Yazar: muratgulsoy

Kitaplar, Filmler, Düşünceler

5 Hafta 5 Roman

21824259.jpg

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan modern edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

Franz Kafka’dan Dava, Albert Camus’den Yabancı, John Fowles’dan Koleksiyoncu, Kobo Abe’den Kumların Kadını, J. M. Coetzee’den Yavaş Adam

İnsanın toplumla, iktidarla, doğayla ve kendisiyle hesaplaşmasının kaydını tutan modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Tarih: 2 Ekim 2017
Süre: 
5 Hafta
Saat: 19.30 – 21.30
Gün: Pazartesi

Detaylı bilgi ve rezervasyon için:
kurs@bumed.org.tr / 212 – 359 5813

 

Reklamlar

Yaratıcı Yazarlık Eğitimi Haftaya Başlıyor

Kendi kurmaca metinlerinizi yazarken yaratıcılığınızı daha iyi ortaya koyabilmek, içgörü kazanmak, temel yazım ve kurmaca teknikleri hakkında bilgi düzeyinizi yükseltmek,  edebiyat dolu zaman geçirmek için…

buyubozumu_kapak

Uygulamalı bir seminer dizisi olarak tasarlanmış olan Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda kurmaca edebiyat yapıtlarının (öykü ve roman) nasıl üretildiği konusunda bilgiler aktarılacak; hikâyenin unsurları, kurmaca metinde zamanın kullanımı, mekânın işlevi, karakterlerin yaratılması, olay örgüsünün yapılandırılması, klasik ve modernist anlatım biçimleri, edebi türler, dramatik gerilimin oluşturulması gibi yazma tekniğine ilişkin konular yetkin örnekler* üzerinde tartışılacaktır. Tüm bu yöntemlerin yanı sıra, edebiyatın insan yaratıcılığı ile ilişkisi irdelenecek, ilhamın kaynakları araştırılacaktır. Amaç, katılımcıların kendi kurmaca metinlerini yazarken yaratıcılıklarını daha iyi ortaya koyabilmeleri için yol göstermek ve içgörü kazanmalarına yardımcı olmaktır. Atölye süresince katılımcılar yazdıkları öyküleri tartışacak, yazma tekniğini etkileşimli bir eleştiri ortamında geliştirecektir.

[*Franz Kafka, Umberto Eco, J.L. Borges, Yusuf Atılgan, Tomris Uyar, Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Leyla Erbil, Vüsat O. Bener, Ayfer Tunç… ]

Ayrıntılı Bilgi için tıklayın

Çarşamba sınıfı: 20 Eylül 2017 (19:30-22:00)

Cumartesi sınıfı: 23 Eylül 2017 (10:30-13:00)

Süre: 10 hafta (25 saat)

Bilgi ve kayıt için:
Tel: 0212 359 58 13
E-posta: kurs@bumed.org.tr

Kara Kitap Üzerine “Mümkün müdür bu ülkede ve bu çağda insanın kendisi olması?”

Orhan Pamuk, romanlarında sıklıkla son iki yüzyıllık Batılılaşma / modernleşme sürecinin ruhlarımız üzerinde açtığı yaraları ve zihinsel dünyamızda yarattığı fırtınaları anlatır. Özellikle Kara Kitap’ta bu coğrafyanın insanlarının çarpışan bu iki kültürün basıncı altında nasıl ezildiğini ve de nasıl çözümler ürettiğini ortaya koyarken doğunun ve batının edebiyat birikimini büyük bir ustalıkla yan yana getirir. Üstelik Borges’ten aşina olduğumuz “farklı kültürleri ve zamanları birbirleriyle konuşturma” hali Kara Kitap’ta sırlarla dolu bir şehirde, İstanbul’da gerçekleşir. Artık bir içinde yaşadığımız İstanbul vardır, bir de metinlerin üst üste gelmesiyle kurulmuş bir labirent şehir olarak İstanbul vardır. Dolayısıyla Kara Kitap hem biçimsel olarak bir roman hem de bir şehir araştırmasıdır.

Kara Kitap’ın kalbinde yer alan “başka biri olma arzusu” Orhan Pamuk’un romanlarında öne çıkan temalardan biridir. Bu mesele görünürdeki olay örgüsünün bir gereği olarak Doğulunun Batılı olma arzusu ve gerilimine dönüştüğü için yapıtlar genellikle bu eksende tartışılır. Gerçekten de neredeyse tüm romanlarında, yazmanın birincil dürtüsü olan başka biri olma hayali kişisel olmaktan çıkarak, Tanzimat’tan bu yana kesintisiz bir biçimde yaşanan Batılılaşma meselesine evrilir ve bu coğrafyada yaşayan insanların kendilerini değiştirme arzusu olarak yansıtılır. Örneğin Kara Kitap’ın kahramanı Galip, yaşadığı dönüşümün kaçınılmaz bir sonucu olarak edindiği yeni bakış açısıyla yaşadığı ülkenin de topyekûn “başka bir ülke olma” arzusu içinde olduğunu görür. Toplum bu arzunun yol açtığı endişeleri ve hayal kırıklıklarını her an yaşamaktadır. Kişisel dram toplumsal ölçekte yinelenmektedir. Ancak bunu mekanik bir indirgemecilikten kurtaran yine yazının göreceli ve geçişli dünyasıdır. Çünkü Pamuk’un yapıtlarında, kişisel olanla toplumsal olanın iç içe geçmesi Escher resimlerinde olduğu gibi bir imkânsızlık boyutunun betimlemesi şeklinde yapılandırılmıştır. Bir başka deyişle, tam resmin yarattığı üçboyutlu yanılsamayı çözdüm derken metin odağını kaydırır ve başka bir anlatı düzleminde olduğumuzu fark ederiz. Bu gidiş gelişler özellikle Kara Kitap’ın söylem mimarisini oluşturur. Galip’in Rüya’yı ararken kılavuzu Celal’in yazdıklarıdır. Celal’in yazdıklarıysa bizi zaman ve mekan içinde muazzam bir yolculuğa çıkarır. Bu metinler arası  bir yolculuktur. Hikayeler birbirlerinin içinden doğar, sürgün verir, temalar birbirinin içinden geçerek bizi aynı noktaya “insanın kendisi olma” sorunsalına getirir. Mümkün müdür bu ülkede ve bu çağda insanın kendisi olması? Hem ne demektir “kendisi olmak”? Pamuk’un dünyada bu kadar çok okunmasının bence en büyük nedeni bu soruyu her yapıtında farklı biçimlerde yeniden ve yeniden sormasıdır; çünkü içinde bulunduğumuz zamanın ruhu nicedir bu soruyla meşguldür.

(Hürriyet, Türk Edebiyatının En İyi 100 Eseri Araştırması, Haziran 2017)

Muhsin Bey

101Muhsin Bey denince gözümün önüne yeleği, kravatı, beyaz gömleği gelir. Eski İstanbul’un fakir ama kültürel değerlere bağlı hatta onları yaşatan beyefendileri gelir. Çocukluğumda bu tür “amcalardan” çok sayıda vardı, kimi emekliydi, kimi memurdu; evde pazar günleri bile kravat takarlar, içlendikleri zaman ağdalı sanat müziği parçaları mırıldanırlar, akşamdan akşama rakılarını ihmal etmezler, mahalle duygusuna sahiptirler, birbirlerini fötr şapkalarını hafifçe kaldırarak selamlarlardı. Onların yok olmakta olan bir tür olduğunu Ah Güzel İstanbul filminde Sadri Alışık’ın canlandırdığı Haşmet karakteriyle görmüştük daha önce. Bir anlamda kendi yonttuğu heykele âşık olan adam, Pygmalion, hikâyesiydi Haşmet’inki. Ya da Charlie Chaplin’in unutulmaz filmi Sahne Işıkları. Sahne Işıkları’nda eski ve artık zamanı geçmiş bir komedyenin yardım ettiği genç kızın ünlenerek ondan kopuşu anlatılır. Ah Güzel İstanbul’da da Haşmet köyünden artist olmak için kaçmış olan Ayşe’ye sahip çıkar, hatta onun meşhur olmasının yolunu açar ama tıpkı Sahne Işıkları’nda olduğu gibi Ayşe, Haşmet’ten kopar. Her iki hikâyede de aşk önemli bir bileşendir. Muhsin Bey’de ise bu konu bir adım daha ileri gider ve son derece önemli bir toplumsal konuya temas eder. Bu sefer köyden gelen Ali Nazik karakteri erkektir. Muhsin Bey’in tam zıddıdır, Doğu’dan gelmektedir ve daha ilk ortaya çıktığı andan itibaren herkes tarafından küçümsenen ve alay edilen bir tip olarak çizilir. Türkücü olmak isteyen Ali Nazik’i başta reddetse de hikâye boyunca aralarında bir yakınlaşma olur ve zavallı delikanlı Muhsin Bey’in desteğiyle şöhret basamaklarını tırmanır. Ancak hırsı her şeyin önündedir, herhangi bir ahlaki değere sahip değildir. Zaten türkücü olmak için yola çıkmış olmasına rağmen “yoz” bir müzik olan arabeskle meşhur olmuştur. Dünyevi başarı dışında hiçbir amacı ve inceliği olmayan bu öteki dünyanın çocuğu elbette Muhsin Bey’i de ezip geçecektir. Hatta onun sevdiği kadını da elinden alacaktır. Zaten bir arabesk sanatçısı yarattığı için kendine saygısını kaybetmiş olan Muhsin Bey, Ali Nazik’in nankörlüğü karşısında bir kez daha yıkılır. Tabii tüm bunlar o dönemin kentsel dönüşüm projesinin bir sonucu olarak yıkılan, tahrip olan Tarlabaşı’nda geçmektedir. Eski İstanbul tüm olumlu, soylu değerleriyle yok olup giderken ondan boşalan yer Doğu’dan gelen ilkesiz ve en ufak bir estetik duygusundan yoksun öteki tarafından işgal edilecektir. Her ne kadar son sahnede sevdiği kadını bu ilkesiz ilkelin elinden kurtarmış gibi görünse de izleyicinin gözünde yeni dünyanın kazananı Ali Nazik’tir. O yıllarda bu filmi içim acıyarak izlemiştim. Muhsin Bey’de kaybolup gidenin o çocukluğumun İstanbul’u olduğunu hissettiğim için sanırım sonuna kadar Muhsin Bey’le özdeşleşerek sorgusuz sualsiz kabul etmiştim önüme koyulan bu formülü. Oysa şimdi bu bakışın son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Doğu’dan, Anadolu’dan geleni soysuz bir işgalci ve yıkıcı olarak resmetmek çok derin bir ötekileştirme değilse nedir? Filmi salt bir ötekileştirme hikâyesi olmaktan çıkaran elbette kentsel dönüşümün yıkıcı etkilerinin kaydını tutuyor oluşudur. Ancak filme göre örtük olarak bu yıkımın sebebi Ali Nazik’te vücut bulan ötekidir. Âdeta Beyoğlu’nu, Tarlabaşı’nı yıkıp yok eden Ali Nazik ve onun gibilerdir. Yıkım görüntüleri Ali Nazik’in artık profesyonel bir arabeskçi olarak sahneye çıktığı sekanslar arasında verilir. Yozlaşmanın en doğrudan temsili haline gelir. Ali Nazik bir sebep değil, olsa olsa sonuçlardan bir sonuçtur ama film bizi tersine ikna eder. Belki bu yüzden Yavuz Turgul daha sonraki yıllarda bu rolleri tersine çevirecek, mekân olarak yine Tarlabaşı’nı seçerek ve hatta aynı oyuncuları kullanarak günah çıkaracaktır. Bu sefer Doğu’dan gelen Eşkıya soyluluğun simgesi olacaktır. Asla Muhsin Bey gibi bir inandırıcılığa sahip olmayan Eşkıya, yönetmenin bir çeşit Muhsin Bey hesaplaşması (apolojisi) olarak okunabilir.

(Notos Dergisi, Yüz Yılın 40 Filmi Soruşturması, 2016)

Yaratıcı Yazarlık Eğitimi Eylül’de Başlıyor

Kendi kurmaca metinlerinizi yazarken yaratıcılığınızı daha iyi ortaya koyabilmek, içgörü kazanmak, temel yazım ve kurmaca teknikleri hakkında bilgi düzeyinizi yükseltmek,  edebiyat dolu zaman geçirmek için…

buyubozumu_kapak

Uygulamalı bir seminer dizisi olarak tasarlanmış olan Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda kurmaca edebiyat yapıtlarının (öykü ve roman) nasıl üretildiği konusunda bilgiler aktarılacak; hikâyenin unsurları, kurmaca metinde zamanın kullanımı, mekânın işlevi, karakterlerin yaratılması, olay örgüsünün yapılandırılması, klasik ve modernist anlatım biçimleri, edebi türler, dramatik gerilimin oluşturulması gibi yazma tekniğine ilişkin konular yetkin örnekler* üzerinde tartışılacaktır. Tüm bu yöntemlerin yanı sıra, edebiyatın insan yaratıcılığı ile ilişkisi irdelenecek, ilhamın kaynakları araştırılacaktır. Amaç, katılımcıların kendi kurmaca metinlerini yazarken yaratıcılıklarını daha iyi ortaya koyabilmeleri için yol göstermek ve içgörü kazanmalarına yardımcı olmaktır. Atölye süresince katılımcılar yazdıkları öyküleri tartışacak, yazma tekniğini etkileşimli bir eleştiri ortamında geliştirecektir.

[*Franz Kafka, Umberto Eco, J.L. Borges, Yusuf Atılgan, Tomris Uyar, Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Leyla Erbil, Vüsat O. Bener, Ayfer Tunç… ]

Ayrıntılı Bilgi için tıklayın

Çarşamba sınıfı: 20 Eylül 2017 (19:30-22:00)

Cumartesi sınıfı: 23 Eylül 2017 (10:30-13:00)

Süre: 10 hafta (25 saat)

Bilgi ve kayıt için:
Tel: 0212 359 58 13
E-posta: kurs@bumed.org.tr