Orhan Pamuk’un Yeni Kitabı: The Naïve and The Sentimental Novelist

>

Geçtiğimiz aylarda Harvard Üniversitesi Yayınevi’nden Orhan Pamuk’un The Naïve and The Sentimental Novelist başlıklı bir kitabı yayımlandı. Kitap Orhan Pamuk’un 2009 yılında Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton Konferansları’nın* metni. Pamuk bu başlığı Schiller’in şairler için yaptığı ayrımdan ödünç alıyor: Naïve, saf şairler, kendiliğinden adeta ne yaptığının farkında olmaksızın yazanlar ve Sentimental yani yazdığının farkında olan, yaptığı üzerine düşünen ve sorgulayanlar. Türkçe’ye nasıl çevrileceğini çok merak ediyorum doğrusu. “Naif ve Farkında Olan Romancı” mı? Bilemiyorum. Orhan Pamuk ilk cümlenin gücüne inanan bir yazardır. Bu kitabında da kuralı bozmuyor ve “Romanlar ikinci hayatlardır” gibi etkileyici bir cümleyle başlıyor.

Daha önce İstanbul kitabı başta olmak üzere, roman ve edebiyat üzerine yazdıklarından bildiğimiz birçok düşünceyi bu kitapta damıtıp yaratıcı yazarlık üzerine ayrıntılı bir analize dönüştürmüş. Tabii bu kitabın içinde kendisinin de belirttiği üzere bu kavram Amerika’da bolca bulunan ‘formüllere dayalı’ yaratıcı yazarlık yaklaşımıyla karıştırılmamalı. Eleştirel olduğu kadar kendi edebiyat deneyimini Nabokov, Tolstoy, Proust, Dostoyevski gibi yazarlara referansla tartıştığı için son derece önemli bir kitap ortaya çıkmış. Hem yazmaya merak duyanların hem de Pamuk’un edebiyatını sevenlerin ilgiyle okuyacaklarından eminim. Ben burada beni etkileyen kimi noktaları not etmek istiyorum.

“Roman okurken zihnimiz ne yapar” başlıklı ilk bölümde okuma sürecinin psikolojisi üzerinde duruyor. Okuduğumuz metnin içindeki dünyanın nasıl olup da bir ikinci hayat olabileceğini tartışırken kendi gençliğindeki okuma deneyimini inceliyor. Okuma sürecinde zihninin tıpkı Schiller’in işaret ettiği o iki uç arasında gidip geldiğini (Naive ve Sentimental) bir yanıyla romanın zihninde yarattığı manzaranın tadını çıkardığını, başka bir dünyanın içine girebilme deneyiminin verdiği hazzı tattığını ama bir yanıyla da bunun bir yanılsama olduğunun farkına vararak romanın nasıl yazılmış olduğunu merak ederek araştırıcı bir gözle okuduğunu anlatıyor. Bu okuma sürecini daha sonra yazma deneyimine tercüme edebiliriz. Tabii bu ikili durumun sadece Pamuk’a özgü bir süreç olmadığını da not etmekte yarar var. Burada bir başka ilginç nokta “manzara” kavramında düğümleniyor. Türkçe’de son yayımlanan yine edebiyat üzerine yazılar ve romanlarından parçalar içeren Manzaradan Parçalar kitabının adındaki sırrı da ancak bu kitabı okuyunca çözdüm. Romanın zihinde bir “manzara” yarattığını, aslında yazmanın bir anlamda sözcüklerle resim yapma işi olduğunu çeşitli kereler vurguluyor. Yine İstanbul kitabından biliyoruz yazarın romancı olmadan önce ressam olmak üzere kendini yetiştirdiğini. Ancak bunun sadece kendisine özgü bir durum olmadığını aslında resim sanatıyla roman sanatı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu da “Sözcükler, Resimler, Nesneler” bölümünde anlatıyor. Bu da bence kitabın kalbinde (merkezinde?) duran fikirlerinden biri.

Bir başka önemli kavrama geliyoruz şimdi: Merkez. Kitabın son bölümünün de adı olan merkez kavramını romanın kalbi diye de çevirmek mümkün bana kalırsa. Bunun da Pamuk’un zaman zaman kullandığı bir kavram olduğunu hatırlıyorum. Roman okurken zihnimizin aslında sürekli bir araştırma içinde olduğunu, kendisine sunulan manzaranın içindeki kahramanın duygu ve düşünce deneyimlerine ortak olurken hep o romanın gizli merkezini aradığını, romanı okutan gerilimin de bu merkezde duran düşünce olduğunu söylüyor yine kitabın bir çok yerinde. Bu da önemli bir saptama. Aslında roman türünün tanımlanmasındaki güçlüğü belki bu şekilde aşmak mümkün olabilir. Romanı oluşturan metinleri aslında bir arada tutan şeyin böyle bir gizli merkez fikri olması çekici bir düşünce. Peki merkezde duran nedir? Okurun peşinden gitmekten heyecan ve zevk duyduğu o düşünce nedir? Bu hayat hakkında dolayısıyla okuyanın kendisi hakkında öğreneceği bir sırdır diyor Pamuk. Bu bölümleri okurken Kara Kitap’ı hatırladım.

Kitabın bence en ilginç tezlerinden biri de resim sanatı ile roman sanatı arasındaki organik bağa işaret etmesi. Tanpınar’ın 1936’da sorduğu “bizde neden Batı’daki anlamda gelişkin bir roman yazılmıyor” sorusuna verilmiş bir yanıt gibi Pamuk’un işaret ettiği ilişki. Bizde, İslam kültürünün resim ve temsil yasağı yüzünden gelişmeyen bu sanatların eksikliğinin roman sanatına olumsuz anlamda etkisi olduğunu söylüyor Pamuk. Aslında Tanpınar da bizdeki romancıda eksik olan içebakışın yine dinsel farklılıklardan kaynaklandığını iddia ediyordu. Sonuçta bunlar üst üste gelerek daha yoğun bir etki yaratıyor olmalı. Tabii resim ve kültür ilişkisine Benim Adım Kırmızı’da Batılı anlamda temsil ile minyatür sanatındaki hikaye arasındaki farklara odaklanarak ele aldığını da hatırlayalım. Aslında bu da çok ilginç başka bir yönü bu kitabın: Kendi edebiyat macerasını da bu bölümlerin akışı içersine yerleştirmiş, romanlarında ele almış olduğu konuları ve edebi yaklaşımları da erişilebilir kılmış.

Kitap her konuda son derece zihin açıcı tezlerle sürüyor. Ama yine benim dikkatimi çeken noktalardan biri, karakter konusundaki tutumu. Hemen hemen tüm yaratıcı yazarlık kitaplarında, hatta öykü ve roman üzerine yazılmış çoğu kuramsal kitapta da karakter konusunun gereğinden çok abartıldığını söylüyor Pamuk. Karakterin bu derece önemli bir mesele hale gelmesinin aslında bir ondokuzuncu yüzyıl burjuva tavrı olduğunu, kendi kaderine hükmeden bireyin bu derece önem kazanmasının kapitalizmin tarihi ile yakın ilişki içinde olduğunu öne sürüyor. Aslında bu konuda yalnız değil. Avant Garde ve Modernist edebiyatçılar da bu eleştirileri yapmışlardı; zaten modernist edebiyatta karakterden çok metnin içsel dinamiklerinin önplana çıkması da bu değişimin bir sonucuydu.

Her cümlesi önemli olan bu kitabı çok büyük bir zevkle okudum. Her bölümünü, her paragrafını yeniden okumak, üzerine düşünmek isterim. Ama şimdilik buraya hızlıca notlarımı aldım. En çok aklımda kalan bölümlerden biriyle noktayı koymak isterim. Okurun romanın bir sahnesini tablo gibi izlediği anda, hayalin gerçek olmasından, algılanabilir olmasından duyduğu haz ile hemen ardından gelen o manzaranın aslında gerçek olmadığının, erişilemez olduğunun acısının üst üste gelişini anlattığı bölüm çok etkileyiciydi. Olmayana duyulan arzunun yarattığı hüzün…

Türkçesi yayımlandığında bir kez daha okuyacağım…

*Bu konferanslar 1925 yılından beri her yıl önemli bir yazar tarafından verilir. Örneğin, Italo Calvino’nun Six Memos for the Next Millennium ve Umberto Eco’nun Six Walks in the Fictional Woods başlıklı kitapları da bu konferans metinleridir. Bu kitaplar Türkçe’de de Amerika Dersleri ve Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti başlıklarıyla yayımlandı.

6 comments

  1. >"Olmayana duyulan arzunun yarattığı hüzün." Bu beş kelimenin anlattıkları sayfalar dolusu. Orhan Pamuk'un roman sanatındaki ustalığı; kelimeleri kullanırken ki özeni ve becerisi inanılmaz. Her kitabında ayrı bir giz, ayrı bir büyü… Nobel Edebiyat Ödülü'nü neden aldığını her yeni işinde bir kere daha gösteriyor. "The Naïve and The Sentimental Novelist" kitabını okumayı daha bi' sabırsızlıkla bekliyorum şimdi. Özet için teşekkürler.

    Beğen

  2. >Kitabı dün gece elime aldım ve bir türlü bırakamıyorum. O kadar ilginç ki, Pamuk'un yazdıkları genelde zihnimde imaj olarak canlanır bu sefer tabii ki böyle bir şey yok ama zihnimde canlanan sesi oldu. O kadar kendine özgü…Aklıma sizin yazınızdaki gibi başlığın ne şekilde çevrileceği geldi. Şunu düşündüm:Düşündüğümü yazmaktan vazgeçtim. Kelimeleri bağlamlarından çıkarıp farklı yorumlama sporu ulusal.

    Beğen

  3. >Kitapta ele alınan bir çok konu içinden "merkez" benim için en zihin açıcısı oldu. Romanın kalbi kelimesi çok yerinde. Pamuk'un bazı deneyimleri dediğiniz gibi sadece ona özgü değil ancak anlatımı ona. Ve okuması çok keyifli… Evet, işte oldum okurken:)Roman okurken zihnimiz ne yapar bölümü çok etkileyici. Calvino'nunkinden haberim yoktu.

    Beğen

  4. Orhan Pamuk’un son kitabini “the naive and the sentimental novelist” – bir tiyatro izlemeye gittigim gecesi satin almistim. Pamuk’un yazdigi hic bir kitabini daha once okumamistim. Ancak, bir yazarin, once, kendi yazarlik hayatindaki yolculugunu ele alan bir kitabini okuduktan sonra, bende diger romanlarini okuma hevesini dogurmasi O’nun gercekten yazmak icin dogmus oldugunu kanitladi bana. Buyuk bir ilgi ile okudugum bu kitabin ana merkezi, bence, Muzeler ve Romanlar bolumunde vermis oldugu Ayse ile Zeynep karsilastirmasinda gizlidir.

    Keyifli okumalar…
    Sultan Dogan

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s