Kim var orada?

Shakespeare’in en önemli oyunlarından biri olan Hamlet’in ilk repliğidir “Kim var orada?” Oyun iki nöbetçinin sahnesiyle başlar. Nöbetçilerden biri, Bernardo, karanlığa doğru, kim var orada, diye bağırır. Diğer nöbetçi sahneye girer. Görünürde bir sorun yoktur ama kısa süre içinde oyun Hamlet’in ölmüş babasının hayaletinin ortaya çıkışı ile tekinsiz bir hal alır. Çok katmanlı, izleyiciyi psikanalitik yönden incelemeye kışkırtan ama bir yandan da oyun içinde oyun içerdiği için temsilin sorunları üzerine düşünmeye iten muazzam bir oyundur.

201512101522_Kim Var Orada3.jpg

BGST ekibinin sahneye koyduğu, Cüneyt Yalaz, İlker Yasin Keskin ve Banu Açıkdeniz’in müthiş performanslarıyla canlandırdıkları Kim Var Orada? Muhsin Bey’in Son Hamleti de bu replikle başlıyor ve önüne oldukça zor bir hedef koyuyor. “Muhsin Bey” ismini duyduğumda doğrusu ilk aklıma gelen Yavuz Turgul’un “Muhsin Bey” filmi olmuştu. Oysa buradaki “Muhsin Bey” Ertuğrul Muhsin ya da yaygın bilinen şekliyle Muhsin Ertuğrul’dur. Türk tiyatrosunun ve de sinemasının kurucu figürü… BGST ekibinin oyun hakkında kaleme aldıkları metin niyetlerini oldukça net bir şekilde özetliyor:

“Kim Var Orada?” 2. Meşrutiyet sonrasından, Muhsin Ertuğrul’un Darülbedayi’de genel sanat yönetmenliği görevini üstlendiği yıllara kadarki geçiş dönemini konu edinen tarihsel biyografik bir oyun. Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk dönemlerine uzanan bu büyük kültürel­politik dönüşüm, kültürel çoğulcu bir perspektif ekseninde tarihsel koşulları içerisinde değerlendiriliyor. Muhsin Ertuğrul hiç şüphesiz bu geçiş döneminin köşetaşlarından biri. Ve kendisi çoğu zaman bu devrin anlatısında “ustasız usta”, “tiyatromuzun havarisi” gibi tanımlarla ya kahramanlaştırılır ya da batı hayranlığı ve otoriter tavırları ileri sürülerek “tek adam” olarak yaftalanır. Oyun, bu indirgeyici tanımlara bir itiraz niteliği taşıyor. Ve Muhsin Ertuğrul’u, hem yaşadığı dönem hem de onun iktidarla kurduğu ilişki bağlamında gerçekçi bir sorgulamaya tabi tutuyor.

Oyun, Muhsin Ertuğrul’u hem bir sanatçı olarak, hem de dönemin içinde iktidarla belirli bir ilişki kurarak “kurucu” figür olma gayretini anlatıyor ama daha önemlisi onun “ustasız usta” olmadığını, Türk tiyatrosunun “sıfırdan” başlamadığını (ya da bir anlamda sıfırlandığını), arka planda bırakılmış, seslendirilmemiş, baskılanmış, yok sayılmış bir tarihin parçası olduğunu son derece ince bir şekilde ortaya koyuyor. Özellikle de Muhsin Ertuğrul’un ilk hocam dediği Vahram Papazyan üzerinden Ermenilerin tiyatro tarihimizdeki yerini ve katkısını ortaya koyuyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan çalkantılı dönemlerde ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Muhsin Ertuğrul’un iktidarla kurduğu ilişkileri sorgularken izleyiciye de belirli soruları sordurtuyor: Hamlet’te denildiği gibi “bu ülkede çürümüş bir şeyler var” ve bu durumda gitmeli mi? Başka bir ülkede her şeyi unutup sıfırdan başlayıp yeni bir hayat mı kurmalı? Yoksa kalmalı mı? Her şeye rağmen, kimi zaman ödünler vererek, ama yine de bu ülkenin, bu kültürün yaşaması için hayatını, emeğini, arzusunu insan burada kalarak mı harcamalı? Doğrusu güncelliğini hiç yitirmeyen sorular. Hatta gitmeli mi kalmalı mı sorusu oyunun bir yerlerinde “olmak ya da olmamak” repliği ile üst üste biniyor ki izleyici oyunun sonunda bu soruyu kendisine çoktan beridir sormakta olduğunu fark edip şaşırıyor. Oyunun en yaratıcı taraflarından biri de tüm kurgunun Hamlet oyunu ile örülmüş olması. Oyunda adeta yeni bir Hamlet okuması öneriliyor. Hatta Hamlet’in oyun-içinde-oyun örgüsünü alıp yeniden yorumluyor.

Tüm toplumsal, tarihsel göndermeleri ve sağlam çatılmış kurgusu ile oyun aynı zamanda tiyatro sanatına da bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Tüm bu “ağır” meseleler ele alınırken seyir zevki asla ikinci plana düşmüyor. Bazen kahkahalarla gülüyorsunuz, ama çoğu zaman da boğazınıza bir yumru oturuveriyor, gözleriniz yaşarıyor. Oyun çok sağlam bir iktidar-sanatçı ilişkisi eleştirisi yaparken bir yandan da Muhsin Ertuğrul’un, Vartan Papazyan’ın ve Latife Hanım’ın arzularını, heyecanlarını, korkularını hakiki bir şekilde ortaya koyuyor. Şunları düşündüm oyun bittiğinde: Onlar olağanüstü koşullarda, birer gerçek karakter olarak kendi hikayelerini yaşadılar. Biz de onlar gibiyiz, kendi zamanımızı yaşıyoruz, bir yere gittiğimiz yok, buradayız, elimizden geldiği kadarıyla doğru bildiklerimizi yapmaya çalışıyoruz. Hata da yapsak, tökezlesek de sahiden yaşıyoruz işte. Ne iyi ki aramızdan bazıları çıkıyor, geçmişin ölü toprağını silkeliyor, hakikati araştırıyor, bugün bize yeni bir cümle kurmak için cesaret veriyor.

***

Oyunu izlemek isterseniz BGST’nin facebook sayfasından oyun tarihlerini ve yerlerini öğrenebilirsiniz. Çok sayıda ödül alan bu oyunu mutlaka izlemenizi öneririm.

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s