Küçük Yağmacının Otomobil Sevdası

Çıkılmayan kötümser bir epigrafla başlıyor: “Herkes esnesin. Her şey önceden bilinmektedir. Bu dünyadan bir şey umulmamaktadır.” 19. Yüzyılın önemli Fransız tarihçisi Michelet’in imzasını taşıyor bu alıntı. Atılgan zaman zaman edebi göndermeler yapsa da doğrudan epigraflar kullanan bir yazar değil. Yazdığı metinle okur arasına bir başkasının dünyasının girmesini istemiyor gibidir. Bu öyküde tam tersine bir tutum almış. Öyküyü okuduktan sonra bu tercihinin nedenini sezer gibi oldum.

Yusuf  Atılgan’ın anlattığı dünyalarda siyaset, tarih ve toplumsal olgular da ön planda değildir. Yaşadığımız ülkenin alegorik bir anlatımı olarak okunan Anayurt Oteli’ne bilinçli bir şekilde serpiştirilmiş tarihsel bağlantılar bile roman ilerledikçe ana karakter Zebercet’in şizofrenisi içinde eriyip gider. Temel mesele, toplum karşısında ve dışında yapayalnız bir bedenden ibaret insanın denetimden çıkarak çevresindeki yaşamı tahrip etmesidir. Zebercet bir ‘yakıcı arzular yumağı’dır adeta. Çıkılmayan öyküsünün adsız karakteri de biraz Zebercet’e benzer ama onun kadar ayrıksı değildir; tam tersine sıradandır, her gün her yerde gördüğümüz ‘küçük’ insandır, dişi ağrıyan, yediği fasulye midesini yakan, piyango dışında bir beklentisi olamayan ve bir araba hayaline sahip sıradan bir kent insanıdır. ‘Küçük’ oluşu zihin dünyasının sınırlılığından kaynaklanmaktadır. Kendini aşabilecek bir ülkünün, değerli bir idealin ya da düşüncenin etkisindeki bir roman kahramanı değildir. Biz bu sıradan karakteri son derece sıra dışı bir olayın içinde, bir pogrom[1] anında tanıyoruz:

Para tomarı kırık tezgahın ardında, yerdeydi. Elindeki kutuyu bıraktı. Eli baltalılar, kocaman gözlüler, sarı yüzlüler hiçbir şey görmüyorlardı; kırıp yırtıyorlardı yalnız. Eğildi tomarı avuçladı. Yağlımsı, kirli paralar. Cebine koydu.

“Polis!” dedi birisi.

“Çıkın, çıkın…”

Tezgahın ardına sindi. Kimse kalmadı içerde, “Neden ben de onlarla çıkmadım dışarı? Yakalarsa beni burada…” Birden çürük azı dişinin acısını duydu. Dişçi çekiciyle vurmuş gibi. Şimdi yalnız. Kalabalıktan biri değil. İlerde bugünün insanlarını eli baltalılar, kocaman gözlüler olarak hatırlayacak. “Benim gözlerim de öyle büyük mü?”

Bir yağma sahnesidir bu ve öykü içinde açıkça belirtilmese de belirli bir zamanı, Cumhuriyet tarihinin kesinlikle en utanç verici sayfalarını oluşturan 6-7 Eylül 1955 olaylarını işaret etmektedir. Bu topraklarda hüküm süren iktidarın asli unsurları dışında kalan diğer toplulukları hedef alan bu türden olaylar (Tehcir, Dersim, Çorum, Maraş, Sivas vd) yüz yıla yayılan bir utanç tarihini oluşturur, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kesintisiz bir şekilde tevarüs eder. Bu olayları yok sayan (ya da haklı bir nefsi müdafa olarak değerlendiren) resmi tarih tezlerinin dışında kalem oynatabilmenin bedeli her zaman çok ağır olmuştur. Dolayısıyla yıllarca konuşulması bile tabu olan konulardan biri olduğu için öykü içinde üstü kapalı geçilmesine şaşmamak gerekir. Anayurt Oteli‘nde tarihsel olaylara belirli ölçüde değinilerek, Zebercet’i kendi hikayesinin içine sıkışmış bir karakter olarak okumakla yetinmememizi önerir yazar; Zebercet aile hikayesiyle, yönettiği otelle, takıntılarıyla sıradışıdır ve hatta Osmanlı’dan miras kalan ve otele dönüştürülen konağın piç bekçisidir, 10 Kasım 9:05’de kendini asarak bir tür simge olduğunu da kanıtlamak ister. Gerçi Yusuf Atılgan bu roman kişisine yüklediği bu anlamları aşarak onun psikopatolojisini çok etkili bir şekilde anlatır; Zebercet her coğrafyada ortaya çıkabilecek bir figürdür, Cumhuriyet tarihine ilişkin göndermeler bir başka ülkede ve zamanda farklı olacak ama o hedefine kavuşamayan arzunun yıkıcılığı baki kalacaktır. Ancak, Çıkılmayan öyküsündeki kişi, içinde bulunduğu olay üzeri kapalı geçildiği için ancak ikinci, belki de üçüncü okumada kendini ele verir hale gelmektedir. Üzeri kapalı anlatım yazarın üslubunun bir sonucu mudur? Yoksa dönemin baskısı nedeniyle vurgulanmaktan özellikle kaçınılmış mıdır? Bunlar belki de tam olarak yanıtlanabilecek sorular değil. Diyebileceğim, bu tür bir coğrafyada yazıyor olmak Yusuf Atılgan’ın edebiyatını şekillendiren etmenlerden biridir. Bizim yapabileceğimiz, geride kalan metinleri okuyup yorumlamak. Çıkılmayan öyküsündeki kişi, katıldığı yağmanın nedenlerinin farkında değilmiş ya da umursamıyormuş gibi davranan, kalabalığın içinde sürüklenen biri olarak anlatılır.

Çıkılmayan öyküsünün karakterini anlamak için gerçekten de o dönemin ekonomik ve siyasal atmosferini hatırlamak gerekir. CHP’nin tek parti dönemini tasfiye etmek üzere “Yeter söz milletin” sloganıyla iktidara gelen Demokrat Parti özellikle muhafazakâr değerleri ön plana çıkaran bir söylem benimserken bir yandan da liberal ekonomi politikalarını hayata geçirmek üzere kolları sıvamıştı. Başlangıçta da ciddi bir halk desteğini almayı başarmıştı. Ancak kısa süre içinde içine düştüğü ekonomik bunalımla başa çıkamaması başlangıçtaki liberal politikalarını hızla terk etmesine yol açmıştı. Tek parti dönemini aratmayan partizan politikaları -yine!- aydın kesim üzerinde yoğun bir baskı olarak kendini hissettirmişti. Her mahalleye bir milyoner kazandırılacağı vaatlerinin kısa sürede hayal olduğu ortaya çıkmıştı. Bu hayal kırıklığı Çıkılmayan öyküsünün küçük yağmacısının içinde bulunduğu umutsuzluğun tarihsel arkaplanını oluşturmaktadır. Yusuf Atılgan’ın edebiyatı insan psikolojisi üzerine derinleşen bir edebiyattır. Bu öykü de tipik bir Atılgan metni olarak karakterin ruh durumunu en ince ayrıntılarına kadar gözler önüne sermektedir ancak üzeri kapalı olsa da diğer yapıtlarında hiç olmadığı kadar Atılgan’ın döneme bakışını ortaya koymaktadır.

Muhalefeti susturan, git gide otoriter ve milliyetçi bir çizgiye yaklaşan Demokrat Parti’nin kontrolündeki basın o sırada tırmanmakta olan Kıbrıs sorununu bahane ederek yurt içindeki Rumları hedef gösterir. İki gün boyunca devam eden başta Rumlar olmak üzere tüm Gayrımüslimler’e yönelik saldırı, yağma ve gasp olaylarını devletin organize ettiği günümüzde tüm ayrıntılarıyla ortaya koyulmuştur. Öykünün adsız karakteri tam da bu yağmanın ortasındayken okura sunulur. Muhtemelen bir parfümeri dükkanındadır, orada bulduğu bir deste parayı cebine atmakla meşguldür. Bu kalabalığın içine nasıl girdiği anlatılmaz. Kalabalığın bireyin kişisel sınırlarını eriterek kişiyi sorumluluklardan azade bir unsur haline getirme özelliği bilinen bir gerçektir. Şöyle devam ediyor öykü:

Bu gece sanki yolunu şaşırmış da bilmediği bir kentin insanları arasına düşmüştü.[2] Kalabalıkla sürüklenmiş, az sonra da onlardan biri olmuştu. “Kimsin sen arkadaş, niye yırtmıyorsun sen?” demişti biri. Kıpkızıl gözleri vardı. Kaçıncı dükkandı bu girdikleri bilmiyordu. Onların arasındayken kafası durmuştu, düşünemiyordu.

George Orwell’ın 1984‘de çok güzel betimlediği gibi kalabalığın öfke seline kolaylıkla teslim olan kişiyi görüyoruz burada. Adeta bireyin iradesi kalabalığın iradesi karşısında eriyip yok oluyor. Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili‘ndeki yazılarından birinde Yusuf Atılgan’ın roman kahramanlarını ele alır ve onların toplumun dışında konumlandırıldıklarını belirtir ama aynı zamanda topluma bağlı oluşlarının altını çizer. Aslında bu herkes için doğru olan bir önermedir ancak sözkonusu olan Zebercet gibi şizofrenik bir karakter olunca toplum dışılık kadar topluma bağlılık da önem kazanan bir tespit haline gelir. Anayurt Oteli‘nin kahramanı Zebercet ne Cumhuriyet Bayramı’ndan, ne okunan ezandan, ne 10 Kasım sirenlerinden etkilenir; toplumsal olan onun sınırlarının dışındadır. Çıkılmayan‘ın kahramanı için de durum biraz böyledir. Toplumsal bir hareketin tam göbeğinde, bir yağma ve saldırının bizzat içinde olmasına rağmen zihninde sadece çaldığı para ve ağrıyan dişinin acısı vardır. Ne Hürriyet Gazetesi‘nin o zamanki baskılarında sözünü ettiği o aralarında para toplayıp Kıbrıs Enosis çetelerine gönderen zengin Rumlar vardır aklında ne de Atatürk’ün evine konulmuş olan bomba. Sadece kendisi vardır; korku içinde bir insan. Bir an önce kendini güvenli bir yere, evine atmak isteyen, cebindeki paraya sıkı sıkıya sarılmış bir zavallı. Sanki 6-7 Eylül’ün faillerinden değil de kurbanlarından biridir.

Öykünün ilk bölümü bu yağma gecesinde geçer. Dükkanda bir süre saklanır, ardından çıkıp koşarak kaçar, evine gider. Tüm bu süreçte, tarihin o karanlık sayfaları yazılırken, o sayfadaki figürlerden biri olduğundan habersiz, sadece hayatını sürdürmeye çalışan zavallı bir insandır. Anlatım karakterin beş duyusunun üzerinden başarıyla aktarıldığı için onun dünyası biz okurların zihninde berrak bir şekilde canlanır. Kokular, sesler, görüntüler, mide bulantıları arasında ayakta kalmaya çalışan bir gövdeden ibaret olan o küçük yağmacının zihninin içindeki küçük hayalleri ve büyük korkuları görürüz.

Öykünün ikinci bölümü dairede geçmektedir. Küçük yağmacının şimdi de küçük bir memur olarak portresini görüyoruz. Herkes bir gece önceki olayları konuşmaktadır. Polisin yağmacıları topladığı haberleri kulağına çalınınca küçük yağmacının kanı donar:

Elinde kalem dondu. “Yatağın içine, pamukların arasına tıkmıştım paraları. Ya bulurlarsa!” Sabahki şemsiyeli adamı hatırladı. Hangi sokağa dönse ardından geliyordu. Sigaracının önünde durmuş, adam geçip gitmişti. Gene o kuşku uyandı kafasında. “İzin alıp gitsem? Olmaz, anlarlar.” Odayı dolduranlara iğrenerek baktı. “Ne istiyorlar benden? Domuzlar…”

Korku ve paranoyalar içindeki bu ruh durumunu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza‘sından çok iyi tanıyoruz: Raskolnikov, geleceğe ilişkin parlak hayalleri olan bir üniversite öğrencisidir; geleceğin aydınıdır, hayalleri insanlık içindir, ülkesi içindir. Ne var ki maddi imkansızlıklar yaşamını bir yeraltı böceği gibi geçirmesine neden olmaktadır. İyi şeyler yapabilmesi için bu kısır döngüyü bir yerden kırması gerekmektedir. O sıralarda kafasını kurcalayan bu meseleleri düşünsel olarak da ele almış hatta bu konuda bir makale yazmıştır. Tıpkı devletler gibi, bireyler de iyi idealler uğruna kötü işler yapabilmelidirler; ana fikri budur yazının. Böyle bir zihinsel yapıya sahip Raskolnikov tefeci bir kadını öldürüp soyar. Amacı bu parayla hayatını kurtarmak ve sonra da insanlık için çalışmaktır ancak vicdan azabı yakasını bırakmaz. Önce yakalanma endişesi ve ardından da sökün eden varoluşsal sorunlar. Çıkılmayan‘ın küçük yağmacısının öyle ulvi amaçları yoktur; onun hayali özgür hayatın simgesi olan bir otomobildir. Tek amacı hayatını dilediği gibi yaşamak, sürünmekten kurtulmaktır. Bu yeni zamanların vaatleriyle baştan çıkarılmış bireyin umutsuzluğudur. Araba sevdası ise küçük kentli insanın özgürlük hayalidir.

Sabri geldi masasının önünde durdu.

“Geceki patırtıda var mıydın?” diye sordu.

“Yoktum,” dedi kavga eder gibi. “Evdeydim ben.”

“İyi ki yoktun. Seni düşündüm dün gece, parçalanmış otomobilleri gördükçe. Yüreğine inerdi. Birini ona verselerdi şunların diyordum. Oysa paramparçaydılar. İyi ki yoktun.”

Burada herkes bilir onun otomobile düşkünlüğünü; sık sık takılırlar. “Bir taksi bulsam, der bazı, patlıyorum burada. Canımın çektiği gibi yaşasam şu dünyada.” “Benim apartmanım olursa senin de taksin olur,” der Cevdet. Üstelik güler.

Raskolnikov’unkini andıran küçük odası, içine yağlı paraları gizlediği şiltesi ve fiziksel acıları sadece kendisiyle ilgilidir; asla insanlık adına bir endişe değildir kapıldığı. Bitmek bilmeyen diş ağrısı, Raskolnikov’un sıtması gibi zihin bulandırıcıdır, karakterin tüm iradesini kıran, zayıflatan bir etkiye sahiptir. Suçluluk psikolojisi içinde kıvranan iki karakterin belki bedensel tepkilerinin birbirine benzediğini söylemek mümkündür ancak yola çıkışları tamamıyla farklıdır. Yusuf Atılgan’ın öyküsündeki karakterin herhangi bir idealle ilişkisi yoktur. Bu yüzden de çok gerçektir aslında; milyonlarca şehir insanından biridir. Çünkü o bir yirminci yüzyıl yorgunudur; Raskolnikov’dan sonra, köprünün altında çok sular akmıştır: yıkılan imparatorluklar, iki dünya savaşı, soykırımlar… Bu süreçte bireyi yüceltip özgürleştiren değil tam tersine köleleştiren kapitalizm ve baskıcı devlet mekanizmalarının güç kazanması bireyin böcekleşmesine hizmet etmiştir. O yüzden de bu Kafka’nın çağıdır, yirminci yüzyılda kalem oynatan her yazarda az ya da çok izini görmek mümkündür. Yusuf Atılgan’ın diğer öykülerinin kahramanları da benzer şekilde bireysel kurtuluşun peşindedirler: Bodur Minareden Öteye öyküsünün adsız kahramanı da sevdiği kızla bir hayat kurabilmek için (aslında bu hayalden çok uzaktadır) çeşitli hırsızlık hayalleri kurar; Atılmış’ın kahramanı bir elma çalar tezgahtan, arkasından aşırdı diye konuşanlara diklenir… Hepsinin de ortak özelliği parasızlıklarıdır. Çalmak, hırsızlık Atılgan’ın edebiyatında sıklıkla karşımıza çıkan bir motiftir. Çünkü bu kahramanların çoğu köşeye sıkışmış, çıkışsız karakterlerdir; umutları yoktur ve çoğu zaman bunun farkındadırlar; ancak nedenleri üzerine uzun boylu düşünmezler, düşünemezler. Toplum bu noktada onların karşısına dikilen bir engel olarak çıkar, evet, ama aslında mani olan şey maddi gerçekliktir. Kahramanlar içinde bulundukları hikayenin gereklerine uygun olarak birer çıkış hayali kurarlar: Evdeki öyküsündeki evde kalmış kız kasabadan çıkma rüyası görmeyi umar, Saatlerin Tıkırtısı’ndaki saatçi hayvanat bahçesindeki kafesinde volta atılan sırtlana benzetilir ve bir gün saatlerin üretildiği yere doğru gideceği bir çılgınlık hayali içerisine yerleştirilir, örnekler çoğaltılabilir ama belki de en çarpıcısı Kümesin Ötesi öyküsündeki tavuk karakterinin durumudur. İçine kapatıldığı kümesten, diğer tavuklardan ve horozdan nefret eder; uzaklarda güzel, başka bir kümesin hayallerini kurarak kaçmaya teşebbüs eder. İlginç olan, Atılgan’ın bu sıkışmış karakterleri içinde kaçma girişiminde sadece bu karakterin bulunmasıdır. Ancak kümesin dışında onu bekleyen yırtıcı bir köpektir. Kaçacak bir yer yoktur. Kafka’nın Bir Hayvan Meseli’yle bire bir aynı temanın tekrarıdır bu öykü: Köşeye konmuş kapandan uzaklaşırsa eğer, kedi fareyi yiyecektir. Çıkış yoktur!

Çıkışı olmayan bu karakterler Kafka’nın faresi kadar pasif değildirler. İçlerindeki arzuların tatmin olmayışı onları şiddete yöneltir. Kimi zaman hayal ederler kimi zamansa bilfiil hayata geçirirler bu şiddet eylemlerini. Çıkılmayan’ın küçük yağmacısı da fırsatını bulsa küçük bir cani olmaya aday gibidir:

“Demek evdeydin dün gece, dedi birisi, yandan. Baktı Cevdet’ti.”

“Evet.”

“Tuhaf. Bir ara kalabalıkta seni gördüm gibi geldi bana.”

Kanı çekildi derisinden. Çürük dişi zonkladı.

“Benzetmişsin, dedi. Evdeydim ben. Karnım ağrıdı durdu. Şimdi de ağrıyor.” ‘İyi buldum bu karın ağrısını. Çok şeyi açıklar bu.’

“Öyledir,” dedi öteki.

Kuşkulu kuşkulu baktı. Gitti ilerde dört kişilik bir topluluğa karıştı. Bir şeyler anlatıyordu. ‘Orospu çocuğu, beni gördüğünü söylüyor.’ Bir yapışsa gırtlağına; sıksa, sıksa. Gözleri dışarı uğrasa. Ürperdi. Kalem elinde duruyor. Yazamıyor. Bomboş. Unutamadığı bir şey var; öğleye değin kalması gerek burda.

Boğarak öldürmek Yusuf Atılgan karakterlerinin yapmadığı şey değildir: Çıkılmayan‘da sadece hayali kurulan bu eylem Tutku öyküsünün finalinde üzeri kapalı bir şekilde anlatılacak, Anayurt Oteli‘nde ise apaçık gerçekleştirilecektir. Arzularının tatminini gerçekleştirdiği ortalıkçı kadının varlığı yetmediği hatta onu kastre ettiği noktada Zebercet kadını boğarak öldürür. Daha sonra da kendini asacaktır. Ancak romandaki cinayet ve intihar doğrudan cinsel arzuların yarattığı karmaşaya bağlı olarak okunmalıdır; son sahnede Zebercet’in paçasından damlayan meni bitip tükenmeyen cinsel enerjinin en sonunda özgür kalışını simgeler. Artık üreyemeyenin simgesidir Zebercet, bu coğrafyanın yeni insanıdır: başkalaşmış, yozlaşmış ve nesebi belli olmayandır. Bu kopukluğun içinde olumlu bir yere doğru akamayan arzunun yıkıcılaşmasını anlatır. Oysa Çıkılamayan öyküsünün küçük yağmacısı henüz o noktada değildir. Sadece foyasının meydana çıkmasından korkmaktadır. Varlığı tehdit altındadır o yüzden de tehdit edeni yok etmek ister.

Günün devamında, öykünün üçüncü bölümünde, endişe ve panik içindeki küçük yağmacıyı öğle tatilinde görürüz. Buradaki en etkili sahne her gün yemek yedikleri lokantadır. Sahibinin adı Artin’dir. İki gün boyunca yaşananların hedefindeki gruptan biridir aslında Artin; ama küçük yağmacı bunun farkında değildir. Sözkonusu bile etmez, aklına bile gelmez Artin’in Ermeni oluşu. Bu da bir anlamda pogrom‘un devletin planladığı ve dışarıdan şehre dayattığı bir eylem olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu yağmaya sıradan kent halkı katılmamıştır (en azından Yusuf Atılgan’ın çizdiği dünyada), dairedekiler olayları gazeteden okumaktadırlar, polisin suçluların peşinde olduğunu birbirlerine söylerken düzenin tesis edilmesinden duydukları memnuniyeti ima etmektedirler; yağmaya dışarıdan gelenler önderlik etmiş ve işte görünen o ki onlara Çıkılmayan‘ın küçük yağmacısı gibi tipler katılmıştır. Nasıl biridir küçük yağmacı, kendini nasıl görüyor, öyküden okuyalım:

Hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. Piyangolardan ummuştu. İşte beklediği geldi, ama kurtulamıyor. “Belli bir yaşayış uygulamışlar bana. Görünmeyen bir giysi giydirmişler. Sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. Düğmelerini çözemem mi? Bu bile güç. Ya çıkarıp atanlar? Tutuyorlar onları. Deliler evine kapıyorlar ya da kodese. Alamıyacam boz arabayı. Sinirlerim bozuldu üstelik.”

Koskoca şehrin altının üstüne getirildiği, insanların öldüğü, yüzlercesinin yaralandığı, evlerin, işyerlerinin, okulların saldırıya uğradığı bu korkunç olaylar silsilesi küçük yağmacı için beklediği piyangodur! O da bu fırsatı değerlendirmiş, koskoca bir para tomarını kapıvermiştir, hem de onca diş ağrısına rağmen. Ama şimdi endişeler içindedir, yakalanmaktan ve hapse tıkılmaktan korkmaktadır. Çünkü dünkü yağmacı kalabalığın düzeni bitmiştir, sen neden yırtmıyorsun diye soran kırmızı gözlüler ortalıktan kaybolmuş, daire arkadaşlarından, sokakta şemsiyesini sallayarak yürüyenlerden ve hatta garip bakışlarından tedirgin olup yolundan çekilen kadınlardan oluşan bir toplum vardır karşısında. Ona engel olmak için orada bulunan bir topluluk. Ona zorla bir yaşam biçimi dayatanlar. Sınırsız özgürlük isteğiyle çatışan bu insanların kurduğu toplumsal düzendir. Dışarı çıkmanın iki yolu vardır: delilik ve suç. Bu noktadan itibaren öyküde de bir ton değişikliği başlar. Yakalanma korkusu farklı bir yere doğru evrilir. Küçük yağmacının eline geçen fırsat tam da hayalini kurduğu ona zorla giydirilmiş yaşamı üzerinden çekip çıkarmaya yarayacaktır. Ancak bu yola girmek demek, onun için düzenlenmiş yaşayışın dışına çıkmak demektir. Sürekli başkalarından ayrı olmanın, farklı bir zihinsel durumda olmak ve hep gergin olmak anlamına geleceğini kavrar. Bir tür delilik durumudur içine düştüğü:

Soluğunu kesip dinledi. Dışardan tık tık cama vuruyorlardı. Buz gibi oldu her yanı.

“Kim o?” dedi.

Ses yok. Gücün doğruldu. Gitti perdeyi açtı. Kimse yoktu. Yalnı ışığı zorlayan bir kertenkele vardı camda, “hay pis hayvan,” yumruğunu kaldırdı; vurmadı. “Deliriyorum ben.”

Bir hayvanı, kediyi öldürmek deliliğin ilk adımıdır Anayurt Oteli‘nde. Benzer bir motife burada da rastlıyoruz, ancak bu sefer hikaye kişisi Zebercet değildir, sonuna kadar gidemeyecektir. Sonuna kadar gidememenin hikayesidir çünkü okuduğumuz.

Raskolnikov da cinayetleri işledikten sonra insanlar âleminden ayrı düşmüş, adeta insanlıktan sürgün edilmiştir. Öldürdüğü iki kadın değil, öldürdüğü bir ilkedir. İnsanları bir arada tutan yazısız sözleşmenin ihlalidir. O yüzden de tekrar insanlığını kazanabilmek için itiraf edip cezasını çekmek zorundadır. Çıkılmayan‘ın küçük yağmacısı bir ilkeyi çiğnediği için değil, bir suç işleyerek farklılaştığı ve bu farklılığı taşıyamayacağı için paralardan kurtulmaya karar verir. Gerilimi kaldıracak gücü yoktur. Paranın sahibinin ihtiyacı veya hakkı olduğunu düşündüğü için değil, yine kendini kurtarmak için paradan vazgeçer. Sadece iki yüzlük alır içinden, bir yağmurluk için. Kendi kendine de söylenir, o kadarlık bir adam olduğunu kabullenir. Küçük adamdır, hayalleri de hırsızlığı da küçüktür. Paralar ateşe atılıp kolayca yandıktan sonra her şey yoluna girer:

İçindeki karartı ışıdı. Birden çişinin geldiğini, karnının acıktığını duydu. Odasına geçti. “Bol bir yemek olsa, anamınkiler gibi.” Yarın, diyordu soyunurken, yarın. Bitkindi. Uyuyacaktı. Yarın bir işi daha vardı yapılacak: Gidip o korkunç dişçi koltuklarından birine oturacak, çürük azı dişini çektirecekti.

Onu zayıf düşüren, korkularıyla mücadelesinde onu zorlayan çürük dişinden kurtulduktan sonra nasıl biri olacaktır? Bunu bilmiyoruz. Belki fiziksel olarak bu kadar çaresiz durumda olmasaydı daha serinkanlı düşünüp, o parayı canının istediği gibi harcayacak, kendisi için düzenlenmiş o hayatı elinin tersiyle itecekti. Yarın onun enerjisini sömürüp bitiren diş sorunundan kurtulduktan sonra belki de karşısına çıkacak fırsatları daha büyük bir soğukkanlılıkla değerlendirecektir. Bu tür bir kuşkuyla bitirmemizin nedeni, küçük yağmacının yaptığı eylemin ahlaki içeriğini kavramaktan uzak bir noktada kalmasıdır. Bu bir yüzleşme hikayesidir, evet, karakter kendi sınırlarının farkına varmıştır ve bir adım daha atmaya cesaret edememiştir; ama asıl olması gerekenle, yaptığının nasıl büyük bir kötülük olduğuyla yüzleşmemiştir. Bence bu gerçek yaşama daha yakın bir final olmuş.

Kötülüğü insan psikolojisinin sürekliliği içinde ele alarak bunu edebiyatının meselesi haline getiren Yusuf Atılgan’ın tüm yazdıklarının çok dikkatle okunması gerektiğine duyduğum inanç bu öyküyle bir kez daha pekişti. Çıkılmayan öyküsünün özellikle üçüncü kısmında odak uzaklığı iyice kısılarak tamamen hikaye kişisinin anlık ruhsal değişimlerinin gözler önüne serildiğini görüyoruz. Bu kısımda artık ülkede yaşananların, tarihsel karşılıkların, toplumsal durumların bir önemi kalmaz. Korkularının ve yetersizliklerinin içinde boğulan bir zavallı vardır karşımızda. O zaman baştaki tespitlerimi gözden geçirmek durumunda hissediyorum: 6-7 Eylül olaylarının adının verilmemesi sonuna geldiğimizde o olayların içindekileri daha iyi anlamamızı sağlıyor. Aslında kafalarının içinde nelerin olduğunu, nelerin olmadığını görebiliyoruz. O küçük yağmacının aklında o günün nedeni ya da ne olduğu üzerine en ufak bir fikir yok. Bu durumu daha da korkunç hale getiriyor. Birileri için felaket olanın başkaları için bir fırsat olması. Hep olan ve her zaman saklanan şu korkunç gerçek gibi: Depremlere koşan yağmacıların, yangınlardan mal kaçıranların komşumuz olabileceği gerçeği. Atılgan’ı büyük yazar yapan, bu türden gerçekleri yapıtlarının merkezine koyabilmekte gösterdiği cesarettir. Mitchelet’nin başta alıntılanan tarihten hiçbir şey ummayalım uyarısı da bu noktada Yusuf Atılgan’ın olup bitenler karşısındaki tavrını özetlemektedir. Sanki tarihe not düşmedim ama bu sözle işaretledim der gibidir.


[1] Rusça’dan dünya dillerine geçmiş olan pogrom kavramı etnik, dini ya da siyasal nedenlerden dolayı bir grup insana ve malına yönelik organize şiddet olayları için kullanılır.

[2] Bu ilginç bir ayrıntı. Çünkü o gün şehir dışından, hatta oldukça uzak illerden yüzlerce insanın yağma için İstanbul’a getirildiğini yazıyor kaynaklar.

3 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s