Edebiyatımızdaki İlk Ütopya Metinlerinden: Rüyada Terakki ve İleri İslam Medeniyeti Rüyası

images“[…] iki yeni ahbap birbirlerine birer yeni numara verirler. Mesela biri diğerine “Ben seni bir numara ile ahbaplığa kabul ettim” der. Diğeri de berikini aynı numarayla kabul ettiği takdirde aynı şekilde defterine yazar. Ondan sonra azar azar ileri götürmeye başlarlar. Dostluk, ahbaplık arttıkça numaralar da artar.

“Bir adamın ne kadar ve ne derecede dostu olduğu defterinde kayıtlı adreslerin hizasındaki numaralardan anlaşılır. Bir kimse haber alırsınız ki on bin numarası vardır. Derhal hükmedersiniz ki o kimse mükemmel bir insandır; çünkü mutlaka birkaç yüz dosta sahip olmuştur…

Eğer birisi bir fenalık veya bir münasebetsizlik yaparsa, kendi numarası defterlerinde kayıtlı olunan dostları tarafından numarasının indirildiğine dair yağmur gibi kartlar yağar. Artık o kimsenin dostları gözünde itibar derecesi düşer. (65-66)[…]”

Tanıdık geliyor mu? Facebook 1913’te bir Osmanlı yazarı tarafından hayal edilmişti desem? Yukarıdaki satırlar, Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi’nin, Rüyada Terakki ve İleri İslam Medeniyeti Rüyası’dan. Türk edebiyatındaki bilinen az sayıdaki ütopya metinlerinden. Balkan savaşları sonunda yaşanan yıkımın gölgesinde kaleme alınmış bu metni bugün okumak, günümüz Türkiye’sindeki ilerleme, batılılaşma, İslam, milliyetçilik gibi kavramların etrafında döndüğü zihniyet dünyasını anlamak açısından çok ilginç ipuçları sağlıyor.

Ütopya hayali, yeryüzünde bir cennet kurma isteğinin ifadesidir. Elbette fütüristik bir yaratımdan çok, mevcut sorunların saptanmasıdır. Beraberinde bir düzeltme / değiştirme isteğini ve iradesini içerir. Birçoklarının işaret ettiği gibi ütopya Batı kültürüne has bir tür sayılır. Tıpkı roman gibi ütopya da bir edebi tür olarak Batı’da ortaya çıkmış ve ardından çevre kültürlere yayılmıştır. Tersi örnekler gösterilmiş olsa da temelde bu sav geçerliğini henüz yitirmiş değildir. Bu durumun nedenleri başlı başına bir araştırma konusudur ancak konuyla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Örneğin Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki farkların ütopya kavramının oluşumuyla ilgili rolü. Bu noktada Hilmi Yavuz’un Edward Said’den aktararak işaret ettiği restore edici metinler / destekleyici metinler ayrımından yararlanmak mümkün görünüyor. İslamiyet açısından Kur’an tam, benzersiz ve taklit edilemez bir metin olarak diğer tüm metinleri gölgede bırakır; dolayısıyla Müslüman dünyada yazı, Batı’dakinden farklı bir motivasyona sahiptir. Hıristiyanlık’ta kutsal kitap, farklı zamanlarda farklı yazarlar tarafından kaleme alınmış eklektik bir metindir. Tek bir metin olmadığı gibi üzerine yapılacak çalışmalar her zaman yoruma açık ve restore edicidir. Kuran için restorasyon söz konusu değildir; yazılacak yeni metinler, ancak kaynak metnin kendisini destekleyebilir. Basitçe ifade etmek gerekirse, benzeri yazılamayacak, tamamlanmış, mükemmel bir metnin varlığı yeni arayışlara imkan tanımaz. Dolayısıyla yeni bir metnin ya da farklı metinlerin mümkün olmadığı bir yerde yeni bir dünya tasavvuru da çok anlamlı olmayacaktır. Dolayısıyla edebiyatın, edebi yani ahlakı vaaz etmek, dünyanın ve Yaratıcının güzelliğini ve yüceliğini gözler önüne sermek dışında bir işleve sahip olması kolay görünmemektedir. Oysa daha güzel bir dünyayı kurmayı hayal etmek bugünün eleştirisinden geçer. İki din arasındaki bir farktan yola çıkarak, şematik olma pahasına bir düşünce deneyi yapabiliriz: Hıristiyanlık için dünya ilk günahın bedelinin ödendiği yerdir, burada ne kadar acı çekilirse öte tarafta cennet o kadar mümkün olur. İslamiyet ise dünyayı gelip geçici bir sınav mekanı sayar. İnsan Hıristiyanlıkta olduğu gibi dünyaya doğuştan günahlarıyla, çile çekerek temizlenmek amacıyla gelmez; bir tabula rasa gibi, boş bir kağıt kadar temiz olarak gelir. Cüzi iradesiyle işleyecekleri günahlar ve sevaplar öte dünyada tartılacak ve eninde sonunda cennet hak edilecektir. Bu önemli bir farktır. Hıristiyanlıktaki başkaldıran ve kendi kaderini çizen kahraman figürünün doğuşu bu temel günah fikriyle bağlantılandırılır. İslami akit daha rasyonel bir denge kurduğu için insanın başkaldırısı da çok mümkün görünmez. Dünyanın sınav yeri olarak algılanması o dünyaya karşı umursamaz bir tavır takınılmasını gerektirir. Bu motif aslında neredeyse bütün öte dünya inanışları için geçerlidir; gelip geçici dünya nimetleriyle baştan çıkmamak önemlidir. Ama asıl önemlisi dinlere göre dünyanın eleştirisi aslında sınavın/çilenin eleştirisi anlamını taşıyacaktır. Dolayısıyla dünyanın geleceğinden söz etmek de anlamsızdır; insanın (ruhun) geleceği önemlidir, ölümsüz olan odur. Dünyevi hayat buna göre kurgulanır; dolayısıyla da dünyevi ütopya, daha iyi güzel mükemmel dünya hayali kurulmaz bile. Batı Avrupa, Katolik Kilisesi’nde vücut bulan din ile hesaplaşıp sekülerleşirken dünyayı değiştirme ve biçimlendirme iradesine sahip çıkar; bunun sonucu olarak da ütopya fikri gelişir. Daha sonra da modernleşmenin hayal kırıklıkları ütopya türünün distopyaya dönüşmesine neden olacaktır…

Öte yandan ütopyadaki mükemmeliyet fikri, dünyevi de olsa, bir cennet hayal etmek anlamına gelir. Dolayısıyla dinsel düşünceden ödünç alınmış gibidir. Dini düşünce ütopyayı öte dünyada kurgular. Evet bir yandan mensubu olduğu dinin mesajını diğer insanlara tebliğ etmek, Yaratıcı’nın şeriatini bu dünyada kurmak müminin görevlerinden biridir. Ama asla tamamlanmayacak bir misyondur bu. Kutsal kitapların söylediği gibi her durumda dünyada inançsızlar ve inkarcılar olacaktır. Din bir gün tüm dünyanın aynı dinde birleşeceğini ve mükemmelin dünyada kurulacağını söylemez. Tam tersine dünyanın sonu geldiğinde Deccal ile Mesih son kozlarını paylaşmak üzere dünyayı büyük bir savaş alanına çevirecektir, her ikisinin de yandaşları savaşacaklardır. Dolayısıyla, herhangi bir anda dünya hep bugün olduğu gibi inançlılar ve inançsızlardan oluşur. Mükemmel, dünya dışındadır. Cennet hem gelecekte, kıyamet sonrası tüm çelişkilerin çözüldüğü, tüm bilinmezlerin görünür bilinir olduğu bir yerdedir; hem de geçmiştedir, kayıptır. Ütopya tek bir yerde değildir: Bu dünya! Sekülarizm, dünyevilik ise değişen tonlarda olsa da aynı ortak özü taşır: Yaşamakta olduğumuz dünyayı değiştirerek cenneti burada kurmak. Platon’un Devlet’i de Farabi’nin Medinet’ül Fâzıla’sı da benzer bir dünyayı kurma çabasının ifadeleridir.

Durum böyle olunca, Türkçe edebiyatta ütopya sınıfına dahil edilecek az sayıda metin olması şaşırtıcı değildir. Rüyada Terakki bu nadir kitaplardan biridir. İçeriğine baktığımızda tipik bir Batılı ütopya metni olmasına karşın biçim olarak “habname” geleneğine yaslanarak rüya metni olarak kurgulanmıştır. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılan kitabın[1] önsözünde, yayına hazırlayan Engin Kılıç şöyle diyor:

Ama bir yandan da Thomas More’un Utopia’sıyla başlayan bir uzlaşımın klasik ütopyaların pek çoğunda tekrarlanan formüllerini kullanır: Zamansal ve/ veya mekânsal bir mesafe oluşturmak, yani ütopik anlatıyı geçmişte veya gelecekte yaşanan bir zaman dilimine ve/veya farklı bir coğrafyaya yerleştirmek, tıpkı okurlar gibi bu yeni dünyayı bilmeyen başkahramana yol gösteren bir rehber eşliğinde bu dünyayı gezerek tanıtmak. Burada da bu formüle uygun olarak rüyaya dalan “ben-anlatıcı”nın rüyasında dört yüzyıl önce yaşamış büyük dedesi Molla Davut’la karşılaştığını ve onun rehberliğinde dört yüzyıl sonrasının, yirmi dördüncü yüzyıl İstanbul’una gittiklerini görürüz. (s8)

Rüyada Terakki’de bir ütopya kurmaya başlamadan önce mevcut dünyanın eleştirisi yapılır. Dedesi torununa ülkenin nasıl olduğunu sorduğunda, yazarımız onların yaptığı hatalar yüzünden bugün (1913’de) kötü durumda olduklarını söyler. Teşhisi, yüz yıldır duymaya alıştığımız tezlerin bir toplamıdır. Torun Nazım atalarının Avrupa’ya geçişinin büyük bir hata olduğunu, sınırlı güçlerini Asya’nın birliğini sağlamak için kullanmanın daha akıllıca olacağını anlatır. İkincisi ve daha vahimi Avrupa’nın fethi sonrasında yapılan hatalardır ona göre. Nazım dedesine, evet o toprakları adaletli yönettiniz ama fethettiğiniz bölgelerdeki Hıristiyan çoğunluğun bir gün Avrupa Hıristiyanlarıyla birlik olup başkaldıracağını hesaplayamadınız; sonunda da korkulan oldu, herkes ayaklandı ve bağımsızlık ilan etti der. Peki ne yapılmalıydı? Bu felaketi önlemenin yolu neydi:

“Eğer o vakit siz, ele geçirmiş olduğunuz yerleri, sınırları dâhilinde birtakım bölgelere bölerek büyük büyük kuvvetler oluşmasına engel olacak olan girintili çıkıntılı memleketlerden gerektiği kadarını gayrimüslim unsurlara terk edip de sizin işinize uygun memleketlerdeki gayrimüslimleri adalet ve insaf dairesinde yerlerinden kaldırarak ve bırakacakları gelirlerine, mülklerine, arazilerine karşılık kendilerine gelir, mülk ve arazi vererek oralarda iskân etmiş ve daha da memnun olmalarını sağlamak üzere idare ve geçimlerine, hüner ve marifetlerini ilerletmelerine yardım etmiş olsaydınız hem onları memnun etmiş olurdunuz, hem de Osmanlı topraklarını doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden akın akın gelmekte bulunan Müslüman oğlu Müslüman Osmanlılarla doldurarak ahaliyi yekpare bir bütün haline koymuş bulunurdunuz. (s23)

Avrupa topraklarında başarılamayan bu “yerinden kaldırma” ve yekpare bütün oluşturma hayalinin gerçekleşmesi için Molla Davutzade Mustafa Nazım çok beklemeyecektir. Tabii milli cumhuriyetin kurulması yukarıda alıntıladığım şekilde herkesi memnun edecek şekilde bir çözümle vuku bulmayacaktır. Etnik arındırma ve asimilasyon politikaları günümüzde de bu coğrafyanın en temel ve yakıcı sorunu olarak gündemde varlığını sürdürmektedir.

O günün eleştirisi yapıldıktan sonra kitap, bizi geleceğin İstanbul’unda gezdirmeye başlar. Dede, 2400 yılının mükemmelliğini ve harikalarını Nazım’a alıştıra alıştıra anlatır. Dedenin rehberliğinde biz bugünün okurları da kimi zaman hayretler içinde kalarak kimi zaman da bunlar çoktan oldu, hatta daha iyileri başarıldı diyerek geziniriz 1913’de hayal edilen geleceğin içinde.

Metnin geneline yayılan bu harikalar diyarı gezintisinde, gelecekte hayal edilen toplumsal hayat, sanayi, teknoloji, yönetim ve dünyanın çehresi gerçekten de şaşırtıcı bir deneyim sağlar. Kitabın tümüne yayılmış ve her biri gerçekten de çok ilginç ve eğlenceli olan hayallerinin tümünü bu yazıda örneklemek pek mümkün değil. Ancak birkaçından söz etmezsek de kitabın ruhunu aktarmakta eksik bir iş yapmış oluruz.

2400 yılının mükemmel İstanbul’unda rehberlik yapan dede öncelikle bir büyük bahçeye getirir Nazım’ı; İslam’ın temelini kavramış ve gereklerine uyan bir milletin ödülüdür bu bahçe. Simgesel cennet bahçesinin yeryüzündeki tecellisidir. Uçsuz bucaksız bir cennet bahçesi olarak tasvir edilen bahçenin tüm personeli bir müdür ve yardımcısından ibarettir. Çünkü bahçenin bakımını bitkiler, hayvanlar ve böcekler yapmaktadır. Dedenin ifadesiyle “canlı mahlukların hepsinde bir his vardır. Hangi mahluk olursa olsun, onun hissi uyandırılıp da bir işe alıştırılırsa, o işte sadık bir hizmetkâr gibi kullanılır.”

Geleceğin güzelliği harika bir bahçeyle sınırlı değildir. Tam tersine, yüksek binalar, kalabalık meydanlar, adaların arkasında kapkara bulutlar gibi yükselen fabrika bacaları, Salacak ile Kumkapı’yı birbirine bağlayan üç katlı bir asma köprü, Boğaz hattı boyunca çalışan ve adalara kadar dubalar üzerinde giden hızlı trenler, garsonların servis yapmadığı tüm siparişlerin otomatik makinelerden alındığı lokantalar ve elbette tıkır tıkır işleyen bir iktisadi hayat. En çok altı çizilen özellik de insanların çok çalışması, herkesin bir iş sahibi olması ve durmaksızın üretmesi. Tabii bu noktada Batılı ütopyalarla çok büyük ortak yönler olduğunu söylememiz gerekiyor. Karl Popper’ın işaret ettiği gibi tüm ütopyalar totaliter bir öz taşır. Ütopyaların en büyük özelliği, geleceğin teknolojisini ve bilimini hayal etmek değildir aslında; gelecekte nasıl bir toplumsal yapı olması gerektiğinin kurgulanmasıdır. Rüyada Terakki de benzer şekilde totaliter bir sistem hayal eder. Ancak bu yolla mutlu olunacaktır. Örneğin kahve, çay, tütün, nargile gibi düşkünlük döneminin zararlı alışkanlıkları tamamen yasaklanmıştır. Şehrin merkezinde yer alan kale gibi büyük emniyet binasında şehre giren herkesin röntgeni çekilir, hem bir hastalığı olup olmadığı teşhis edilir hem de kişinin her yerde tanınmasını sağlayacak bir yaka iğnesi verilir. Ay ve yıldızlardan oluşan bu yaka iğnesi toplumsal statüye göre farklı sayıda yıldızlarla donatılır, devlet görevlileri bunu başlarında taşır. Toplumsal hayat mükemmel çalışan bir makinenin çarkları gibi tasarlanmıştır. Buna karşın Millet Meclisi her tür düşüncenin sonuna kadar tartışıldığı demokratik bir ortamdır.

Bu mükemmel dünyada çocuğun ve kadının yeri başlı başına ilginç bir konudur. Anneler doğum yapmak için devletin parasız hizmet verdiği doğumevlerine gelirler, orada doğum yaparlar ve bebekler orada büyütülürler. Belli ki yazar çocukların aileden koparılması ve devlet tarafından yetiştirilmesi konusunda İslami açıdan bir sorun görmemiş. Belki Osmanlı’daki devşirme sisteminin varlığı bu tür bir hayale kaynaklık etmiştir. Ancak birçok ütopya ya da totaliter sistem çocukların belirli kalıplar içinde merkezi organizasyon (devlet, parti vb) tarafından yetiştirilmesini hayal eder. Eğitim totaliter yapının kaldıracıdır çünkü. Kadınların durumu ise çok daha ilginç. Özetlemek yerine ilgili bölümü alıntılamak istiyorum:

Bu konuşmamız bir çeyrek saat devam etmiş olmalı ki İstanbul’un her tarafından duyulagelen uğultu birdenbire kesildi. Biz de köprü üzerindeyken uzaktan meydanın sonunda bulunduğunu gördüğümüz o büyük binaların önüne gelmiştik. Orada durup dönerek arkamıza baktım; bir saniye önce insan deryası halinde bulunan o geniş meydanda insandan eser kalmamıştı. Yalnız birkaç kişi görünüyordu ki onlar da yakındaki sokaklara doğru hızlı hızlı gitmekteydiler.

Dedem benim baktığımı görünce:

― Haydi oğlum, dedi, biz de gidelim. Şimdi bu meydan kadınlarla dolacaktır. Artık erkeklerin buraya gelmesi yasaktır. Bizim tam iki buçuk saat dinlenme zamanımız vardır.

― Efendim bu sözünüzden bir şey anlamadım. Bu meydan şimdi kadınlarla dolacaktır buyurdunuz, bu nasıl olur?

― (Gülerek) Evet oğlum, adalet kanunlarında kadınların da eşit haklara kavuşmaları kabul edilmiştir. Ancak kadınlarla erkeklerin bir arada gezip dolaşmaları, ticaret ve sanatla uğraşmaları genel ahlakı bozduğundan ve bu bozulma sebebiyle hiçbir düzenin oluşmasına imkân bulunamamasından dolayı erkeklerle kadınların geçim ve ilerleme şartları ayrılmıştır. Her iki taraf birbirinin aynı eşit haklara kavuştuklarından, kadınların da erkekler gibi ayrıca cemiyetleri, kendilerine özel usulleri, kuralları, düzenleri ve ilerleme yolunda türlü iş girişimleri vardır.

“Kadınlar hiçbir şekilde iddia edemezler ki kadınlarla ilgili bir hak esirgenip kendilerine verilmiş olmasın. Ancak kadınlarla erkekler arasında her konuda eşit haklara uymamak ve kadın olmaları itibariyle kendileri erkekler kadar haklara sahip olamamak hakkını yine kendi meclisleri onaylamıştır. Bununla beraber bu asrın kadınları erkeklerinden çok daha rahat yaşamaktadırlar. Bunu genel olarak kadınlar da kabul ediyorlar. (40-41)

İdeal toplumsal düzenin korunması iki cinsin birbirinden kesin sınırlarla ayrılmasıyla mümkün görünüyor[2]. Hatta kadınların “kadın olmaları itibariyle kendileri erkekler kadar haklara sahip olamamak hakkını yine kendi meclisleri” onaylamalıdır. Yani eşit haklar devlet / erkekler tarafından verilse bile kadınlar bu haklarından vaz geçmelidirler. Alıntının devamında bu toplumsal yaşantının ayrıntılarıyla anlatımı var. İlginç olan, bu toplumsal kurgu yapılırken kesinlikle Kuran’a ya da hadislere dayandırılmaması. Yani bu İslam Medeniyeti Rüyası’nın hemen hiçbir yerinde İslami kaynaklara referans verilerek bir çıkarımda bulunulmuyor. Çok genel ifadelerle genel ahlaktan söz ediliyor.

Rüyada Terakki temelde zengin ve mutlu bir Osmanlı ülkesinin hayalidir. Bu yazıda değinemediğim birçok bölümünde bu zenginlik ve gelişmişlik renkli ayrıntılarla tarif edilir. Balkan Harbi’yle darmadağın olmuş Osmanlı’nın Mustafa Nazım’ı haklı olarak merak eder karanlıklardan aydınlığa nasıl çıkıldığını. O zaman ütopyaların vazgeçilmez motiflerinden birine, adaya geliyoruz.

Esasen asırlardan beri Avrupalıların çeviregeldikleri dolapların sonucu olarak Osmanlılar her yönden kaybede ede pek zayıf düşmüş olduklarından son Balkan savaşının böyle bir mağlubiyetle sonuçlanacağı zaten ortadaymış.

O zaman her partiye üye vatanseverlerden elli kişi Osmanlıların bu perişanlığını dikkate alarak hep birlikte Issız Ada olarak bilinen ve üzerinde insan yaşamayan büyük bir adaya gitmişler. Bu elli kişi birçok servet sahibinin yardımları sayesinde o adada çalışmaya başlamışlar. Her şeyden evvel insan hayatının gelişme yolundaki örneklerini yani ileri ve medeni milletlerin ahlak, adap ve muaşeret usullerini incelemişler. Sonuçta bunların hiçbirini örnek almaya değer bulamamışlar. Hepsi cürük çıkmış.

Sonra İslam medeniyetinin esaslarını incelemeye koyulmuşlar. Nihayet insanlığın temel direğini İslam medeniyetinin yükselme yolunda bulmuşlar. İşte o noktadan başlayıp önce ahlak, adap, terbiye yönlerini düşünerek birbirleri arasında uygulamaya girişmişler. Pek az bir süre sonra kendilerinde yekpare bir terbiyenin ürünü gibi bir mükemmelliğin gerçekleştiğini görmüşler.

Ondan sonra bu heyet sanayiye atılmayı kararlaştırmışlar. Bu konuda da öncelikle demircilik, camcılık, kısacası kimya ürünü olan sanayiden birer işe girmişler. Bunun üzerine o heyet on şubeye ayrılır. Her şube birer fabrika yapar. Makinesiz, edevatsız işe başladıkları halde yavaş yavaş muhtaç oldukları alet ve edevatı kendileri hazırlarlar. O vakit İstanbul’da fen ve sanat erbabından olanlar onların bu halini haber alınca derhal kendilerine katılmaya koşarlar. (10

Kitabın birçok yerinde üzerinde durulan iki ana unsuru burada görüyoruz. Birincisi, Osmanlı’da çöküşün ana nedeni olan ahlaki yozlaşmanın İslamın esaslarına dönülerek halledilebileceği ve ikincisi de çalışarak, üreterek, sanayi ve teknoloji ile kalkınılacağı. Elbette eğitim burada kritik bir rol oynuyor. Bebeklerin daha doğumundan itibaren devlet tarafından bakılıp eğitilmeye başlandığı bir dünyadan söz ediyoruz. Kimsenin kahvehaneye gidip iki laf edemediği bir çalışma düzeninden… Ama hepsinden önemlisi fen yani doğa bilimlerinin fizik, kimya, mühendisliğin kullanılarak refahın sağlanacağına duyulan inanç. Bu tastamam modernizmin vaadidir aslında. Modernleşme süreci hakkında Osmanlı aydınının kafa karışıklığının Cumhuriyet Türkiyesi’nde  sürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Niyazi Berkes Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabında bu süreci çok ayrıntılı bir şekilde anlatır. Özellikle Ahmet Mithat’tan örneklediği Osmanlı aydınının ilerlemeye bakışını burada hatırlamakta yarar var:

Avrupalı olmak sadece Avrupa’da yaşayan kişi olmak, hatta Avrupa ırklarından birinden olmak demek değildir. Onun anlayışına göre, Avrupa uygarlığının yararlı yanlarını, fenlerini ve endüstrilerini almak demektir. Fakat bu uygarlığın kötü yanlarını da birlikte almamaya bakmak gerekir. Avrupa uygarlığı bugün kendindeki kötülüklerin farkına varmaktadır. (s375)

II. Abdülhamit dönemi batıcılığında çağdaşlaşma sorunu basit bir sorundu. Batı uygarlığından alınacak şeyler ancak “faydalı” olan yanlardı. Bunların İslam uygarlığı üzerinde bir etkisi olmayacaktı. Zaten Batı’dan alınacak yanlar aslında İslam uygarlığından Batı’ya gitmemiş miydi? Bu görüşte çağdaşlaşma, olduğu gibi kalmamak ya da daha sonra göreceğimiz İslamcılarda olduğu gibi, idealleştirilmiş olan ütopya olarak yaşayan İslam altın çağına dönmekti. (s381)

Bu bakış (Batı’nın yararlı fennini, teknolojisini alalım İslam’ın ahlakı ile birleştirelim) tüm naifliği ile Rüyada Terakki’de de karşımıza çıkar. Gelişme ve zenginleşme için çalışmak ve fen öğrenmek şarttır; bu çizgiye uygun kişiler yetiştirmek için devlet tarafından çok sıkı bir eğitim verilir. Ama öte yandan hayal edilen eğitimli çocuk neredeyse bir mutasavvıftır:

Bir gün yedi sekiz yaşındaki bir çocuk ile hocası arasında geçen bir konuşmayı dinlemiştim. Hayrette kaldım. Hoca dedi ki:

― Oğlum, Dündar, seni pek akıllı görüyorum.

― İnşallah düşündüğünüz gibi olurum efendim.

― Dünyayı anladığın gibi bana tarif et.

― Dünya anlatacak kadar önemli değildir.

― Acayip! Dünyayı niçin bu kadar önemsiz görüyorsun?

― Dünya bir insan kalbi kadar geniş olmadığı gibi o ölçüde pak ve kusursuz da değildir.

― Siz galiba felsefeyle uğraşıyorsunuz.

― Ben felsefeyi severim; fakat hakikat nurunu, ilim ve marifeti, edep ve erdemi, insanlığı felsefeye tercih ederim.

― Oğlum, bunları bulup sevebilmek için sana dünya lazımdır. Halbuki sen dünyayı sevmiyorsun.

― Hoca efendi, siz benim cehaletimi bulup eleştirmek istiyorsunuz; fakat ben kalp ilminin uzmanı, âlimi olmak arzu ediyorum. Bir ilim ise okumakla elde edilmez. Ona ancak zekâ ve irfan ile ulaşılır. (82)

İdeal öğrenci kalp uzmanı olmak istiyor, ama bunun okumakla değil zeka ve irfanla elde edileceğini savunuyor. Belki de ben yanlış okuyorum, çocuk manevi anlamda kalp ilminden söz ediyordur ancak kitap boyunca eğitim ve fennin önemi vurgulandıktan sonra işaret edilen öğrencinin verdiği cevaplar çok da terakki rüyasına uygun görünmüyor.

Sonuç olarak Rüyada Terakki Cumhuriyet öncesinde Osmanlı aydının nasıl bir gelecek hayali kurduğunu, gündeminde ne gibi sorunlar olduğunu, Avrupa-Türkiye ilişkilerini, Doğu-Batı meselemizi, ulusal karakter ve İslamcılık gibi gündemimizde bugün de önemli bir yer işgal eden konuları anlamakta başvurulabilecek nadir kaynaklardan biri. Yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra bugün okurken birçok meselenin nasıl da halledilmeden kronikleştiğini görmek de üzücü. Ütopya edebiyatı açısından bakıldığında, aslında başlığında İleri İslam Medeniyeti Rüyası denilse de yöntem ve içerik olarak tamamen Batılı bir yaklaşımla kaleme alındığını söyleyebiliriz. Batı aklıyla kurulmaya çalışılan bir İslam medeniyetinin melezliği belli ki ana meselelerimizden biri olmayı sürdürecek.


[1] Engin Kılıç tarafından orijinal metin Latin alfabesine aktarılmış ve günümüz okur için sadeleştirilmiştir. Kitabın ilk yarısında sadeleştirilmiş metin, ikinci yarısına günümüz alfabesiyle yazılmış orijinal metin bulunmaktadır.

[2] Bu yazıyı hazırlarken dünya basınında Suudi Arabistan’da çalışan kadınlar için bir kent planlandığı yolunda bir haber yayımlandı: http://www.guardian.co.uk/world/2012/aug/12/saudi-arabia-city-women-workers

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s