Bush Chomsky’nin son kitabını okudu mu, okumuş mu?

Pek yakında tüm dünyada tek bir dilin konuşulacağı tahmininde bulunmak için kahin olmaya gerek yok. Halihazırda uluslararası hukuk, ticaret, ulaşım, bilim ve sanatın dilinin İngilizce olduğu ortadır. Bunun doğal bir sonucu olarak tüm ülkelerde aileler çocuklarının İngilizce öğrenmeleri için bir servet harcıyorlar, dolayısıyla gönüllü bir dönüşüm bu, gücün ve zenginliğin olduğu yere doğru can havliyle kulaç atıyor insanlar. Ulus devlet kuramamış toplulukların konuştuğu yerel dillerin hızla eriyip gittiğini, ulus devletlerde konuşulan dillerin ise gerilediğini ve yozlaştığını görüyoruz. Peki, tek bir dilde birleşen dünya nasıl bir yer olacak?

Olumlu yönden bakıldığında iletişimin ve bilgi birikiminin hızlanacağı aşikardır. Günümüzde internet İngilizce içerikte başı çekmekte, wikipedia gibi kolektif bilgi bankaları güvenilirlik ve zenginliğiyle yüzyılların ansiklopedilerini geride bırakmaktadır. Belki insanlık bu bilgi birikimi ile daha büyük bir uygarlık inşa edecek… Olabilir. Aklıma eski bir hikayeyi getiriyor tek dil çevresinde toplanma durumu. Babil Cezası olarak da bilinen Tevrat kaynaklı hikayeyi. Bilirsiniz, mit şöyledir: Büyük Tufan’dan sonra insanlar tek bir dili konuşan tek bir kavim olarak çoğaldılar ve Babil’e geldiler. Orada gökyüzüne yükselen büyük bir kule yapmaya giriştiler. İnsanların neredeyse cennete ulaşacak kadar böyle büyük bir kule yapmasını saygısızlık olarak addeden Tanrı insanların bu inşaata devam etmesini engellemek için onların dillerini karıştırdı. Dünyanın dört bir yanına dağıldı insanlar bu yüzden farklı dilleri konuşarak. Bu yüzden de Babil Kulesi tamamlanamadı, yani insanlar cennetin sırrına dünyadayken ulaşamadı. Bu mit, “tüm insanlık Nuh’un gemisindeki aileden türediyse dünya üzerinde nasıl oluyor da farklı diller konuşuluyor” sorusuna verilen bir yanıttır bir açıdan bakıldığında. Ama asıl önemlisi bunun bir ceza olmasıdır. İnsanların kendi bilgi birikimleriyle, çalışarak, tasarlayarak yaptıkları bu kule aslında dünyevi ilerlemenin simgesidir. Ancak dini metinlerde özellikle üzerinde durulmaktadır Tanrı’nın buna izin vermeyişi; bu tavrı, bu ilerlemeyi bir kibir olarak gördüğünün kanıtıdır ceza. Engel olmak için de dillerini karıştırmıştır. Artık konuşarak birbirlerini anlayamayan insanlar ortak bir proje üzerinde çalışamayacaklardır. O halde, olumlu yönünden bakarsak, şimdi tek bir dil çevresinde yeniden bir araya gelen insanlar belki de varoluşun sırrına ereceklerdir, kim bilir?

Tek bir dilin hakim olmasının pratik yararları bir tarafa bırakılırsa dillerin kaybolmasının kültürlerin yok olması anlamına geldiğini de biliyoruz. Dil kültürün en büyük taşıyıcısıdır. Kültüre dair kodlar, hikayeler, alışkanlıklar ve hatta düşünme biçimi dilin içine gömülü durur. Yani dilin yok oluşu kültürün de yok olacağı anlamına gelir. Bu durumda şu acı soru sorulabilir: Kültürlerin tek bir kültürün içinde erimesinin ne gibi bir sakıncası olabilir? Kaybettiğimiz ne olacak?

Dil ile dünyayı algılıyor oluşumuz yeni bir bilgi değil. Hatta dille dünyayı kuruyor oluşumuz ve “değişen dil ile dünya algısının da değiştiği” düşüncesinin tarihi on dokuzuncu yüzyıla kadar uzanıyor. Diller arasındaki farklılıkların farklı düşünme ve algılama biçimlerine yol açtığı hipotezi olarak özetlenebilecek dibilimsel görecilik de tarihsel olarak eski sayılabilir. Sapir-Whorf hipotezi olarak da adlandırılan bu görecilik yakın zamana kadar somut verilerle çok da kanıtlanabilecek gibi görünmüyordu. Dünyanın farklı bölgelerinde değişik kültürlerde yaptığı çalışmalarla dikkatleri çeken Stanford Üniversitesi araştırmacılarından Lera Boroditsky bu hipotezi yeniden gözden geçirmemizi öneriyor. Makalelerinden birinde verdiği örnek çok zihin açıcı: “Bush read Chomsky’s latest book” gibi bir cümleyi Türkçe’de ifade etmek için iki seçeneğimiz var. “Bush Chomsky’nin son kitabını okudu” ya da “Bush Chomsky’nin son kitabını okumuş” diyebiliriz. Yani, diyor Boroditsky, bu cümleyi kuran kişinin Bush’un kitabı okuduğuna tanık mı olduğu yoksa bir yerden mi duyduğunun bilgisi gerekli! Okudu dediğimiz zaman kitabı okumuş olduğuna tanıklık etmiş olduğumuzu dile getiriyoruz. Oysa İngilizce’de böyle bir ayrım yok. Başka dillerde de başka özellikler ön plana çıkıyor diye ekliyor Boroditsky. Örneğin İngilizce’de fiili değiştirerek olayın zamanını belirtebiliyoruz; Endonezya dilinde bu mümkün değil. Rusça’da fiili değiştirerek hem zamanı hem de cinsiyeti belirtmiş oluyoruz. Yani bu cümleyi Rusça’ya çevirebilmek için kitabı okuyanın George Bush mu yoksa Laura Bush mu olduğu bilinmek zorunda, Türkçe’de ise böyle bir koşul söz konusu değil. Rusça’da ayrıca tamamlanma bilgisini de dahil etmek zorundayız. George Bush kitabın tamamını okumuşsa başka bir şekilde, kitabın sadece bir kısmını okumuşsa başka bir şekilde kuruyoruz cümleyi! Örnekleri çoğaltmak mümkün… Farklı dillerde olayları farklı ifade ediyoruz. Peki bu aynı zamanda farklı düşündüğümüz ve dünyayı farklı algıladığımız anlamına da geliyor mu? Bu sorunun yanıtını da başka deneysel çalışmalarla araştırıyorlar.

Bildiğiniz gibi bazı dillerde sözcükler dişil ve eril özelliklere sahiptirler. Örneğin güneş eril ay dişil olabiliyor. Belirli bir nedeni yok bu tercihlerin. Yani bir dilde eril olan kavram diğerinde dişil olabiliyor. Ama bu farklılık araştırmacılar için eşsiz bir deney imkanı sunuyor. Örneğin Almanlar “anahtar” kelimesini eril, İspanyollar dişil olarak kullanıyorlar. Bir “anahtar”ı tarif etmeleri istendiğinde Almanların daha çok “sert”, “ağır”, “sivri”, “metal”, “tırtıklı” ve “yararlı” gibi sözcükleri kullandıkları buna karşın İspanyolların daha çok “altın”, “karmaşık”, “küçük”, “sevimli”, “parlak” ve “ince” sözcüklerini kullandıkları görülmüş. Bir “köprü”yü tarif etmeleri istendiğinde Almanların “güzel”, “zarif”, “kırılgan”, “huzurlu” ve “ince uzun” sözcüklerini, İspanyolların ise “büyük”, tehlikeli”, “uzun”, “güçlü”, “sağlam” ve “yüksek” sözcüklerini kullandıkları bulunmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi “köprü” Almanca’da dişil, İspanyolca’da eril bir kavram…

Bu ve benzeri örneklere baktığımızda dil ile kavradığımız ve kurduğumuz dünyanın kültürümüzle sıkı sıkıya bağlı olduğunu görüyoruz. Konuştuğumuz dil, anadilimiz bize doğal ve tek olası dünyanın algıladığımız biçimdeki dünya olduğunu söylüyor. Ama farklı örnekleri öğrendikçe dünyayı kavrama ve deneyimleme biçimlerinin sınırsız, dünyanın sandığımızdan daha renkli bir yer ve de insan zihni denilen harikanın sürprizlerle dolu olduğunu anlıyoruz. Dünya üzerinde 7000 civarında dil var. Ne yazık ki birer birer kayboluyorlar.  Unutulan bu dillerle birlikte insanlığımızın farklı parçaları yok oluyor. Kaybolan kültürler insanlık deneyiminin eksilmesi anlamına geliyor. Belki o büyük kulenin inşaatını bir gün tamamlayacağız ama keşke eksilmeden, kaybetmeden başarabilsek… Acı gerçeğin farkına varmanın bu uğurda atılacak ilk adım olduğuna inanıyorum.

(Lera Boroditsky’nin konuyla ilgili makalelerinden birini Geleceğin Tarihini Okuyanlar, Max Brockman, Profil Yayıncılık’tan okuyabilirsiniz.)

[Bu yazı Sabitfikir dergisinin Temmuz 2012 sayısında yayımlandı.]

Reklamlar

7 comments

  1. Bu konuda bir araştırma haberi okumuştum.Biliminsanı Afrika’da yaptığı araştırmada iklim ve dil çeşitliliği arasında bir bağıntı bulmuş.İklimin iyi suyun bol olduğu bölge insanları ticarete yönelmiyor , başka kültürlerle daha az ilişki kuruyor ve özgün bir dil doğuyor bundan.Sınırlı bir bölgede ve farklı.İklim koşulları zorlaştığı bölgelerde ise ticaret ve topluluklar arası iletişim artıyor, yavaş yavaş diller kaynaşıyor, bütünleşiyor, ortak ve büyük bir dil oluşuyor.Ben bunu üzerinde düşünmeye değer bulmuştum.Günümüzde goballeşme eğilimi, herkesin herkese muhtaç olması kaçınılmaz olarak -zaten sabit bir şey olmayan canlı gibi bir şey olan- dili akrabalıklar kurmaya, kız alıp kız vermeye 🙂 itiyor.

    Beğen

  2. Vendryes, bir dilin alanını daraltan ya da genişleten nedenlerin dilbilimle ilgisi olmadığını fetihler, göçler gibi siyasal olaylarla ilgili olduğunu vurgular. Vendryes’e göre, dilleri ne olursa olsun yaşatma kararı da siyasal amaçlardan doğmaktadır. Bir dilin varlığı, o dilin yaygınlığına, zengin bir edebiyatının olmasına bağlıdır ( Vendrys, 2001; 144-145 ).

    Beğen

  3. Bazı görüşlere göre, “Gelecekte baskın dil, belki de İngilizce olmayacak. 20. yüzyılın ortalarında küresel nüfusun neredeyse % 9’u anadili olarak İngilizce’yi öğrenip konuşurken, bu oranın 2050 yılına gelindiğinde % 5’e düşmesi bekleniyor. Çince’nin ise, anadili olarak ele alındığında, dünyada en çok konuşulan dil olma konumunu sürdüreceğe benziyor.” (Graddol, 2004)
    Graddol’ün makalesi: http://www.sciencemag.org/content/303/5662/1329)

    Beğen

    1. Bunun mümkün olduğunu düşünüyorum, Amerika da bazı aileler şimdiden çocukları için Çinin en yaygın türünü konuşan Çinli bakıcılar tutmaya başladılar.

      Beğen

  4. “…………………………………………..
    Çünkü anlamak bir ortak dili gerektirir.
    Ortak dil ise,
    ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
    kimi yerde de ortak düşüş demektir.
    Ortak değilse bile, yakın / benzer / gibi.
    ……………………………………………….” (Edgü, O, s.13)

    Beğen

  5. Pek yakında tüm dünyada tek bir dilin konuşulması ihtimalini düşünmek tüylerimi diken diken yapıyor ve içimden bununla ilgili yapılan rasyonalizasyonlara karşı çok güçlü bir ses yükseliyor. Dillerin yok olması o kadar büyük bir kayıp ki yabancı bir dile geçiş yapmak isteyen insanların bununla başa çıkabilmek için benliklerinin bir parçasını yok saymaları gerekir. Sözleşmelerin, teknolojik gelişmelerin çevirisi yapılabilir ama annemizden bize, ona da annesinden iletilenin çevirisi nasıl olacak? Aradaki kopukluk nasıl bağlanacak?

    Tek bir dile dönmekle, Babil miti hiç gerçekleşmemiş ve dünyada yaşananlar hiç olmamış gibi tekrar cennete doğru gidileceğini düşünmek, ilk bakışta naif bir hayal gibi görünebilir, fakat daha yakından bakıldığında, bu hayalin, insanlığın yaşadığı onca acının inkarı anlamına da geldiği görülür. Bütün bunlar oldu; insanlar birbirinden ayrı düştü, savaşlar, barışlar, işkenceler, tutsaklıklar yaşandı… Şimdi sanki hiç bir şey olmamış gibi tek bir dilin sözcüklerini kullanınca her şeyin unutulacağını ve mitteki kaybedilmiş cennetin kapılarının açılacağını varsaymak, insan ruhsallığı konusundaki deneyimleri de hiçe saymak demek. Bastırılan, inkar edilen, bir anlamda karanlığa atılan, kendini açıkça göstermese bile her zaman geri döneceğine ve etkin olacağına göre, herhalde bu durum cennete değil cehenneme daha yakın bir hali çağrıştırır. Çünkü tamir etmeden yakın olmak mümkün değil. Tamirat içinse gömmek değil çıkarıp bakmak gerek. Ama eğer dilleri gömersek geçmişe kimin sözcükleri ile bakacağız ve o zaman bize nasıl görünecek? İnsanların hayatla başa çıkarken yüzyıllardır kendi dillerinde kurdukları hikayelere ne olacak?

    İkinci, üçüncü, döndüncü bir dile sahip olabiliriz. İngilizce bir gün başka dillerdeki insanlarla anlaşmamızı sağlayan tek dil olarak önemli bir yere sahip olabilir ki aslında hali hazırda böyle bir yeri var. Ama aslında yapılan her zaman bir çeviridir ve belki bunun bilincinde olarak iletişim kurmak daha doğru bir yol. Çünkü farklıyız. Kendi dilimizde bile.

    (Konuyla ilgili olarak: Haziran ayında basılan bir süreli yayından bahsetmek iyi olabilir bakmak isterseniz: http://www.idefix.com/kitap/psikanaliz-ve-dil-psikanaliz-bulusmalari-6-kolektif/tanim.asp?sid=RC02CLLQA4NIPR8L53PZ)

    Bu arada, insanların uzun ve dik bir yapıyı dünya üzerine kondurarak cennete ulaşmaya çalışmaları da bazı sembolik anlamları akla getiriyor. Gittikçe uzayan bu yapı karşısında tanrının kibirden bahsetmesi ve bunu alelacele durdurması -bu anlamı ile düşünüldüğünde- pek de haksız sayılmaz belki. Ne dersiniz? 🙂

    Beğen

    1. Amerikalı Türk asıllı aileler tanıyorum.2. nesilleri Kemalettin Tuğcu dan da, Orhan Pamuk tan da haberdar, ana dillerine hakimler ama Amerikan İngilizcesi ve kültürünü içselleştirmişler, hiç bir fark sezemiyor bile Amerikalılar.Bu gençler,çocuklara çift dilli anlamına gelen bir sözcük kullanıyor eğitmenleri (ben İngilizceyi çat pat bildiğim için kaynak gösteremeyeceğim kusuruma bakmayın lütfen) Amerika da dil okuluna gittiğimde bir hocam olmuştu, hanım Hint asıllıydı(fiziksel olarak da tam bir Hintliydi, giyisileri çoğunkilerdendi) bu hanım daha sonra İran’ a yerleşmiş olan ailesiyle önce Farsça ile haşır neşir olmuş, oradan Afrika ya geçmişler (yaşlı yani (45 gibi ve evli) olmasına karşın uzun, siyah,atletik yapılı,genç Afrika erkeklerinden hoşlanacak kadar bu kültürü de içselleştirmişti).Neyse macerası bitmemiş,genç beyni yaşlanıp öğrenme yeteneği küçülmeden İngiltere ye gitmiş ve üniversite eğitimi almış, zaten çocukluğundan beri evde 2. dil İngilizceymiş Hintlilerin çoğu böyledir(sömügecilik dönemi…)İngilizce öğretmenliğini meslek edinmiş Bütün uzak Asya, Orta Doğu, Orta Asya yı dolaşmış ve işini her gittiği yerde yapmış.Ben kendisini hiç sevmemiştim ama gerçek bir aşure olduğu için merakla izledim her yaptığını,söylediğini.O tam bir karma kültür abidesiydi.İnsanları birileri belli coğrafyalara zor ve silah kullanarak hapsetmediği sürece insanlar renkten renge koşacaklar, dönüşecekler bence. Zor kullanarak (bir kültürün insanlarını gaz odalarına doldurup öldürmek türü bir eylem mesela.)Dillerin, kültürlerin özgürce varolma, değişme, dönüşme ,gelişme karışma hakları olmalı.Yazı, görüntü, ses kayıt yöntemleri olduktan sonra, tarihi kayıt etmede hiçbir zorluğumuz olmayacak.
      Eğer insankızları ve oğulları kafayı o uzun ve dik yapıya kafayı taktıysa, bence ne yapacak edecek bunu başaracak. Bize düşen tek şey birbirimizi anlamaya çalışmak, birbirimize karşı empati beslemektir.
      En azından ben böyle yapıyorum.

      Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s