Sait Faik Nasıl Yazıyor?

Büyük yazarların yapıtlarını nasıl yarattıkları, öykülerini, romanlarını nasıl yazdıkları, konularını nereden bulduklarından tutun da günün hangi saatinde nasıl bir kalem kullanarak yazdıklarına kadar yazma sürecinin en ince ayrıntıları her zaman merak konusudur. Bu merakın ardında çeşitli nedenler vardır. Belki bir kısmımız, yazma becerisini geliştirmek, o sevilen yazar gibi etkileyici yapıtlar ortaya çıkarabilmek için yazarlık sırlarının peşindedir; ancak azımsanmayacak bir çoğunluk da yazarın nasıl bir insan olduğu sorusuyla ilgilidir. Onu sıradan insandan ayıran nedir? Bu, yaratıcı işlerle uğraşan tüm sanatçılar için geçerli bir sorudur. Müzisyen o melodileri nasıl besteler, ressam dünyayı nasıl görür, büyük roman fikirleri akla ne zaman düşer? Çünkü her şeyin sıradanlaştığı günümüz dünyasında sanat yapıtı olağanüstüdür ve bunun yaratıcısı da olağandışı bir insan olmalıdır. Aydınlanmadan beri dünya büyüsü bozulmuş bir yerdir. Modernite denilen bu yeni dönemde olup biten her şeyin faili insandır, tanrı çoktan ölmüş, mucizeler çağı kapanmıştır. Artık dünyanın işleri dünyada halledilmektedir. Sekülarizm tek geçerli dünya görüşüdür. Her ne kadar II. Dünya Savaşı’nın hayalkırıklığı insanları New Age inanışlara ve arkaik dinlere dönmeye ittiyse de ve günümüzde dinsel inançlar kimlik siyasetinin kullanışlı araçları haline gelmişse de insan hayatı geri döndürülemez bir şekilde dünyevileşmiştir. Dini inançlar da dahil olmak üzere artık her şey dünyevidir. İşte bu yeni insanın, seküler insanın mucizeyi arayacağı yer sanat galerisidir, kütüphanedir, edebiyattır. Seküler insanın yeni dini sanattır, peygamberi ya da şamanı da sanatçıdır. Bunun anlamı şudur, dünyevileşen ve bu yüzden de büyüsü bozulan hayatımızın içinde olağanüstü hatta doğaüstü ancak sanatsal deneyimde yakalanabilir. Bu bakış açısı sanatçıyı dünyevi olanın dışında bir yerde konumlandırmaya çalışır. İşin ilginç yanı çoğu sanatçının da buna inanması ve kendi sanatının büyüsüne kapılmasıdır. Böyle bir sanatçıya o şaşırtıcı güzellikteki heykeli nasıl yaptığı sorulduğunda “O taşın içinde gizliydi, tek yaptığım fazlalıkları yontup çıkartmak oldu,” gibisinden cevaplar vererek sanatsal deneyimi seküler bir mucize olarak sunar. Oysa sanatsal üretim sadece esin perisinin gizemli dokunuşu değildir, yıllara yayılan zor bir çalışma sürecini de içerir. Kadavraların başında geçen azap dolu anatomi derslerini kimse anlatmak istemez…

Yazarlara da sıklıkla sorulur, neden ve nasıl yazdıkları. Verdikleri cevaplar gerçeği yansıtır mı ya da ne ölçüde yansıtır, bilinmez. Ama her durumda yazarın kendine ve sanatına dair tavrını ifade eder. Kimi yazarlar bu konuda son derece konuşkandırlar, hatta edebiyat anlayışlarını anlatmak için söyleşiler yapar, makaleler, kitaplar yazarlar. Bazıları da son derece ketum davranırlar. İlginin yapıttan yazara yönelmesinde yanlış bir taraf olduğunu düşünürler, iyiden iyiye tedirgin olurlar. Sait Faik Abasıyanık da kanımca bu ikinci gruba giren yazarlardandır. Ancak gün gelir, en ketum yazar bile ne yapmaya çalıştığını anlatmak ister. Hele ki yanlış anlaşıldığını, haksız eleştirilerle yapıtlarının küçümsendiğini düşünüyorsa… Sait Faik’in öykü anlayışına dair çok güzel bir metni var. Eftalikus’un Kahvesi adını taşıyan bu öykü yazarın edebiyata yaklaşımını yine bu yaklaşımın bir ürünü olarak dile getiriyor.

Öykü genç bir adamın sonradan Sait Faik olduğunu anlayacağımız anlatıcının yanına gelip konuşmasıyla başlıyor. Çoğu öyküsünde anlatıcı yazar Sait Faik’e çok yakın biri olmakla beraber anlatıcının kimliğinden bu öyküdeki kadar emin olamayız. Yürümeye başlıyorlar. Genç adam yazara sorular soruyor.

Öyle şeyler soruyordu ki, samimi olup olmadığını anlayabilmek zordu. Sordukları samimi ise onun hesabına, değilse benim hesabıma dikkatli bulunmak lazım geliyordu. Öyle ya, ya alay ediyorsa… Cepheyi ona göre alır, bir fırsatını bulup tüymek hayırlı olur…

Bu sahneden Sait Faik’in sıklıkla bu tür diyaloglara girmediğini, okurlarıyla karşılaşmadığını anlıyorum. Ancak ilk anda hissettiği kuşku ve tedirginlik önemli. Ya alay ediliyorsa? Bu kuşkunun nedeni Sait Faik’in yazdıklarına ya da insanlara güvensizliği değil. “Hayranlık” kavramını son derece iyi tahlil etmiş, bir sonuca vardırmış olmasından kaynaklanan bir biline sahip. Çünkü şöyle devam ediyor:

Ama ciddi ise bu samimiyeti çocukluğa, toyluğa vermeli. Nasıl olsa bir gün kafasında senin için daha çok histen doğan hayranlık duygusu silinip gidecektir. Bu hayranlığa da fazla güvenmeye gelmez. Sürüp gitmesi benim için de, onun için de iyi bir şey ya. Onun için şüpheliyim. İkimizin de uzun uzun yerimizde saydığımıza bir işaret olmaz mı?

Sait Faik içi boş bir kendine güvene kapılarak yerinde saymaktan korkuyor. Yaratıcı yazarın en büyük korkusu bu değil midir? Yeni bir yapıt üretememek. Durmak. Kendi soluk kopyalarını üretmeye başlamak. Bu ölmeden ölmek demektir adeta. Böyle bir yazar yaşayan bir insan değil de içinden ruhu çekip alınmış bir zombidir. Bedenen oradadır ama aslında çoktan gitmiştir. Yazar görünürde yeni kitaplar yayımlamaktadır ama bunların hiçbiri geçmişte, bir zamanlar yaratıcı yazar olduğu zamanlardaki pırıltıyı, yeniliği taşımamaktadır. Çünkü hayranlarıyla ve hayranlarının gözünde sürdürdüğü imajıyla mutlu bir şekilde yerinde saymaktadır. Yerinde saymanın en büyük nedeni okura, okurun beklentilerine teslim olmak, “artık ben oldum” demektir. Sait Faik bunun tehlikesinin son derece farkında bir yazar. Ancak burada açıkça söylemediği ama satır arasında değindiği başka bir çekincesi daha vardır:

Genç adamın niyeti yazı yazmak olduğuna göre benimle alay etmek için samimi olması ihtimali çok kuvvetli ama, ne yapalım, fazla zeki ve dikkatli görünmeye de gelmez; bu da bir nevi ukalalık olur. İyisi mi, alay etmesi ihtimaline karşı yapılacak en doğru hareket, işi samimiyete dökmek, yutmuş görünmek. Çok zeki biri ise sonuna kadar bu hayran rolünde seninle oynayabilir. Varsın oynasın; bununla bir şey kazanmış olmaz.

Okurunun niyetini asla anlayamayacağına karar verir. Üstelik okurun çok zeki biri olabileceğini ve onunla sonuna dek oynayabileceğini kabul eder. Bu salt alçakgönüllülük değildir. Hele yaşadığı dönemi düşünecek olursak yazar demek öncü aydın demekti. Okumuş adam, hele ki uzun süre Avrupa’da yaşamış, oranın dilini, terbiyesini, eğitimini almış biri kendini sıradan halktan üstün görür, tevazuyu elden bırakmasa bile kendini sıradan insana karşı “sorumlu” hissederdi. Oysa Sait Faik okurun kendisinden daha zeki ve üstün olma olasılığını peşinen kabul ediyor. Bu o dönem Türkiye için farklı bir yaratıcı yazarı tipidir. Fazla zeki ve dikkatli görünmenin bir çeşit ukalalık olduğunu söylüyor. Yazarlığının ona bir çeşit otorite ya da toplumsal statü sağlama ihtimalinden korkuyor adeta. Çünkü Sait Faik iktidarın her türüne tavır almış, adeta oyunun dışında kalmak için özellikle çaba sarf etmiş bir yazardır. Tüm yazdıklarında insanın –ister zengin ve güçlü, ister fakir ve düşkün olsun hemen hepsinin- iktidar duygusu ile kötülüğe yaklaştığını, iktidarın sadece devletle birey arasında kurulan bir yönetim ilişkisi olmadığını, tam tersine nerede iki insan varsa orada bir iktidar ilişkisinin kurulduğunu ve insanların bu yüzden acı çektiğini anlatmış bir yazardır. Bu yüzden okurunun samimi de olsa hayranlık duygusunun ona sağlayacağı iktidardan tedirgin olmaktadır.

Sahiden samimi ise ne mutlu. Olabilir. Sen o yaşta bugün hiç hoşlanmadığın yazıcıları, onlara yaklaşmaya bile cesaret edemeden başka dünyadan insanlar gibi seyretmemiş miydin?

Şimdi bile hayranlıktan kurtulamadığın Frenk muharrirleri yok mu? Gide’i görsen, bu seksenlik ihtiyarı nasıl hayranlıkla seyretmezsin, konuşma fırsatı bulsan kim bilir ne olmadık sualler sormazsın.

Bu öykü Sait Faik’in edebi kaynaklarını da samimiyetle vurguladığı bir metin. Çağdaşı yazarlar gibi Fransız edebiyatından etkilenmiştir. Andre Gide en sevdiği yazarlardandır. Sistemli bir şekilde okumadığını, birçok yazardan etkilendiğini ama Gide’in ondaki yerinin başka olduğunu şu sözlerle belirtir: “Beni kendime alıştıran Gide olmuştur.” Sait Faik bu öyküyü yazdığı tarihten üç yıl önce Andre Gide Nobel ödülü almıştır, yaşayan en büyük yazarlardan biridir. Gide’in özellikle toplumun ikiyüzlü ahlak anlayışı karşısında bireyin özgürlüğünü kazanmaya çalışmasını anlattığını da eklemeliyim. Sait Faik’in Gide’e nasıl yaklaştığını belki o zaman anlamak mümkün olur.

Öykünün devamında genç adam söze girmeye çalıştıkça Sait Faik lafı değiştiriyor. O sırada karşıdan karşıya geçen kör bir adama getiriyor lafı. Hayatın içinden hızla çekiverdiği biridir bu adam. Sait Faik uzaktan adama bakarak düşündüklerini anlatırken genç adam heyecanlanıyor, hayranı olduğu yazarın dünyayı nasıl gördüğüne, orada edebiyatı nasıl bulduğuna tanıklık ettiği hissine kapılıyor. Bu bölüm ilginç bir yere bağlanıyor.

— Siz de hikâye mi yazarsınız?

— Benim yaşımda herkes gibi şiir yazıyorum. Bir iki hikâye de denedim ama beceremedim. Daha çok tenkide çalışıyorum. Neşredilmiş, bilmediğim Türkçe bir hikâye yok, diyebilirim. Ama sizin…

— Şu karşıdaki adama bakın. Anadan doğma kördür. Bakın, karşı tarafa “Mahmut Bey” diye sesleniyor. Demek ki Taksim sinemasının önünde olduğunu, karşıdaki börekçi dükkanında da Mahmut Bey isimli bir adam bulunduğunu biliyor. Bize bir seziş gibi gelen korkunç ilim ona kim bilir kaç seneye mal oldu.

— Mesela siz bundan hemen güzel bir…

— Olabilir ama, ben bu hikâyeyi yazmayacağım. Yalnız düşünüyorum; acaba kör, etrafın havasından, gürültüsünden mi nerede bulunduğunu anlıyor. Yoksa adımlarını mı sayıyor? Siz ne fikirdesiniz? Sağdan şu kadar, faraza doksan sekiz adım yürürsem Taksim sinemasının önünde olacağım. Evden çıkarken saat dokuza bir mi vardı? Ağır yürüyorum. Şimdi saat tam dokuz olmalı. Börekçi Mahmut’un saat dokuzda dükkandan ayrıldığı görülmemiştir.

Gözlerindeki karanlık, dışarının tahassüslerinden, kafasında bir aydınlık yaratmış olabilir. Belki de Şişli’den yürüyor, Harbiye’deki seslerle Taksim bahçesinin önündeki sesler arasında bizim farkına varmadığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik var mıdır? Hatta gözlerindeki zifiri karanlıkta bile ruhi bir zifiri karanlık farkları bulunabilir mi? Ama, bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim için bilinmeyen, ama onun için hiç şaşmayan, değişmeyen, değişmez mahiyetini muhafaza eden gürültülerden…

Biz sokağın hendesesinin de farkında değiliz. Ama o, münhanileri, müstatilleri, sokağın haritasını, teferruatını kafasına çizmiş olabilir. Belki semtlerin kokuları da vardır. Dükkanlar da ayrı ayrı kokabilir. Onun tabanının bildiği çukurlar da, tümsekler de bulunabilir. Körlük ne kadar modası geçmiş bir edebiyata benziyor. Kılı kırk yaran bir edebiyata…

Sait Faik modası geçmiş diyerek belirli türdeki bir edebiyat için çok ilginç bir eleştiri getiriyor. Aslında bu bölümde çok ustaca bir şey yapıyor. Hem körün dünyasını bize anlatmaya başlıyor, onun görme dışındaki duyularla dünyayı nasıl kavradığını ve bire bir haritasını zihninde nasıl yarattığını anlamamızı sağlıyor ve hem de bunun modası geçmiş edebiyatın yönteminden başka bir şey olmadığını söylüyor. Nedir modası geçmiş olan bu edebiyat? Gerçekliğe çok benzeyen bir resim yapmaya benzeyen realist edebiyattır bu. O meşhur deyimle, (realist) roman sokakta dolaştırılan bir aynadır. Körün yaptığı ince hesaplar realist yazarın çabasına benzer. Okur açısından da bu mecaz geçerlidir; yazar, kör okuru elinden tutar, iyice tasarlanmış, hesaplanmış o gerçekliğin içinde dolaştırır. Elbette bu ilişkide yazarın otoritesinin mutlaklığı apaçık bellidir. Oysa Sait Faik için edebiyat böyle bir şey değildir. Evet o da bir tür körlükle yazmaktadır ama tam olarak böyle değil. Nasıl olduğunu göreceğiz…

Genç adamla diyalog Sait Faik’in durmadan konudan kaçıp karşıdan karşıya geçirilen ve adının İvan olduğu anlaşılan kör adamın hareketlerini izlemesi ve onun üzerine düşünmesi ile ilerliyor. Ancak genç adamın pes etmeye niyeti yoktur. Yazarın sırrını ille de öğrenecektir.

— Ama, sorduğuma cevap vermediniz ki? dedi.

— Ne sormuştunuz?

— Hikâyeyi nasıl yazarsınız? demiştim.

— Bilmem, diyebildim.

Düşündüm: Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı.

— Bilmem, dedim yine, işte böyle körü körüne. İşte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum, dedim.

— Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin, demedi.

— Yok ama bu isim hoşuma gitti de onun için, demedim.

— Nedir? diye sormadı.

— Eftalikus kahvesi. Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca Eftalikus da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir.

O demediklerimi anlamış gibiydi:

— Demek böyle yazarsınız siz hikâye, dedi.

— Nasıl? diye bu sefer ben sordum.

— Ne bileyim, dedi. Evvelâ ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız.

— Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyenin nasıl yazıldığını da pek bilmem, dedim.

Aslında genç adamın sorusunun tam cevabı okumakta olduğumuz öykünün kendisidir. Ancak genç adam öykünün içinde olduğu için cevabı tam olarak kavrayamaz. “Körü körüne” bir hikaye yazdığından söz ettiğinde genç adam büyük ihtimal, kör İvan’ın hikayesini kast ettiğini düşünür. Oysa Eftalikus’un Kahvesi adını verdiği bu öykü tam da okumakta olduğumuz öyküdür ve asıl karakterler yazarın kendisi ve konuşmakta olduğu genç adamdır. Dediği gibi öykünün başlığının hikaye ile ilişkisi ikinci derecedendir. Genç adam bir Sait Faik öyküsünün nasıl yazıldığına tanık olduğu için sevinmektedir ama (yazılmakta olan öykünün içinde olduğunu fark edemediği için) Sait Faik’in tam olarak ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştır. Eftalikus’un Kahvesi öyküsünün en başından beri temel mesele Sait Faik’in nasıl yazdığı sorusunun cevabını araştırılmasıdır. Bir yanıyla evet, gerçek yaşamdan insanların, olayların, gözlemlerin yazısının hammaddesi olduğunu gösterir bize ama öte yandan kendi kendine referans vererek, kendi üzerine katlanıp sonsuz bir döngü oluşturarak yazma eyleminin düşünsel boyutunu gözler önüne serer. Kimi çağdaşlarının düşündüğü gibi savruk bir şekilde küçük insanların yaşamlarından kesitleri sunan bir yazar değildir. Aslında ne yaptığının son derece farkında olan bir yazardır.

İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın incir çekirdeği doldurmayacak mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu?

Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.

Yazma anlayışının tipik bir ürünüdür bu öykü. İlk bakışta gerçekten de incir çekirdeğini doldurmayacak bir konusu vardır; gündelik yaşamını rahatlıkla sürdüren kör bir adamın hayatından kısa bir zaman dilimi ve bu ana tanık olan yazarın düşüncelerinin aktarımdan ibarettir hikaye. Ama bu ilk bakışta böyledir. Asıl anlatılmakta olan artık iyiden iyiye tanınan bir yazar haline gelmiş Sait Faik’in yazı anlayışını ifade etmesine vesile olan bir karşılaşmadır. Göz önündeki ilk katman asıl meseleyi acelesi olan okurun üstünkörü bakışından korur. Bu başka bir tarzdır. O dönem hakim hikaye etme anlayışı olan realizm ile ciddi bir mesafesi vardır. Anlatılan insanlar, örneğin bu öyküdeki İvan, sadece İvan değildir. Hem İvan’dır, sokağının her bir tümseğini ezbere bilen, havadaki kokulardan ve ortamdaki seslerden dünyasını ustalıkla örebilen bir kördür. Ama aynı zamanda Sait Faik’in kendisidir. Bu yüzden de “gerçek yaşam” edebiyatın içine giriyormuş gibi görünse de o “modası geçmiş kılı kırk yaran edebiyat”taki gibi olmaz. İvan Sait Faik’in öyküsünün içine girdiği andan itibaren hem kendi hikayesini taşır hem de Sait Faik’in yazma ve yaşama deneyiminin bir parçası ve aynı anda ifadesi haline gelir. Biz öyküyü okurken hem İvan adlı birini görürüz, hem de sokaklarda körlemesine dolaşarak, kokuların, seslerin, insanların peşine düşen Sait Faik’i görürüz. Bu hikaye anlayışı Sait Faik’in yaşama bakışının bir görüngüsüdür. Her türden iktidardan, otoriteden kaçmaya çalışan, ancak insan olan her yerde bu iktidar ilişkilerinin kurulduğunu gören, bundan kaçamayacağını anladığı noktada kalemini çıkarıp çıldırmamak için yazan biridir. Kendi deneyiminin peşindeki adamdır modern yazar ama yaşadığı çağda kolayca anlaşılmayacağını, eksik ya da yanlış anlaşılacağını da bilir. Üstelik Sait Faik bu durumun son derece farkındadır ve bu tavrını sürdüreceğini öykünün son cümlesinde açıkça ifade etmektedir. “Bizim hikaye anlayışımız da böyle…”

———-

Bu yazı Notos Nisan – Mayıs 2014 45. Sayısında yayımlanmıştır.

 

Reklamlar

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s