Roman ruhun savaş alanı

Suç ve Ceza’yı ilk kez on üç yaşındayken okumuştum. Beklenmedik bir şekilde suçiçeği hastalığına yakalanmış, bir ay boyunca yataktan çıkamamıştım. Üstelik bir yıldır çalıştığım Fen Lisesi sınavına da girememiştim. O zaman anlamıştım: plan yapmak güzel ama hayatta bazen öyle bir dalga gelir ki yaptığınız tüm planlar kumdan kaleler gibi yok olup gidebilir. Bu gibi düşünceler içinde yataktan çıkmadan kitap okuyordum. Suç ve Ceza’yı, Mai ve Siyah’ı peş peşe okumuştum. Mai ve Siyah okul ödeviydi sanırım. Ama Suç ve Ceza’yı neden okuduğumu hiç anımsamıyorum. Sanırım artık Dostoyevski okumayı denememin zamanı geldi diye düşünmüş olmalıyım. O tarihe kadar Çehov, Poe, Maupassant gibi öykü yazarlarını, popüler polisiyeler, bilim kurgu ve gerilim romanları okumaktan hoşlanan bir çocuktum. Suç ve Ceza ise iki kocaman cilt olarak karşımda duruyordu. Bir başlayayım, sıkılırsam ya da anlamazsam bırakır, sonra okurum duygusuyla başladığım romanın içine sihirli bir şekilde girdiğimi hatırlıyorum. Tıpkı Mai ve Siyah’ta olduğu gibi. Her iki roman da beni sarsmıştı. Suç ve Ceza’da Raskolnikov karakterinin tutkuları, hezeyanları, korkuları, işlediği cinayetler, vicdan azabı, kâbusları inanılmaz bir şekilde içeriden anlatılıyordu. Bu insanın içinde gezdiğimi hissetmiştim. Yazarın ruhun derinliklerine nüfuz etmekteki ustalığı gerçekten de büyüleyiciydi. Daha da önemlisi anlatılan hezeyanlarda çok hakiki bir yan vardı. Henüz on üç yaşında olmama karşın ileride, büyüdüğümde bu türden bir ruhsal dünyam olacağını korkuyla hissetmiştim. Ardından (ya da öncesinde) okuduğum Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil de benzer şekilde kendi geleceğime yakın bulduğum bir karakterdi. Belki Raskolnikov kadar cesur değildi ama benzer bir ruhsal durum içindeydi bana göre. Yıllar sonra tekrar okuduğumda o zamanlar düşünce dünyamda ve edebiyat anlayışımın oluşumunda bu kadar etkili olmuş bu romanın gerçekten de yazılmış yazılabilecek en güçlü romanlardan biri olduğunu anladım. Yazarın her kelimeyi, her cümleyi bir hayat memat meselesi yaparak ciddiyetle, can hıraş bir çırpınışla yazmış olduğunu hissettim. Roman, okurlara hoşça zaman geçirmeleri için sunulan bir hikayeler bütünü değildi hayır, ruhun savaş alanıydı, insan olmaya çalışan bir varlığın mücadelesinin seyir defteriydi. Bu yüzden de o romanı asla unutmayacaktım. Halen de elime kalemi aldığımda, yeni bir roman ya da öykü yazmaya başlarken Suç ve Ceza’yı, Yeraltından Notlar’ı düşünürüm, onlardaki sahiciliğe hayran kalırım; yazarın tehlikeli bir uçurumun kıyısında nasıl da dolaşmış olduğunu kendime tekrar eder, onun gibi yapabilmeyi isterim. Tabii ki yapamam… Ama umudumu asla yitirmem.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s