuruyor. Bizim yaşadığımız dünyanının diline tercüme edersek delilik ile mecaz arasında gidip geliriz anlamlandırmak için. Ama bir de şöyle düşünelim, zaman zaman öyle anlar yaşarız ki, varolan tüm gerçekliğin anlatılandan, özellkle de başkalarının bize söylediğinden çok farklı olabileceğini anlarız. Anlar gibi oluruz. Bu tabii çok sarsıcı bir deneyimdir. Bu öykünün odak noktası kahramanın başka insanlarla arasında yaşanan gerilime düğümleniyor. Sokaktaki insanlardan, doktora, işyerinde çalışanlardan hiç tanımadığı kişilere kadar herkesin kahramanımız Fırat Saner’e söylediği, yönlendirmek istediği bir hedef var. Oysa hikayesini yaşamayı reddeden bir karakter.
-Aynı öykünün bir yerinde, Çin’den ithal deli virüsü konu olur. Biraz biraz, büyülü gerçeklik üzerine kafa yorduğunuzu düşünebilir miyiz?
Murat Gülsoy: Büyülü gerçeklik, fantastik edebiyat, gerçeküstücülük, farklı zihinsel durumların araştırılması noktasında çok önemli işlevler kazanabiliyor. Her zaman yazdıklarımın bir yerlerinde bu fantastik sapmalar gizleniyor, zamanını bekliyor. Her ne kadar benim aklıbaşında, soğukkanlı anlatıcılarım onların yatakların altlarındaki karanlıkta bekleyen çocukluk korkuları ve hayalleri olduğunu söyleseler de içten içe karakterlerimin hissettiği şeylerdir.
-Aynı öyküde fazlaca duruyorum, kusuruma bakmayın… Hayatı hikaye olan Fırat, bizi de ortak etmeye çalışıyor kendi hikayesine. Bizi de hikayeleştirme gayesinde! Aslında Fırat’ın bu gayesi ileriki öykülerde de peşimizde! Okuyucu sen de hikayesin, hikayenin içindesin bu hikayeyle… Yoksa yoksa… Siz yazarının bir parmağı mı var bu işte?
Murat Gülsoy: Tabii insan kendini durmadan sorgulamalı. Sanatın, edebiyatın bize en büyük katkısı da bu değil midir: Öyle olduğunu sandığımız gerçekliğin aslında hiç de öyle olmayabileceği kuşkusunu düşürmek içimize! Bu neden önemli peki? Neden sürekli bundan söz ediyor yazarlar, sanatçılar? Neyin peşindeler? Bence gerçekliğin sorgulanması şu noktada önemli: İnsan, zayıflıkları ve korkularıyla yüzleşemediği için her zaman kolay çözümlere teslim olur. Bu belki de doğamızdan kaynaklanıyor. Gerçekliği saptıran ve bizi rahatlatan idelojik olandır. Zihnimizi şekillendirir; bizim kim olduğumuzdan tutun da, doğrunun, ahlaklı ve iyi olanın ne olduğu, ne olması gerektiği gibi en temel sorulara kendiliğinden verdiğimiz o cevapların arkasındaki temel düşünceyi besler. En fenası da çok ‘doğal’dır; çevremizi saran hava gibi görünmezdir, ama oradadır. Bunun böyle olduğunu bilimsel yollarla da gösterebiliriz. Ama sanat, edebiyat daha etkili bir şekilde yapar bu maske düşürme işlemini: duyularımız yoluyla bir deneyim olarak yaşamamızı sağlar.
-Ama bakın Shakespear bize hayatın bir oyun sahnesi olduğunu muştulamıştı yıllar yıllar evvel…
Murat Gülsoy: Bu anlamda Oğuz Atay’ı da anmalı. İdeolojik olanın kurduğu dünyanın sınırlarını sonsuzca yumruklayan karakerlerdir onunkiler. Dili, söylemi kırmak dışında edebiyatın sanatın yapabileceği bir şey olmadığını bize anlatırlar. Ben de buna inanıyorum. Sanat söylem kurmaz, kırar. Söylemi kuranlar her zaman iktidarın işlevidirler.
-Shakespear’den söz açmışken, “Karanlıkta” öyküsü imdada yetişiyor! Bir rüyanın içindeyken Fırat (ya da biz öyle sanırken…), yeni hikayede de rüyanın ya da zihinsel bir oyunun parçası, hayaller içinde, asansörde karanlıklar içinde kalan Gülin… Nedir yapmaya çalıştığınız tam olarak? Gülin’in de dediği gibi, oyun mu tüm bunlar?
Murat Gülsoy: Keşke o kadar basit olsa. Keşke her şey bir kamera şakası olsa. Işıklar yansa ve tüm bunların bir sürpriz parti olduğu ortaya çıksa… Ama öyle olmaz. Hayat en can acıtıcı olanı hep en sona saklar. Rüyalar, oyunlar, masallar, hikayeler hep bu can acıtıcı olanla başa çıkabilmek için zihnimizin sarıldığı şeyler. Tabii orada korkularımız da vardır. Bu öykünün özelliği tek etki üzerine kurulmamış olması. Edgar Allan Poe’dan beri biliyoruz ki öykü tek etki üzerine kurulur. Ben bu öykünün farklı bölümlerinin farklı etkiler yaratmasına çalıştım. Gerçek hayatta olduğu gibi… Bir gün yabancı biriyle bir asansörde kalırsınız ve o kısacık süre boyunca çok farklı duygu durumlarını yaşayabilirsiniz. Hele bir de çağımızın güvensiz, mutsuz metropol insanlarından biriyseniz.
-Bütün gününü düşler içinde geçiren köle de var bir öykünüzde (Kendi Üzerine Kapanan Köle Hakkında). Efendi anlatıcımızda kölesinin dış dünyayı bulunduğumuz yerin uzağında tutmaya çabalayan bir muhafız sanki… Gerilim içinde olduğundan bahseder efendi!  Kölesinin dış dünyayı düşünürken iç dünyasında efendileşebileceğini mi unutuyor efendi, ne dersiniz?
Murat Gülsoy: Köle ile efendisi arasında bir diyalektik dönüşüm yaratmaya çalıştım. Elbette öncüllerini Hegel’de, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sinde bulabileceğimiz bir fikir. Burada benim katkım belki de yazı yoluyla bu dönüşümün kendi üzerine kapanmasına çalışmaktı. Aslında Beyaz Kale’de de benzer motif vardır ama o daha uzun bir metin olduğu için ve iki kişinin ait oldukları kültürleri de yanlarında getirdikleri için farklı bir düzeye sıçrıyor. Benim öyküm çok daha basit. Hatta ortada belki de iki farklı kişi bile yoktur…
-Ya da her şey yazı’nın, yazma ediminin bir sonucu mu?  Labirentleşen ve çıkışsız bir sürece doğru giden yazı en nihayetinde köleyle efendinin yerini değiştiriyor. Ya da kahramanı yazar, yazarı kahraman olup çıkıyor…
Murat Gülsoy: Öyle de diyebiliriz tabii. Aslında çıkışsız olan, labirent gibi çevremizi kuşatan kendi hayatımızdan, bu dünya üzerindeki acınası varoluşumuzdan başka bir şey değil. Kölesi olduğumuz bu varoluşa diklendiğimiz, kafa tuttuğumuz, onu değiştirdiğimiz de olmuyor değil. O zaman kölenin efendiye dönüştüğü ama içinde hep o köle nüvesini taşıdığı anlar yaşanır. Labirentin içinde trajik bir şekilde koşturan kölenin içinde tüm bunlara kafa tutacak bir efendinin yaşaması gibi.
-Küçük bir olasılığı dev bir paranoyaya dönüştüren, sonra da bundan zevk alan biri çıkıyor karşımıza bir başka öykü “Kuşku”da. Aslında başlardaki bir soruda imlediğim gibi, eserlikli insan dünyası burada karşımıza çıkıyor… Ne dersiniz? Verdiğim sıfata karşı çıkar mısınız?
Murat Gülsoy: Bu paranoyalar metropol hayatıyla birlikte gelişiyor. Artık kuşku çevremizi saran tek duygudur şehirde. Metroda sarı çizgiyi geçmemenizi söyleyen ses aynı zamanda şunu da belirtir: Sahipsiz çantalardan uzak durun. Bu uyarının içeriği bence çok travmatiktir. Sürekli olarak vardır bir olasılıktır tehlike. Hem de en akıl dışı şekillerde gelip bulabilir bizi. Tabii korkularla örülen metropolün görünmez duvarları insan aklını da ruhunu da esir alıveriyor.
-“Her Şey Başa Dönüyor” diyorsunuz sona yakın öykülerden birinde. Hatta adı bu öykünün. Çok karamsar bir dünya çiziyorsunuz: “Zaman geçerken azalıyor. Büyürken küçülüyoruz. Yaşadıkça yaşayacağımız azalıyor. (…) Yalnızız. Ardımızda bıraktığımızdan başkası yok.” Nedir bu baştan kaybediş hali?
Murat Gülsoy: Dünya üzerindeki zavallı halimizi düşünüce çok iyimser olamıyor insan. Sonu ölüm gibi korkunç bir yok oluşla biten bir hikaye bizimkisi. Harika, mutlu bir hayat da yaşasak, acılar içinde de geçirsek sahip olduğumuz ömrü sonu hiç şaşırtmıyor, hep ölümle bitiyor. Bu duruma tahammül etmek gerçekten de çok zordur. Bu yüzden insanlık emeklemeye başladığı çağlardan beri babasına benzer bir güçlü yaratıcı imgesine sığınmıştır; onu her yerde gözeten, iyi bir çocuk olduğunda ödüllendiren, yaramazlık yaptığında cezalandıran. Bu bir rüya tabii. Başı sonu belli, düzgün kurgularıyla edebiyat da aslında bu korkumuzu hafifletir çoğu zaman; her şeyin bir anlamı olduğu yanılsamasını yaratarak kendimize güvenimizi sağlar. Ama işte ölüm o kadar güçlü bir korku yaratıyor ki zihnimizin tüm kimyası değişebiliyor, dayanma cesaretini de birinin bizi gördüğü umudundan alıyoruz, gerçek olmadığını çok derinimizden bilmemize rağmen… Bir hiç olmadığımızın kanıtı olsun istiyoruz. Cevabını alamamaktan korktuğumuz için de o soruyu asla yüksek sesle sormuyoruz: Tanrı Beni Görüyor mu?
Reklamlar

4 comments

  1. >Gerçekten de insanoğlu doğar doğmaz kaybetmeye başlıyor.Tüm yaşamımız boyunca yapmaya çalıştıklarımız ölümü unutmaya çalışma çabaları..Bu bence karamsarlık değil realite..

    Beğen

  2. >ölümün acıtıcı olduğunu düşünmek hayattan alınabilecek tatları mümkün kılabilir, ama neden acıtıcı olduğunu düşünüyoruz ölümün? hayatın çok lezzetli olduğuna inanmaktan mı kaynaklanıyor bu? hayatta karşımıza çıkacak tüm anlamlı nesneler, anlamlı olmalarını günü geldiğinden ölecek olmamıza borçludur. her anlamlı nesne içinde sımsıkı tuttuğu anlamı, ölüme borçludur.

    Beğen

  3. Ölümlü olduğunu bilişsel düzeyde bilmekle -nasıl bir kelime uygun düşer bilmiyorum ama- ona temas etmek arasında çok büyük bir fark var. İnsan bunu deneyimlediği zaman anlıyor, belki birini kaybettiğinde en çok. Bu sadece acı bir şey değil, aynı zamanda dehşet veren de bir şey. Delirmemek için anlam vermek lazım. Ve iyi ki sanat var. Yerine konabilecek başka bir şey düşünemiyorum. Yaratılan anlam bir yanılsama mı? Yanıldığımız şey ne?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s