Ubor Metenga: Tomris Uyar’dan “Dikkat Kırılacak Eşya”

Reklamlar

5 comments

  1. Ne kadar etkileyici, düşündürücü, zihin açıcı bir sohbet.Hiç hoşlanmadığım bir yazarı bile merak etmeme neden oldu.Bence bu tür etkinlikler çok değerli.Ubor toplantılarını bitirme kararı almanıza üzülüyorum.

    Beğen

  2. Sevgili Murat Gülsoy, öncelikle dinleme, sabır, diğerlerine saygı özelliklerinize hayranlık duyuyorum. Bu niteliklerinizin yanı sıra gelen çalışkanlığınız, titizliğiniz, özgün düşünme becerinize ise ayrıca imreniyorum. Selamlarımla.

    Beğen

  3. Monologlar kadın kahraman ait olsaydı, ya bulunduğu yerin tadını çıkarır olurdu ya yaşadığı ruhsal çatışma çok daha derin olurdu.Ortası yok.Beni , bu hikâyede konuşan adamdan çok,susan kadın kahramanın -hiç anlatılmasa da- kafamda oluşan yaşantısı etkiledi,içimi acıttı.Bir de bu arada kalmışlıkla böyle ustalıklı mücadele edebilme yeteneği erkek kahramanlara özgü sanki. Her şeye rağmen hayatına devam edebilen erkek kahramanlara karşılık, trajik sonlarla karşımıza çıkan kadın kahramanlar…

    Beğen

  4. Bu bölümün tümünü ancak dün dinleyebildim ve bir şeyler yazmak istedim. Söze dökmekten bu kadar korkan bir kahramanın yerine onu dillendirme-anlama ihtiyacı belki de. Ne olursa olsun okuyanın içsel dinamiklerini hareketlendirdiği kesin.
    Bana çok acıklı bir var-olamama hikayesi gibi geldi. Adam, her gün, aynı şeyleri, aynı şekilde, aynı zamanda yapar. Yani bu hayatta yeni bir şeye yer yoktur. Her gün bir diğerinin aynıysa, aslında zaman da geçmemektedir, zaten adam da 18 yaşındaki kilosundadır. Kadın Romeo Yanılgısı kitabını gördüğünde gözleri dolar. Sizin söylediklerinizden sonra kitaba baktım ben de. Eğer aynı kitaptan söz ediyorsak (çünkü Türkçeye Ölüm Yanılgısı olarak çevrilmiş benim bulduğum), kitap direkt ölüm ve ölümden sonraki yaşamla ilgili. Belki de bu adam, her gün yaptığı ritüellerle bir anlamda zamanı dondurmaya çalışır ve kendini bu yolla güvenceye alır. Tabi bunun da bir bedeli vardır, o da yaşamamak. Kadın ise daha gençken bile yüzünde daha sonra oluşacak yaşlılık çizgilerinin haberini vermektedir adama göre. Tabi bu bir okuma ve nedense dinlerken düşünmediğim ama yazarken çıkan bir şey.
    Aslında ilk aklıma gelenler de yine var olamamak üzerindendi. Bu yüzden konsomatrisle ilgili kurduğu cümle çok anlamlı geldi. Belki de bu adam sadece bu hikayede, yazar bize iç sesini ulaştırabildiği için biraz olsun var olabildi. Biz duyduk ama hikayedeki kadın duymadı. İç sesleri çıkartıp okursak eğer, nasıl da kupkuru bir metin çıkar ortaya. Kupkuru, yakınlıktan uzak, yapayalnız bir hayat. Bu yüzden, aslında yazarın bu iç seslerle adama can kattığını düşündüm, belki de hikaye içindeki kadın kahraman gibi. O da adamı kendine bakmaya çağırmıştı. Hikayenin yazarı bunu, söze dökerek yaptı; yani adamın korktuğu şeyi yaparak. Yazma eylemi ile böyle bir adamı, bir öykü içinde bile olsa kurtardı.
    Adamın iç sesleri, içinde bir yerlerde hala ‘hayat’ olduğunu hissettirdi diye düşündüm. Adam korksa ve belki hayatı boyunca hiç bir şeyi değiştirmese de bu iç seslerin varlığı bir umut veriyor. Arada çünkü. Çünkü yazar bize, adamın bir içi olduğunu fısıldıyor. Her ne kadar adam hep dışarısı ile uğraşsa da..
    Aslında bu kadar var olamamışken, adamın imzasına aşık olması çok önemli bir nokta. İmzası da kendisi gibi, hiç değişmeyen, her zaman aynı olması beklenen, sadece ona ait, içinde hiç bir ilişki barındırmayan bir iz. Ama iz. Adam belki de sadece bu yolla her gün -ben buradayım- diyor. Varım. Çünkü kendine yaşayabilmek için izin verdiği sınırlar içerisinde söyleyebildiği başka bir söz yok. İşte böyle düşünmek çok acıklı geldi bana. Güvenlik uğruna kendi varlığını pazarlıyor her gün. (Bu noktada mesleği çok ironik.) İçerisi hassas, ancak kale duvarları koruyabilir belki göstermek istemediği şeyi. Ne zor bir tutsaklık.
    Bütün bunların içinde adamın kadına olan değersizleştirici tutumu, bence yazarın, bu ruhsal durumu çok iyi tahlil etmesinin bir sonucu. Kendi kendini tutsak ettiği kale duvarlarının taşlarına dokunarak, uzaklardaki uçsuz bucaksız ormanın ne kadar da güzel olduğunu söylemek mümkün mü? Ama işte ah bir söyleyebilse, belki o zaman bu bir adım demek olurdu, duramazdı orada. O yüzden korkuyor ya konuşmaktan. Güvenlik duygusunu kaybetmenin yanı sıra, ne çok kayıpla uğraşması gerekecek. Bütün o geçmiş yılların kaybı. Tam bunu yazarken Dorain Gray’in Portresi geldi aklıma. O kaleden nasıl biri çıkacak? O yakışıklı yüzün bedeli ne? Ve ne kadar haset uyandırıcı bir başkasının özgürlüğünü görerek tutsak olmak.
    Teknik ile ilgili söyledikleriniz çok anlamlı geldi bana ve bu yapıdaki birinin dünyasını anlatırken, sadece onun sesinin duyulması çok uygun olmuş. Tabi bu arada yazar, kadının söyledikleri ile ilgili bir sürü ipucu veriyor. Biz okurken, kadının aslında çok rahat olmadığını, adamı rahatsız edip etmediğini anlamaya çalıştığını, kendi konumunu tarttığını anlıyoruz. Eğer yanlış hatırlamıyorsam gözleri, sadece tek bir an doluyor; o da kitabı gördüğünde. O zaman adam, kadının kopup gitmiş olduğunu söylüyor. Yani kadının derdi bu kopuşla, ayrılıkla, adamı kaybetmekle ilgili belki. Ve yine belki onu kurtaramayacağını, sesini duvarların ardına ulaştıramayacağını anlayınca gitmek istiyor. Ancak giderken, terk ederken, var olabiliyor adam için. O zaman fark ediyor adam onun kendisinin bir uzantısı olmadığını, kadının kendisi olmadan da var olabildiğini… Kadının kusuru konsomatrisle aynı.
    Adamın kadınsılığı konusu çok karışık kafamda. Kadınsı olarak tarif edilen şeylerin anaç bir doğası olduğunu düşündüm. Sanki zaman zaman bir anne sesi duyuluyor. Yani baştan çıkarıcı-erotik bir kadınsıdan çok anaç bir tavır var. Hemen beslemek isteyen, çay veren, çiçeklere nasıl bakacağını bilen, karşısındakini rahat ettirmeye çalışan, ama tabi aslında onu dinle(ye)meyen.
    Ne kadar verimli bir öykü bu. Neredeyse her satırı, adamın aklından geçen her cümle ayrı ayrı ve bütün içinde yorumlanabilir. Bunları yazdıktan sonra şöyle bir soru geldi aklıma: Bu öykü bana ne hissettirdi ? Aynı bir rüyayı yorumlarken, onun içindeki öğelerin yanı sıra, rüyadaki genel atmosferin-duygunun anlamak için önemli olması gibi, öykünün geride bıraktığı his de önemli geldi. Tabi bu herkesin kendi tarihine ve yapısına göre değişir. Belki bu yüzden bir soru olarak kalmalı. Kalesinden dışarı çıkmayan, ne kadar uğraşsanız da sesinizi duyaramadığınız önemli birini geride bırakmanın yaratacağı bir çok duygu olabilir; öfke, hayalkırıklığı, acı, suçluluk, çaresizlik ya da hala taşınan bir umut. (Son cümlede fark ettim ki ben hep kadınla özdeşleşerek okumuşum bu hikayeyi.)

    .

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s