Klasikler Meselesi…

Türk Edebiyatı’nın klasikleri zaman zaman tartışılan konulardan biridir. Klasik kavramının farklı anlamlarının olmasından kaynaklanan bir karmaşa söz konusu olduğu için bu konu tartışılırken çok değişik listeler de ortaya çıkmaktadır. Aslında ilk sormamız gereken soru, neden Türk Edebiyatı’nın Klasiklerini sorguluyoruz olmalı. Bu bir köken arayışdır. Günümüz edebiyatının düşünsel ve sanatsal kaynaklarının neler olduğunu anlama çabasıdır. Dolayısıyla “edebiyatımızın klasikleri nelerdir” sorusu aslında “edebiyatımızın düşünsel ve edebi kökleri nelerdir” diye de okunabilir. Tabii bu da bizi oldukça karmaşık düşünce tarihi meselelerini tartışmaya zorlar.

Klasikler denildiğinde öncelikle Antik Yunan ve Roma’dan gelen Plato’nun, Homeros’un  eserleri gibi temel metinler anlaşılır. Bunlar günümüz dünya edebiyatı yapıtlarının içinde geliştiği düşünsel çerçeveyi oluşturan metinlerdir. Her dilin kendi evrimi içinde çok eski metinlere ulaşmak mümkündür ancak bunlara o edebiyatın klasikleri denmez. Örneğin İngiliz Edebiyatı’nda Beowulf ya da Alman Edebiyatı’ndaki eski kahramanlık destanları o edebiyatların klasikleri olarak sınıflandırılmaz, Eski İngiliz Edebiyatı gibi bir terimle tarif edilir. Bu dillerin edebiyatlarında klasik dönem denildiğinde klasik antikite ile bağlantı kuran Milton ya da Goethe akla gelir.

Türk Edebiyatının Klasikleri nelerdir diye düşünmeye başladığımızda kimi zaman tarihsel olarak gidebildiğimiz en eski metinleri araştırıp alt alta yazıyoruz, 8. yy’a tarihlenen Orhun Yazıtları, 15.-16. yy’da yazıya geçmiş olan Dede Korkut hikayeleri, Evliya Çelebi, Yunus Emre, Mevlana diyoruz örneğin. Ya da 16-17.yy’dan başlayarak Divan Edebiyatı’nı alıyoruz. Ancak bu eserlerin yukarıdaki Klasik tanımıyla ilgileri olduğunu söyleyemeyiz. Onları Eski Türk Edebiyatı dönemleri içinde sınıflandırabiliriz. Günümüz İngiliz Edebiyatı ile Beowulf ne kadar ilişki içindeyse Dede Korkut hikayeleri ile bizim edebiyatımız da o kadar bağlantılıdır. Oysa günümüz dünya edebiyatı Rönesans’la birlikte köklerini klasik antikiteye dayandırmış hümanizma paradigması üzerine kuruludur. Bir başka deyişle Batı edebiyatı ve kültürü Antik Yunan ve Roma kültürünün üzerine bina edilmiştir. Modern kurumların hepsi bu temel üzerinde yükselir. İlahiyat, hukuk, bilim, sanat köklerini bu klasiklerde bulur. Bu yüzden de bugünün yaşayan edebiyatı ile Klasikler arasında çok sıkı ve organik bir süreklilik vardır. Modernleşme sürecinin tüm Dünyaya hakim olmasıyla bu durum küresel anlamda norm olmuştur. Günümüzde Türkiye’de, Hindistan’da, Çin’de ya da Norveç’te kaleme alınan bir roman bu temel düşünsel çerçeve içinde tanımlıdır. Bu yüzden de hepsinin paylaştığı klasikler aslında aynıdır, bunlar antikitenin temel eserleridir ve bu anlamda evrenseli tanımlarlar. Örneğin “insanların eşit haklara sahip olması gerektiği” gibi bir ahlaki norm bu tür bir evrenseldir.

Farklı coğrafyalarda üretilen edebiyat yapıtları elbette o bölgenin kültüründen unsurları da bünyesinde taşır ve bu unsurları yukarıda sözünü ettiğim evrensel kavramlarla ilişkilendirdiği ya da yeniden ele aldığı için dünya edebiyatının bir parçası haline gelirler; Yaşar Kemal ya da Marquez’i buluşturan bu evrensel çerçevedir. Bu anlamda yerelin evrensel ile, premodernin modern ile çatışması ve çelişmesi de edebiyatın iç meselesi haline gelir.

Klasikler meselesine başka açılardan yaklaşmak da mümkündür. Bugünün Türk Edebiyatı’nın kaynakları nelerdir şeklinde soruyu yeniden formüle edersek, dönüp başlangıca, 19. yy romanına bakmamız gerekir. Şiir için elbette farklı etkileşimler söz konusudur. Düzyazı olarak bakıldığında yüz elli yıllık bir edebiyat tarihinden söz edebiliriz. Çok önemli ve kalıcı izler bırakmış yazarları bu 19. yy sonu ve 20. yy başı dönemde bulmak mümkündür. Örneğin Ahmet Mithat Efendi, Hüseyin Rahmi, Halit Ziya, Reşat Nuri, Abdülhak Şinasi Hisar, Tevfik Fikret, Namık Kemal, Yahya Kemal hemen akla gelecek isimlerdir. Ancak bu isimler ile Modern Türk Edebiyatı’nı ne derece anlayabiliriz? Bu ayrıca değerlendirilmesi gereken bir sorudur. Sadece Tanpınar’ı ele alarak düşünelim, onun yapıtlarını anlamak için yukarıda saydığım isimler yeterli midir? Freud, Bergson, Baudelaire, Mallarme, Gérard de Nerval, Apollinaire, Hoffman, Edgar Allan Poe, Goethe, Kafka, Jung, Nietzsche, Bremond, Descartes, Durkheim, Hegel, Heidegger, Kierkegaard, Schopenhauer, Sorel, Thibaudet ve diğerleri onun eserlerinin yaslandığı düşünsel haritanın sadece bir bölümünü oluştururlar. Tanpınar günümüzde Modern Türk Edebiyatı’nın babalarından biri olarak kabul ediliyorsa eğer böyle zengin bir edebi geleneğe yaslandığındandır. Günümüz yazarları belki Hoffman’ı ya da Bergson’u okumuyorlar ama Tanpınar’ı okudukları için onun yapıtlarına sinmiş olan bu düşünürlerin düşünsel mirasını edinmiş oluyorlar. Dolayısıyla kendini sadece edebiyatımızın iç etkileşimleri ile tanımlayan bir yazar, eğer Tanpınar’dan etkilendiğini söylüyorsa, aslında yukarıda sayılan tüm o yazarlardan etkileri de taşıyor olacaktır. Şunu da belirtmek isterim, bu sadece Türk Edebiyatı’na özgü bir durum değildir. Bu Rus yazar 1860larda yazan Dostoyevski için de böyledir, 1920lerde yazan Japon yazar Akutagava için de, 1940larda yazan Mısırlı yazar Tevfik el-Hakim için de… Biz de bu yüzden hepsini okuyabiliyor ve anlayabiliyoruz.

[Bu yazı Notos Dergisi, Şubat-Mart 2014 sayısında yayımlanmıştır]

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s