Aronofsky’nin Anne Filminin Düşündürdükleri

Requiem for a Dream filmini ilgiyle izlemiş olduğum Aronofsky’nin Anne adlı son filmine de büyük bir merakla gittim. Mesele yazarlık olunca merakım katlanmıştı doğrusu. İlk yarıyı heyecanla izledim, gerçi yazar ve genç karısının yaşadıkları evin fazlasıyla stilize olması hafiften kafamı kurcalasa da çok dert etmedim. Çünkü mekanın tekinsizliği ile yazardan yayılan tuhaflık üst üste biniyor, hele eve gelen yabancının yazar tarafından sıcak bir şekilde kabul görmesi filmin devamı konusunda müthiş potansiyeller barındırıyordu. Ancak benim için kırılma noktası yazara ilham geldiği sahneydi. Çırılçıplak yataktan fırlayıp “Kağıt! Kalem! Çabuk, geldi yazmam lazım,”  havası içinde yazmaya başlaması son derece gülünçtü. Zaten film bu noktadan sonra yüzeysel bir tanrısal yaratıcılık metaforuna kilitlenerek Habil-Kabil’den başlayarak Tanrı’nın oğlunu insanlara kurban etmesine kadar bildik kutsal kitap metaforlarını tekrar etmekten öteye gidemedi.

Yazarlığın tanrısal yaratıcılıkla özdeşleştirilmesini romantik bulanlar olabilir. Edebiyatın yüceltilmesi olarak okuyanlar da bulunabilir. Bu türden bir yaklaşım yazarı ya da sanatçıyı ilahi bir noktaya çekerek gerçeklikten koparmakta, tanrısal bir düzleme yerleştirerek sanatsal etkinliği yüceltmekte; böylelikle, sanatı biz sıradan fanilerin ulaşamayacağı bir yere yerleştirerek insanların sanat yapma hakkını elinden almaktadır. Hiçbir temele dayanmayan bu yüceleştirme aslında bir yabancılaştırma işlevi görmekte, insanların sanatı ulvi ve metafizik bir yere koymalarına neden olmaktadır. Büyüsü bozulmuş bir dünyada dinin yerini sanatın aldığını söyleyenleri bu noktada hatırlamak gerekli. Dinlerin sözünü ettiği bir öte dünya yoksa, peygamber yoksa ilahi olanla, yüce olanla ilişki kuracak başka biri olmalı: bu da elbette sanatçıdır!

Oysa…

Yazar, sanatçı ayrıcalıklı bir kişi değildir. O öte dünyayla ilişki kuran bir peygamber ya da şaman da değildir. Yeteneği tanrı vergisi olmadığı gibi doğuştan gelen bir genetik hediye de değildir. Tam tersine, eliyle, bedeniyle, zihniyle çalışan bir ağır işçidir. Sanatçı, kendi bedeni ve zihni üzerinde araştırma yapan ve bu çabasını başkalarıyla paylaşan herhangi biridir. Dolayısıyla herkesin bu yolu seçme hakkı ve yeterliliği vardır. İşte tam bu noktada itirazlar yükselir. Çünkü birçokları için herkesin bu tekinsiz yolculuğa çıkma ehliyeti ya da hakkı olduğunu düşünmek rahatsız edicidir. En konforlu hal, sanatı bir grup sıradışı (hatta sapkın) kişinin yine olağan dışı edimi olarak görmektir. Aronofsky’nin filmi işte bu muhafazakar düşünceye hizmet eden görkemli bir prodüksiyon olmuş.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s