Doğruluk mu cesaret mi? Bırdman mi Whıplash mı?

BirdmankeatonBirdman şaşırtıcı bir anlatım biçimine sahip. Günümüz ruh durumunu müthiş bir şekilde yansıtıyor. Sanat yapıtı mı kültür endüstrisi mi? Kendini yapmak mı, bir şey olmak mı? Şöhret mi prestij mi? Çoğunluğun sevgisi mi elitin takdiri mi? Aile mi birey mi? Ebeveyn olmak mı sanatçı olmak mı? Yüksek kültür mü popüler eğlencelik mi?… gibi daha önce defalarca sorulduğuna tanık olduğumuz soruları farklı bir sinema diliyle soruyor. Yanıtlarının kolay olmadığını başından teslim eden dürüst bir yanı var yönetmen Iñárritu’nun… Herkesin elinde akıllı bir cihazla kayıt yaptığı, yaşananların son hızla youtube uzayında bir videoya dönüştüğü dünyamızı aşağılamıyor, hayır tam tersine bu dünyadan bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Bu tavır da geleceğin sinemasının ipuçlarını veriyor.

Altyazı dergisinde Zeynep Dadak’ın uzun planlardan oluşmuş filmlerle karşılaştırmalı olarak ele aldığı yazısında belirttiği gibi “Birdman’deki uzun plan kullanımı zamanı kişiselleştiriyor. Riggan’ın hissettiği zamana dönüştürüyor.” Kamera hiç kapanmadan kahramanları, en çok da geçmişte Birdman isimli bir aksiyon filmi yıldızı olan Riggan’ı izliyor, izletiyor. Zaman kişiselleşiyor evet ama bu etki bir süre sonra bir sıkışma hissine dönüşüyor. Hayatın içinde sıkışıp kalmak. Herkes kendi hayatının içine sıkışmış gibi. Herkes bir şekilde bu dünyadan çıkmak istiyor, sıyrılmak, sıradanlık hapishanesinden çıkmak… Sanat, sanatla uğraşmak, sanatçı olmak sıradanlığı aşmakta bir yol olabilir mi? Olmalı diye düşünmek en doğalı. Riggan eski bir sinema yıldızı olmaktan kaynaklanan şöhretinin onu sıradanlıktan kurtarmadığını biliyor. Hatta tam tersine sıradan insanlara sıradan ve yüzeysel bir eğlence sunmanın ötesine geçemediğinin çok net bir şekilde ayırdında. O yüzden de bunun tersini ona söyleyen içsesini susturarak saygın bir yazarın öyküsünden uyarladığı bir oyunu Broadway’de sahneye koymaya çalışıyor. Bu noktadan itibaren film sanat yapıtını, üretim sürecini, arkasında yatan güdüleri, yapıtın insanlar tarafından nasıl algılandığını çok değişik açılardan sorguluyor. Yüksek sanat ile kendini farklı bir elite kabul ettirme kaygısının sosyal medyada takipçi sayısını artırmak için çırpınan “sıradan” insanın kaygısından hiç de farklı olmadığını anladığı noktada sahnede kullanılacak olan silah gerçeği ile yer değiştiriyor ve kan çıkıyor…

Kan, sanatçının samimiyetini kanıtlamanın ötesinde bir işlev görüyor: kendini kurban etme, kendinden tam anlamıyla vazgeçme, hayattan, her şeyden feragat etme, nihai bir mesaj için kendi varlığını yok etme… Tüm bunlar bir tür peygamber ya da ermiş portresinin özellikleri gibi de okunabilir. Öyle ya, seküler dünyada artık peygamberlik yapacak olan sanatçıdır. Bir başka deyişle, ruhsal derinleşmenin en koyu katmanlarına erişebilecek olanı sanatçıyı kutsamaya hazırız. Yoksa, hepimiz gibi olan, hepimizin basit, sıradan zevklerine ve zaaflarına sahip birini neden alkışlayalım ki? Bu düşünce zamanımızın sanatçıya bakışının bir özetidir. Birdman bu düşünceyle de çok güzel hesaplaşıyor. Şöyle ki, yüksek sanat ve yüzeysel eğlencelik sanat ayrımı ile hesaplaşırken “yok aslında birbirinden farkları” deme kolaycılığına saplanmıyor. Bu tür bir yaklaşım bir dönemin postmodern yazarlarınca çokça sömürülmüş ve çoktan tüketilmişti zaten. Tam tersine, Birdman, bu farklı düzeylerin varlığını kabul ederek başlıyor ve sınır bölgelerde oluşan gerilimin üzerine giderek düşünüyor. Hem filmin alt başlığında belirtildiği gibi cehaletin umulmadık erdemi olarak da okunabilir tüm film. Yüzeysel olan bile kendi üzerine içtenlikle düşündüğü zaman sanatsal bir yaratım sürecine girmiş oluyor. Yönetmenin hayatla ölüm arasında gezinen kayıp kızının oyunla gerçek arasında bocalayan yetenekli oyuncu ile oynadığı “doğruluk mu cesaret mi?” oyunu ile özetlenebilecek bir şey sanat. Doğruluk mu cesaret mi? Gerçekten de sanat yapıtını sahih yapan, sanatla uğraşan kişiyi hakikate yaklaştıran şey de bu soruyu her seferinde kendisine sorma dürüstlüğünü göstermesi değil mi? Nurdan Gürbilek’in son kitabını, Sessizliğin Payı’nı okuyorum bir yandan. Orada Tolstoy’la ilgili bölümü okurken de aynı meselenin bir başka biçimde de olsa işlendiğini fark ettim. Tolstoy da yaşamının son yıllarında tüm servetinden, sahip olduklarından kurtulmaya, onlardan kaçmaya çalışıyor; fakirliğin, yoksulluğun, kimseyi sömürmeden yaşamanın erdemlerini vazeden romanlar yazdıktan sonra dönümlerce arazinin ortasında bir malikanede yaşamayı kaldıramıyor. Doğruluk mu cesaret mi? Tolstoy her ikisini de seçmek istiyor. İmkansız bir şey: İnsanın kendi hayatından çıkıp gidebilmesi…

Brody-Whiplash-1200

Belki aynı dönemde izlediğim için Whiplash ile karşılaştırmadan edemiyorum Birdman’i. Her ikisinde de sanatçının kanı döküldü, ilkin bunu not etmeliyim. Ancak Birdman’in meseleye yaklaşımındaki çok yönlülük ne yazık ki Whiplash’da yok. Hatta bu filmde sanat kaba bir maço söylemin işlevine indirgenmiş bir performans. Amerikan ordusunun çelik disiplinini anlatmak için çekilmiş sayısız askeri filmde görmeye alışık olduğumuz ağır cinsel içerikli küfürlerle askerleri “eğiten” sadist çavuşlara benzeyen bir hocayla karşı karşıyayız. Üstelik bir caz orkestrasını yönetiyor bu hoca. Whiplash’ın on dokuz yaşındaki baterist adayı yüce sanatçı makamına bu adamın işkencelerine dayanarak ulaşacaktır. Hatta kendinden önceki aday dayanamayıp intihar etmiştir. Genç sanatçı adayının önünde bir efsane ve iki rol model vardır. Efsane Charlie Parker’ın (namı diğer Bird, garip tesadüf) gençken iyi çalamadığı bir gece Jo Jones’un kafasına zili fırlatması ve neredeyse kafasını koparıyor olması üzerine Parker’ın çok çalışıp Bird lakaplı büyük müziyen olması hikayesi… (Gerçi bu hikayenin pek de doğru olmadığını yazanlar oldu: http://www.newyorker.com/culture/richard-brody/whiplash-getting-jazz-right-movies) Gelelim genç sanatçı adayının önündeki iki farklı rol modele: Biri bu sadist ama eriştirici figür; diğeri şefkatli, lise öğretmeni babası. Filmin bize gösterdiği “yüce” sıradan babanın sıradan dünyasında değildir. Sanatçı olunmayacaksa, lisede bir öğretmen olunacaksa, öldükten sonra kimse adını anmayacaksa yaşamanın ne anlamı vardır? Whiplash’ın dünyasında sanatçının konumu bu soru ile kristalleşmekte ve ne yazık ki film bu soruya eleştirel bir mesafe alamamakta. Ancak hakkını yememek gerekir, tüm o maço söylemi bir an için göz ardı ederek yeniden düşünmeye çalışırsak, sanatın içindeki karanlık yönü işaret ettiği için bir şekilde içgörü sağladığı için filmi olumlu bir şekilde hatırlayabiliriz. Ama bu biraz da filmin sinematografik başarısına göstermemiz gereken saygı yüzünden zorlama bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bir noktadan sonra performans sanatın önüne geçiyor, insana şu soruyu sorduruyor: bir caz parçası çalmakla herhangi bir bedensel performans arasında bir fark yok mudur? Sanat sadece en iyilere yer olan bir rekabet arenası mıdır?

Bu soruyu sorduktan sonra durup düşündüm. Evet aslında bir arenadır, ama orada kişinin mücadele ettiği başkaları değil, kendisidir, kendi ruhunun karanlık yanıdır… Whiplash’da bulamadığım ama Birdman’de bulduğum sanırım buydu.

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s