Yaratıcı Yazarın Kendiliğinden Psikanalizi

 

Bu toplantıda (18. Uluslararası İstanbul Psikanaliz Buluşmaları) bir konuşma yapmam istendiğinde hızla aklıma geliverdi bu başlık. Oysa çok uzun zaman önce okumuştum Fransız felsefeci Louis Althusser’in Felsefe ve Bilimcilerin Kendiliğinden Felsefesi adlı kitabını. Neden bu kitap geldi aklıma? Çağrışımların nedenleri üzerine düşünmek de bu toplantının içeriği ile uyum içinde bir tavır olacak. Bu başlık belki dinleyicide farklı beklentiler yaratacaktır. Amacım kuramsal bir tartışmaya girmek değil. Bu konuşmayı yaratıcı yazar refleksleriyle kaleme almaya çalışıyorum, bu nedenle de düşünsel tutarlılıktan daha fazla önemsediğim sürecin kendiliğinden doğası. Çünkü yaratıcı yazarın motivasyonu içseldir, yazdırtan güç yazar için henüz muğlak olan bir içsel itkidir, kaynağı belirsiz bir arzudur. Acaba kaynağı değil de hedefi mi belirsiz deseydim?

Roman ve öykü yazmak, kurmaca bir dünya yaratma çabasıdır, bu nedenle gerçek dünyayı doğrudan işaret eden yazıların müelliflerinden ayırt etmek için yaratıcı yazar kavramını kullanıyorum. Amaç yazının içinde bir dünya yaratmaktır. Her zaman bir plan, bir hayal, bir düşünce vardır bu çabanın gerisinde. Tıpkı bir yolculuğa çıkmadan önce yaptığım hazırlıklar gibi: Gideceğim yerdeki otelleri araştırırım, müzeleri, görülesi yerleri hakkında bilgi toplarım, bilet alırım; valizimi hazırlar, okuyacağım kitapları özenle seçerim. Ancak bunların hiçbiri yolculuğun kendisi değildir. Yolculuğu etkilerler, evet ama asla yolculuğun yerine geçemezler. Yolculuk bir deneyimdir. Ne kadar iyi planlanırsa planlansın her zaman sürprizler olur: Yolda yanıma çok şişman bir adam oturur, üzerime şarap dökülür, uçak türbülansa girer, midem bulanır ya da tam tersine beyaz bulutların üzerinde uçmak içimi mutlulukla doldurur, yol arkadaşımla beklenmedik bir sohbete girişirim; oteldeki odam şaşırtıcı bir şekilde hoşuma gider, duvarına asılı Van Gogh reprodüksiyonunu daha önce hiç görmemiş oluşuma kafam takılır, kahvaltı salonunda aklıma ilginç hikayeler gelir, dışarıda birden yağmur başlar, çok uzakta bıraktığımı düşündüğüm ülkemle ilgili can sıkıcı bir haber öğleden sonra planladığım müze gezisini mahveder… Bu liste sonsuzca uzatılabilir, çünkü yaşam kontrolüm dışında gelişir. Ne iyi ki… Bir yanıyla bu yolculuğun hepsini ben planlamışımdır, kaderimin ipleri benim elimdedir ama öte yandan hiç kestiremediğim olayların etkisine kapılırım. Tahmin edebileceğiniz gibi konuşmanın bu noktasında şöyle bir cümle kurmam gerekir: yazma süreci de tıpkı böyledir.

Benzetmeler, metaforlar, analojiler elbette meseleyi açıklama gayretimizden doğar ama her seferinde yeni sorunları da beraberinde getirir, dikkatleri asıl meseleden uzaklaştırır. Asıl mesele, bu konuşmanın çerçevesi içinde, yaratıcı yazma sürecinin psikanalitik bir yönü olup olmadığı… Yaratıcı yazma edimi bilinçdışı süreçlerle nasıl bir ilişki içindedir? Bu ilişkiler sonucunda öncelikle yazar ardından okur kendi bilinçdışı unsurlarının bilinç düzeyine çıktığının farkına varabilir mi? Psikanaliz kavramını bu toplantıda kullanılan belirli anlamının biraz dışında kullanıyorum sanırım. Sınırlarını biraz daha geniş tutuyorum. Bunun en önemli nedeni de psikanalist olmamam. Pratiğin içinde olmayan birinin psikanaliz konusunda söyleyeceklerine ne kadar güvenilebilir, pek emin değilim. Bu sorulara tatmin edici cevaplar veremeyeceğim için konuşmamın başlığını biraz daha irdeleyerek yol alayım.

Althusser’in Felsefe ve Bilimcilerin Kendiliğinden Felsefesi adlı kitabını büyük bir hevesle okumaya çalıştığım yıllarda henüz bir mühendislik öğrencisiydim. Diyalektik maddecilik üzerine okuyor, düşüncemi şekillendirmeye çalışıyordum. Dolayısıyla başlıktaki “kendiliğindenlik” ileride –birçok şeyin yanı sıra- bilimci olmayı hayal ettiğim için bir kat daha heyecan vermişti ilk başta. Ancak kitabı okudukça meselenin o kadar da basit olmadığını anladım. Althusser mealen şöyle diyordu: Her bilimcinin içinde uyuklayan bir filozof vardır ve bu filozof ilk fırsatta gün ışığına çıkar. Bilim maddeyle uğraştığı için bilimcinin de kendiliğinden maddeci olacağı beklentisi vardır ancak bilimci felsefe yapmaya başladığı anda metafizik sorunlarla boğuşmak zorunda kalacak, ilişki hiç de umulduğu kadar kolay olmayacaktır. Hatta deyim yerindeyse bilimcinin kendiliğinden felsefesi Tanrı’yı ya kapıdan ya da —bilinemezcilik şeklinde— bacadan içeri alır. Böyle saptamalarda bulunuyordu Althusser ve kafamı karıştırmayı başarıyordu. Şimdi bu başlığın aklıma gelmesinin bu uyarı ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü ilk başta aklımdaki konuşma planıma göre kurmaca yazma sürecinde ilhamın öneminden söz edecek, dünyanın kurulması, olay örgüsünün yapılandırılması sırasında yaşanan psikolojik deneyimler üzerinde duracak ve tüm bunların bir tür kendiliğinden psikolojik analize yol açtığını iddia edecektim. Ama büyük bir heyecanla aklıma geliveren konuşma başlığı bir süre sonra benim tüm bunları kendinden emin bir şekilde savunmama engel olmaya başladı.

Peki ama ya bu başlığın aklıma gelivermesi sadece bu düşünsel bağlantı  (Althusser’in sözünü ettiği bilim insanının felsefe yapmaya başladığı anda onu bekleyen tehlikelerle bir edebiyat yazarının psikanalizden söz etmeye başladığında yazarı bekleyen tehlikelerin benzerliği konusundaki paralellik) ile sınırlı değilse? Psikanalitik süreçlerin kendini kolay ele vermeyen bir özelliği olduğunu biliyorum. O halde bu başlığın kaynağı üzerine biraz daha düşünmeliyim. Althusser psikolojik sorunlardan mustaripti. Annesinin aslında amcasını sevdiğini ama o öldüğü için babasıyla evlenmek zorunda kaldığını, bu durumun da kendisini yaraladığını söylüyordu. Yaşamının son yıllarında karısını boğarak öldürmesi, hastaneye kapatılması da Althusser imgesinin vaz geçilmez parçalarıydı. Dolayısıyla Althusser ismi aynı zamanda çılgınlık, delice bir kendinden geçiş hatta cinayet ile de bağlantılı sayılabilir. Yazdıklarıma dönüp baktığımda ilk yazdığım öyküden başlayarak psikolojik meselelere ve zihinsel sorunlara özel bir ilgim olduğunu görebiliyorum. İlk yazdığım öykünün adı “Akla Ziyan Hikaye” idi. Öykü şehirlerarası bir otobüste yolculuk eden sıradan bir adamın “ya ben gerçek değilsem, bir hikaye kahramanıysam” diye kuşkulanması ile başlıyor ve kişinin kendini gerçek olduğuna ikna etme çabaları ile sürüyordu. Tam bir karabasan. Bir açıdan okunduğunda bir çılgınlık halinin içeriden anlatımı ama bir başka açıdan bir metakurmaca (metafiction) denemesi, kurmaca bir karakterin kurmaca oluşunun farkına varması. Yazarken müthiş bir zevk aldığımı hatırlıyorum. Neredeyse otuz yıl önce yaşamış olduğum o yazma süreci dün gibi yakın geliyor. Beni heyecanlandıran, yazmak için arzu duymama neden olan bu türden konular, olaylar ya da kimi zaman küçücük ipuçları aynı şekilde bir etki yaratıyor çünkü. Hepsinin benzer, ortak bir yönü var. Aklın sınırlarındaki olaylar, farklılıklar aynı zamanda gerçekliğin de sınırlarını zorluyor, belki de bu yüzden zevk alıyorum bu konularla uğraşmaktan.

Kurmaca yazmak bana başka hiçbir etkinlikle karşılaştırılamayacak bir zevk verir. Ama bu zevk, sadece okunduktan sonra alacağım övgülerin hayali ile zenginleşmiş bir yer değiştirmeden ibaret değildir. Öyleyse bile ben başka türlü deneyimlerim bu hali. Yazmak benim için birbirinin içine geçen üç aşamadan oluşur. İlk aşama hazırlık sürecidir ve ne kadar sürdüğü ya da süreceği belirsizdir. Bazen birden fazla öykü ya da romanın hazırlık süreçleri birbirine karışır. Bazen yıllara yayılır. Bu çoğu zaman isteyerek yaptığım bir şey değildir. Daha doğrusu bu sürecin bir farkında olduğum kısmı vardır bir de tahmin edebileceğiniz gibi varlığının farkına varamayacağım ikinci kısmı. Belki bu süreçleri örneklersem hem bu konuşmaya ilişkin ilk planıma sadık kalmış olurum hem de ne demek istediğimi daha iyi anlatmış olurum.

80li yılların sonu, yolum Ankara’ya düşmüş. Ne için oradayım, şimdi hatırlamıyorum. O zamanlar huy edinmiştim, yabancısı olduğum bir şehre gittiğimde hemen oranın kitapçısına uğrar, mutlaka bir kitap alırdım. Farklı şehirlerin kitapçıları da birbirinden çok farklı olurdu, henüz standart kitapçı zincirleri kurulmamıştı. Bu yolculuğum sırasında da kitapçının birinden aldığım bir öykü kitabını otelde okurken şaşırıp kaldığımı hatırlıyorum. O kadar kötü bir kitaptı ki! Yazan kişi acemilikten olduğu besbelli bir sürü hata yapmıştı. En komiği de karakterlerin adlarını öykünün ortalarında değiştirmiş ama sonra baştakileri düzeltmeyi unuttuğu için ortaya berbat bir sonuç çıkmıştı. Henüz yayımlanmış tek satırım yoktu, kendi kendime yazmaya çalışan bir mühendislik öğrencisiydim. Ama bu berbat kitabı okurken aklıma çok iyi bir fikir gelmişti. Harika bir roman fikri: Bunak Yazar. Bir zamanlar çok usta bir yazar olan kahramanımız hızla bunamakta ve bu durumla başa çıkmak için bir roman yazmaya çalışmaktadır. Ancak yazarken birçok şeyi birbirine karıştırmakta, olay örgüsüne hakim olamamakta, ortaya tuhaf, absürt hatta gerçeküstü durumlar çıkmaktadır. Örneğin üç kişilik bir sahne roman ilerledikçe iki kişiymiş gibi devam etmekte ya da daha önce hikayede ölmüş bir kişinin öldüğü unutulduğu için başka bir sahnede hiç ölmemiş gibi ortaya çıkmakta, mekanlar birbirine karışmakta, hikayenin kronolojisi bozulmakta, kurmacanın evreninde çok garip çatlaklar, bozukluklar oluşmaktadır. Bir Tanrı’nın bunaması gibi diye düşünmüştüm. Bunak bir Tanrı’nın tutarsızlaşan evreni! Bir yandan çok komik, bir yandan da son derece karmaşık bir mimarisi olacaktı. Katmanlanacak, karmaşıklaşacak, yeni söyleme biçimleri doğuracaktı. Bu roman düşüncesi çok parlak görünmüştü gözüme. Hemen defterime not almıştım. Sonraki yıllarda da almaya devam ettim. Ama bu romanı hiç yazamadım. Bu şekliyle yazamadım diyeyim. Fakat başka şeyler yazdım, sürekli yazdım, öyküler, romanlar. Defterlerim bu Bunak Yazar gibi başka roman fikirleriyle doldu taştı. Her defterin bir yerine bu Bunak Yazar notunu usanmadan alıyordum, asla unutmuyordum, ama yazamıyordum da. Çünkü fikrin cazibesi uygulamaya niyet ettiğim an kayboluyordu. Benzer bir durum fikri birilerine anlattığım zaman da ortaya çıkıyordu. Beni çok heyecanlandıran bir roman kurgusunu ya da öykü konusunu birisine son derece büyük bir heyecanla tüm ayrıntılarıyla anlatırsam bir daha o fikirle heyecanlanamıyordum. Halen de böyleyimdir. Yazacaklarımı anlatmam, anlatırsam yazamam. Sanki bir kez anlatabilirmişim gibi… Bir kez anlatıldıktan sonra, bir kez o şey ortaya çıktıktan sonra beni terk ediyormuş gibi.

Sonuç olarak Bunak Yazar hikayesi defterden deftere geçerek 2011 yılına kadar bende taze kaldı. O korkunç yıl iki baba figürü hayatımdan çıktı. Babam ani bir kalp krizi ile, dedem birkaç ay süren bir hastalık ve kendini kaybetme sürecinin sonunda arka arkaya bu dünyadan göçtüler. Elbette benim için son derece karmaşık bir yas süreci başladı. Ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Yazmanın sağaltıcı bir tarafı olduğuna inanıyordum, halen de inanıyorum. O halde yazmalıyım dedim kendi kendime. Her gün bir paragraf yazacaktım. Üstelik bu yazdıklarımı hemen okurlarla paylaşmak istiyordum, aylar ya da yıllar sonra değil. Çünkü bu bir yas güncesiydi. Okurların varlığı, yazdıklarımın okunduğunu bilmek her zaman iyi gelir. Bu yüzden de internet üzerindeki blog’umda yayımlamaya başladım. Yüz gün sürdürdüm. Yazmaya başlar başlamaz o Bunak Yazar yılların içinden çıkıp geldi. Yabancı bir bakıcı ile yaşayan, belleği git gide solan, korkular, endişeler ve üzüntüler içinde yaşlı bir yazar çıktı ortaya. Nisyan adını verdiğim bu roman başlangıçta niyet ettiğim gibi komik olmadı tam tersine dramatik hatta trajik bir hal aldı ve diğer yazdıklarım içinde kendine özel bir yer buldu. Bu arada halen başlangıçtaki Bunak Yazar romanını da yazma umudumu kaybetmedim. Gerçi burada tüm bunları açıkça anlatarak iyiden iyiye kendime meydan okumuş oluyorum, ama bunu burada yapmayacaksam, nerede yapacağım ki?

Nisyan’ın yazılma sürecini anlatmamın nedeni kurmaca yapıtların hazırlık evresinin son derece belirsiz bir geçmişte başladığını göstermekti. Başka örnekler de verebilirim. Belki Nisyan kadar hayatımdaki dramatik olaylarla doğrudan bağlantılı olmayacaktır hiçbiri ama yine de süreçlerin özgüllüğünü göstermesi açısından önemli olabilir. Ortaokul yıllarında elime geçen bir ansiklopedide gördüğüm fesli bıyıklı bir adamın fotoğrafının altında, ilk Türk materyalisti, intihar etti, ölümünü kaydetti yazıyordu. Beşir Fuat diye yüksek sesle okuyup adını zihnime kazıdığım anı da berrak bir şekilde hatırlıyorum. Çarpılmıştım adeta. Yazı ile deneyimin ilişkisini seziyordum elbette ama çok daha sonraları Beşir Fuat’ın deneyinin önemini idrak edecektim. Yazı ile kayda geçirilmesi imkansız bir işe girişmişti: Ölme deneyimini kaydetmek. Bu benim için önemliydi. Neden? Bilmiyordum. Ama önemli olduğunu hissediyordum. Bu başlangıç noktasının bir roman fikrine evrilmesi için yine 2012 yılına gelmem gerekecek, ama o yıla kadar Beşir Fuat’la ilgili ne bulduysam biriktirmeye, okumaya devam edecektim. Roman yazarım diye araştırmıyordum, sadece merak ediyordum. O delilik anını merak ediyordum, onu bu intihara sürükleyen nedenleri, 19. yüzyılın sonunda bu coğrafyada materyalist bir düşünce insanı olmak nasıl bir deneyimdir, tüm bunları merak ediyor ve araştırıyordum. Ancak 2012 yılında bu konuda bir roman yazmaya karar verip bu sefer gerçekten romana hazırlanmaya başladım. Ardından da tamam artık deyip kalemi elime aldım. İşte o ondan itibaren başka bir süreç başladı.

Bundan sonra anlatacaklarım benim yazı pratiğimde yazmanın ikinci aşamasına karşılık gelir. Bu pratik yazma sürecidir. Onca hazırlığa rağmen, ilk satırlardan itibaren bambaşka bir karakter sahneye çıkar ve macerasını yaşamaya çalışır. Bense, yazar olarak onu yaşatmak için elimden geleni yapar, onun rüyalarını, gerçeklerini, duygularını, arzularını, duygulanımlarını, korkularını, bedenini hayal etmeye çalışır, tüm bunları da kendi içimden çekip çıkardığımı hissederim. Özellikle dünyayı kelimelerle kurarken, serbest çağrışıma çok benzeyen bir süreç devreye girer ve daha önce hiç düşünmediğim, planlamadığım ayrıntılar ortaya çıkmaya başlar. O anda çok da ayrımında olmam, o koyu yeşil gölgelerin yüzdüğü havuz orada olmalıdır, o duvarda o garip aynadan başka bir şey asılı olamaz, eski bir Mercedes birden beliriverir ya da gecenin rüzgarı ceviz ağacının dallarını ansızın pencereye vurmaya başlar. Tüm bunlar kendiliğinden olur. Adeta otomatik bir şekilde yazılırlar. Bu noktada düşünce, kurgu, hesap, mantık, plan yok gibidir. Yazmanın en zevkli anları bunlardır. Çünkü o havuz ya da ayna imgesinin hem çok derinlerimden bir yerden çıkıp geldiğini, dolayısıyla benimle ilgili çok özel anlamlar taşıdığını hissederim hem de bunların anlamını hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğimi bilir üzülürüm. Dilimin ucunda olma fenomeni gibidir bu hal. Hem ulaşmam gerekene ulaşmak üzereyimdir hem de hızla uzaklaşmak üzereyimdir çünkü bir kurmacanın içinde ilerlemekteyimdir. Ne yazık ki çok kısa sürer bu yazma anları. Bu türden bir kendiliğindenlik saatlere yayılmaz. Dört beş saat masanın başında oturup çalışırsam belki bir yarım saat, kırk beş dakika bu şekilde yazabilirim. Diğer zaman süresi yazdıklarımı okuma, üzerine düşünme, düzeltme, hayal etme ile geçer. Bu da yazmanın üçüncü evresini oluşturur. Başa dönecek olursam, yapıtı oluşturan üç aşama şu şekilde özetlenebilir: Ne zaman başladığı belli olmayan bir hazırlık evresi, aklı adeta devre dışı bırakan bir yazma aşaması ve de yazılanların okunup gözden geçirildiği, hazırlık aşamasındaki verilerle karşılaştırılıp dönüştürüldüğü düzeltme evresi. Hazırlık-otomatik yazma-düzeltme. Bu üçlü, bir sarmal şeklinde kitap bitene kadar döner durur.

Kurmaca yazmanın bütün bu sözünü ettiğim aşamalarında bilinçdışı süreçler rol oynuyor, özellikle de neredeyse otomatikmiş gibi gelen yazma aşamasında. Yazdığım dünyayı adım adım ilerletirken “asıl meseleyle çok da ilgili gibi görünmeyen ayrıntıların kendiliğinden aklıma gelme” anları galiba bilinçdışının en yoğun şekilde etkisini hissettirdiği zamanlar oluyor. Bunları örneklemek zor. Neredeyse serbest çağrışım hızıyla zihnime düşen imgelerin ne anlama geldiklerini sorgulamadan metnin içine katıveriyorum. Tabii imgenin kendisi kadar hatta belki ondan da önemlisi benim o imgeyi kurmacanın dokusuna nasıl eklemlediğim. Şöyle bir yaratıcı yazarlık alıştırması vardır: katılımcılardan bir çocukluk anısını yazmaları ve yazma sürecinde kendilerine bazı sözcüklerin söyleneceği, o sözcüğü duyar duymaz yazmakta oldukları hikayeye katmaları istenir. Katılımcılar yazmaya başlarlar. Eğitimci bir kaç dakika aralıklarla “Kırmızı, palamut, Ankara, depresyon, Hasan, 49” gibi  birbirleriyle bağlantısız sözcükler verir. Katılımcılar yazmaya devam eder. Sonra da yazdıkları hikayeler okunduğunda kişilerin bu sözcükleri nasıl da farklı şekillerde konumlandırdıklarını, nasıl anlamlar yüklediklerini görürüz. Üstelik kimi zaman bu dışarıdan dikte edilen sözcüklerin yazdıkları hikayenin yönünü değiştirdiğine ama son derece organik bir şekilde içinde eriyip gittiğine tanık oluruz. O halde yazma sürecinde vuku bulan kendiliğindenlik sadece yazarın zihninin derinliklerinden geliveren sözüm ona sihirli sözcüklerle sınırlı değildir. Kimi zaman çevredeki uyaranlar, olaylar, kişiler, sorunlar, nesneler, başka sanat yapıtları da tıpkı bu örnekte olduğu gibi yazdıklarına sızar. Bunlar asla dışarıdan yazıya girmiş yabancı unsurlar gibi durmazlar. Çünkü önemli olan tüm bunları yazan kişinin o “dış” uyaranları alma ve kullanma biçimidir ki bu da kişinin bilinçdışı süreçlerinin ürünüdür. O halde yazma anı içeriden ve dışarıdan, geçmişten ve şu andan gelen her şeyin sentezlendiği bir andır.

Sürecin psikolojik olduğu ortada, ancak işin analiz kısmı nerede diye sorabiliriz haklı olarak. Yazdığımız zaman tam olarak ne yapmış oluruz? Analiz tüm bu söylenenlerin, söylenme biçimlerinin, bağlamın irdelenmesi anlamına gelmez mi? Yazar bunu ne zaman yapar? Hatta şu soru da meşrudur: Yazar bunu yapar mı? Yapmalı mıdır? Yapması edebiyatını derinleştirir mi yoksa edebiyattan uzaklaştırır mı? Yazdıklarını kendi analizi olarak mı görür? Eğer görüyorsa sanırım bir yanılsama içine girmiştir. Althusser’in uyarısını burada yaratıcı yazara uyarlayarak tekrarlamak yerinde olacaktır: Yazarın yaratma sürecinde bilinçdışı süreçlerin yoğun bir şekilde ortaya çıkıyor olması, yazarın kendiliğinden bir analiz yapabildiği beklentisini doğurur ancak bu görüş beraberinde başka sorunları da getirir. Belki edebiyatın sağaltıcı bir yanı olduğunu söyleyebilirim, bir yazar ve okur olarak bunu iddia edebilirim. Ancak bu edebiyatın psikanalize indirgenebileceği anlamına gelmemeli. Psikanalizin çok kuvvetli bir çekim alanı olduğunu düşünüyorum. Akıl almaz yoğunluktaki maddenin oluşturduğu bir kara delik gibi. Kara deliğe doğru yaklaştıkça uzay ve zamanın bozulması gibi, edebiyat da psikanalize yaklaştıkça deforme oluyor, o kendine özgü zamanı, tarihselliği yavaşlıyor ve hatta duruyor. Oysa edebiyat metninin bir ayağı da her zaman tarihtedir, yaşanan hayattadır. Sadece psikolojik sürece odaklanmak diğer boyutları görmemek anlamına gelecektir.

Ben temkinli olmaktan yanayım. Psikanalize karşı mesafe almalıyım. Althusser ve uyarı mahiyetindeki çağrışımlarını (biliminsanının kendiliğinden maddeci olacağı beklentisinin bir benzerini yazardan psikanaliz konusunda beklemenin sakıncalarını) akılda tutarak devam ediyorum: edebiyat yani kurmaca yazarlığı en az psikanaliz kadar kuvvetli bir düşünsel alana sahiptir. Birini diğeri ile açıklamaya çalışmak aslında her iki alanı da olduklarından aşağı çekecektir. Tıpkı psikanalizi bir hikaye anlatıcılığına indirgemek gibi…

O halde biraz da edebiyatın o kendine özgü deneyiminden söz edeyim. Tabii ki öznel olacak söyleyeceklerim. Sanat zaten öznel olan deneyimin bilgisini vermez mi? Bilim ve sanat arasındaki en temel fark da buradan kaynaklanır. Bilim her yerde her zaman herkes tarafından tekrarlanabilir bir araştırma yönteminin sonunda ortaya çıkan nesnel bilgiyle uğraşır, kişiden bağımsızdır. Sanat ise tam tersine sadece belirli bir yerde, belirli bir zamanda, belirli bir kişinin deneyiminin bilgisini yansıtır. Sanat yapıtı bu uç öznellikten beslenir. Suç ve Ceza, sadece Dostoyevski tarafından Rusya’da 19. yüzyılın ikinci yarısında yazıldığı için, yazarının yaşantısı, sağlığı, buhranları o şekilde olduğu için Suç ve Ceza’dır ve biz o yüzden değerli buluruz. İçerdiği bilgi sadece tarihsel, toplumsal meselelere dair değildir, kişinin üstelik de son derece belirli, herkesten farklı bir kişinin insani deneyimini yansıttığı için derindir. Sanat yapıtında derinlik yaratıcı sanatçının içine doğru genişler. Bilimsel olandan en büyük farkı bu özgüllüğüdür, tekrarlanamazlığıdır. Bu sayede biz okurlar kendimizi o deneyimin içine yerleştirebiliriz, o deneyimi kendi ruhsal dünyamızın içine çekebiliriz. Bu noktada psikanalizin de sanatsal bir araştırmaya benzediğini söyleyenler çıkacaktır. Psikanalitik sürecin çekiciliği de buradan kaynaklanmaktadır bence, sınırda oluşu, sınırları hissettirişi… Kişinin kendi içsel malzemesi üzerinde çalışması. Edebiyat yazarı da bunu yaptığı ölçüde yapıtı derinleşir. İki disiplinin birbirine en çok yaklaştığı yer bu olmalıdır. Sanatçı da psikanalizden geçen kişi de kendi üzerinde çalışmaktadır. Ama arada çok büyük bir fark vardır. Yaratıcı yazma sürecinde yalnızsınızdır, bir analistiniz yoktur. Yazar yalnız başına kendi içine bakar. Yazar hem gören hem görülen kişidir. Kendi içinde başkalarını, başkalarında kendini bulan kişidir. Tüm bunları da hayal gücüyle gerçekleştirir.

Hayal gücü kişi bir sınırla karşılaştığı zaman etkin hale gelir. Edebiyat yapıtının hakikiliği yazarın bu sınırlara yaklaşması ile artar. İnsanın özgürlüğünü kısıtlayan her şey bu anlamda bir sınırdır. Dolayısıyla yaratıcı yazarın yazma eylemi temelde bir sınır aşma çabasıdır. Yazar, mahrem olanın açığa çıkma arzusuna karşı direnen yanıyla mücadele ederken hayal gücünü kullanır. Rüyalarda olduğu gibi bu engeller ve sınırlar çeşitli biçimlere girerler, yer değiştirirler, birbirleriyle kaynaşarak yeni, melez imgelere dönüşürler. Aklımıza bir hikaye geliverir, neden olduğunu bilemeyiz. Bir şekilde yazarız, neden bu seçimleri yaptığımızı da bilmeyiz. Sonra insanlar bu yazdıklarımızı okurlar, bize yorumlarda bulunurlar. Yine tam olarak bilmeyiz ne yaptığımızı. Çoktan görmüş olduğumuz bir rüyadan söz ediliyor gibi hayal içinde dinleriz anlatılanları, üzerinden zaman geçtiği için ayrıntıları unutmuşuzdur. Ama bir yandan da yeni bir kurmaca üzerinde çalışırız. Tüm süreç tekrarlanır. Her gece rüya görmek gibi. Ancak yazdıkça o dünyanın içine daha çok gireriz. Yazarın hayatı bir süre sonra yazıyla iç içe geçer, yaşamın nerede bittiği yazının nerede başladığı karışmaya başlar. Sürekli uykuyla uyanıklık arasındaki gölgeli alanda kalır yazarın zihni. Bu da hem zevk verir hem de yaşamdan, gerçek insanlardan ayrı düşmenin getirdiği bir hüzne yol açar. İşin tuhaf tarafı bu arafta olma durumu öyle bir hal alır ki bir süre sonra kendi yazdıklarınızdan da ayrı düşmeye başlarsınız. Çünkü artık yazdıklarınız gerçekler dünyasına katılmış, tıpkı diğer ölü yazarların sözleri gibi kendi başlarına var olmaya başlamışlardır. Tek gerçek deneyim yazma anının kendisi haline gelir. Bu hem ulaşmak istediğim hem de varmaktan korktuğum bir noktadır.

Dostoyevski, kuşaklar boyu yazarı derinden etkilemiş olan romanı, Yeraltından Notlar’da modern insanın git gide “canlı yaşam”dan tiksindiğini söyler. Şöyle bitirir sözlerini:

İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüz karası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız. Ama yeter artık; “yeraltından” daha fazla yazmak istemiyorum.

Rousseau’nun tüm yaşantısını, iç dünyasını anlatarak insan olmanın ne olduğunu anlatma iddiası ile dalga geçen Yeraltı Adamı sözlerini bu şekilde bağlayarak şunu mu demek istemektedir: İnsan yazarak insanlıktan çıkar, bir düşünceye, yazıya dönüşür. Canlı babalarımızı değil başka yazarları kendimize baba belleyerek ölü babaların çocukları olmayı başarabiliriz. Bu elbette güvenli bir yoldur, çünkü zaten ölü olan bir babayı öldüremezsiniz. Bu sizi hem baba katili olmaktan hem de babasız kalmaktan korur. Çifte kurtuluş. O zaman “düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.” Bedenimizden de kurtulduğumuza göre bizim için de bir ölüm tehlikesi kalmamış olacaktır. Yüz elli yıl önce yazılmış bu sözler beni bugün derinden etkiliyorsa Dostoyevski’nin kehaneti gerçekleşmiş demektir. Yazarak itiraf etmek, evet bir başlangıçtır belki ama yanıltıcıdır. Yazılan, metne dönüştüğü an kurmaca haline gelir. Bu yüzden de itiraf eden artık yazan kişi değildir, yazılan karakterdir. Bu ayrışma bir şekilde psikanalitik süreci çağrıştırır ama bence ilişki sadece benzerlik düzeyindedir. Yaratıcı yazarın arzusu ne olduğunu bilmediği o şeyi dışarıya çıkarmaktır. Ya da benim hissettiğim yazma süreci böyle ifade edilebilir. İşin paradoksal yanı: yazan kişi bir süre sonra o “şey”in yazılan metnin içinde olmadığını anlar. Önemli olan yazma anıdır, yazdıkça var olabilen bir arzudur kişiyi canlı kılan. Şehrazat anlattıkça yaşar, yazar yazdıkça…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s