Bilim

Bulutları Seyrederken Yaşanan Eşsiz Bir Deneyim: Apophenia

images-1 Bulutları seyretmek, hele ki hava rüzgarlıysa ve durmadan şekil değiştiriyorlarsa büyük bir zevktir. Çocukluğun henüz büyüsü bozulmamış dünyasını hatırlatır. Gerçi çocukken de bir yanımızla o büyünün masal gibi uydurma bir şey olduğunu biliriz ama yine de inanmaktan kendimizi alamayız. Hem ne kötülüğü var ki gökyüzünde kocaman, bembeyaz bir köpeğin koştuğunu görmenin… Görmenin… Evet görürüz. Baktığımız yerde anlamsız bir yığın değil, anlamlı bir şekil görürüz. Gözümüzle görmek, elimizle dokunmak, duyularımızla deneyimlemek gerçekliğin ilk sınavıdır zihnimiz için. Orada o köpeğin gerçekten olmadığını bilsek bile orada onu görmenin yarattığı bir sevinç ya da mutluluk hissetmez miyiz? İnsanı insan yapan nice özellik sayılabilir, kimileri diğerlerinden daha fazla ön plana çıkarılabilir ama bu, rastlantısal olanın içinde anlamlı şekiller “görme” az vurgulanan ama çok önemli bir özelliktir. Bir açıdan baktığımızda bir yanlışlıktır, zihinsel işleyişimizde bir hatadır. Hatta ciddi zihinsel bozukluklarının habercisidir. Ama yine de zihnimizin bize oyunlar oynamasına engel olamayız. Bu türden zihin sürçmesine Apophenia deniyor. Kişi anlamsız ya da rastlantısal şeylerin içinde anlamlı bir mesaj, bir imge ya da bir örüntü görüyor. Tabii bakan kişinin ruhsal ve zihinsel durumunun bu algıda çok önemli bir etkisi var. Yediğiniz ekmek ya da cipsin yanmış yüzeyinde İsa peygamberin yüzünü görmek için bu figüre alışkın bir Hıristiyan olmanız, bulutlarda Allah yazdığını görebilmek için Arapça Allah kelimesinin nasıl yazıldığını bilmeniz gerekir.

NB Please note we were supplied with these pictures and are not able to vouch for their authenticity. See SWNS story SWNAAN; Diners at an Indian restaurant had a religious experience after spotting what appears to be the face of Jesus - on a naan bread. His facial features, complete with beard and flowing hair, are plainly visible in the blackened patches. There is still debate whether the image truly represents the Son of Man, or if it actually shows comedian Billy Connolly. But customers at India Dining, in Esher, Surrey, believe it was no coincidence that Jesus 'appeared' on Monday night - 10 days after his birthday.

Naan Ekmeği’nde İsa Peygamberin yüzü, David Howlett, Hint restoranında yemek yerken bulmuş.

38894

2012 Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda kaydedilmiş bulutlarda görünen Allah yazısı.

bulutlar04Bulutların ya da yiyeceklerin yüzeylerinde görünen dini mistik figürler çoğu zaman geçici bir deneyim olarak kalıyor. Ama 2007 yılında bir ağacın nasırlaşmış kabuğunda görülen maymun şekli, yerel inançlarla ilişkilendirilerek kısa sürede bir kült haline gelmiş. Çin mitolojisindeki maymun tanrı Sun Wukong’ın veya Hindu mitolojisinde Hanuman’ın ortaya çıkışı olarak benimsenip ağacın çevresi bir sunak haline getirilmiş. Bu tanrılara hediyeler sunmanın uğur ve şans getireceğine inanılıyor. Kayıtlara geçmiş güncel bir kült olarak araştırmacıların ilgisini çekiyor.

bulutlar05Ülkemizde de ilginç Apophenia olaylarından biri Ardahan’da yılın belli bir zamanında Damal dağlarında “görülen” Atatürk siluetidir. Her yıl Haziran ayında “Atatürk’ün İzinde ve Gölgesinde Damal Şenlikleri” düzenleyen Belediye Başkanı amaçlarını şu şekilde ifade ediyor: “”Biz yıllar önce olduğu gibi aynı niyetle bu etkinliği gerçekleştireceğiz. Çünkü buradaki tek amaç ve gayemiz daha çok insanı bölgeye çekmektir. Daha çok Damal’ı tanıtmak ve daha çok Atatürk’ü tanıtmaktır. Herkesçe malum, bu doğa olayı sadece bize ait. Dünyada belki eşi benzeri olmayan bir doğa olayı. Bu nedenle etkinlikler ne kadar verimli olursa bizler o kadar amacımıza ulaşmış oluruz.”

bulutlar06

1976, Viking 1 Mars yüzeyinden bu fotoğrafı çekti.

Uzay araştırmaları da bu türden Apophenia olayları için eşsiz veriler sunar. Mars yüzeyinden çekilmiş bir fotoğrafta insan yüzü görmek bunlardan en ünlüsüdür. Gerçekten de baktığımızda orada, o yeryüzü şekilleri içinde bir tanesi çok net bir şekilde insan yüzüne benzemektedir. O kadar ki insan baktığı fotoğrafın ne kadar yükseklikten ve nerede çekildiğini unutarak ısrarla insan yüzü görmeye devam eder. Tabii insan yüzleri görmek Apophenia’nın özel bir türü, dolayısıyla farklı bir adı da hak ediyor: Pareidolia. Bu arada, konu Mars olunca, Mars yüzeyinde kask, fil, kopuk parmak ve daha başka tuhaf şekilleri “görmek” için International Business Times’ın sayfalarını ziyaret edebilirsiniz (Bizarre Things Spotted on Mars: Ball, Traffic Lights, Faces, Finger and Huge Penis).

İnsan zihninin bu şekilde yanılmasının pek çok nedeni var. Öncelikle zihin adeta bir örüntü yakalama makinesi gibi çalışıyor, çevresindeki anlamlı ya da anlamsız her şeyin içinde anlamlı bir tekrar, takip edilebilir bir ilişki ya da bir mesaj bulmaya çalışıyor. Bu özellik beynin çalışma şeklinin bir sonucu: örüntü buldukça, ilişki çözdükçe beyinde dopamin miktarının arttığı deneysel olarak da sınanmış durumda. Bu şekilde gerçekten de olgular arasında ilişkiler kurmayı becerebiliyor, neden-sonuç ilişkilerini geliştirerek gerçeklik modelleri yaratabiliyor hatta daha da öteye giderek gerçekliği şekillendirebiliyor. Ancak bu şekilde çalışmaya alışkın zihin kolaylıkla da yanılabiliyor. Kumarbazların sıklıkla başına gelir. Belki de acemi kumarbazlar demeliyiz. Örneğin rulet oynarken üst üste beş defa kırmızı geldiğinde altıncının da kırmızı olacağını sanmak ya da tam tersine artık yeterince kırmızı geldi şimdi siyah gelecek diye tahminde bulunmak tamamen bu türden bir yanılgıdır. Ruletin her oyunu diğerlerinden bağımsızdır, dolayısıyla tahmin edilemez. Tıpkı loto oyununda geçmişte çıkmış olan sayılara bakarak bir tahminde bulunmanın imkansız olması gibi. İnsan zihninin “örüntü yakalama ve ilişki bulma” özelliği aynı zamanda insanın ritim duygusunu da güçlendirir. Müzik ve çeşitli sanatsal etkinlikleri biraz da bu özelliğe borçlu olduğumuzu söylemek abartı olmaz. Ancak olmayan ilişkileri “görmek”te ısrar etmek, gerçekte ilişkisiz olayları birbirine bağlamak aynı zamanda şizofreninin ilk aşamaları olarak da değerlendiriliyor. Gerçekte var olmayan mesajlar, şifreler, komplolar görmek gibi ortaya çıkabiliyor. Belirli bir anlamı olmayan birbiriyle ilişkisiz olayları basit bir hikaye kalıbının içine dökerek oluşturulan komplolar kaba ideolojik propagandanın da hizmetine kolayca girer. “Tüm bunların bir anlamı olmalı!” Bu düşünce gerçek hayatın içindeki haksızlıkları, saçmalıkları, korkunçlukları “açıklamak” gibi bir işlev yüklenir. Böylelikle hayat katlanılabilir olur. Varoluşu acımasız bir saçmalık olmaktan kurtaran tam da böyle bir yanılsamadır. bulutlar07Antonioni’nin Blow-up adlı filmi aslında bu kavram üzerine kuruludur ki filmin felsefi açılımı başka bir yazı konusu olabilecek denli karmaşıktır. Ancak filmdeki bir sahneyi anmadan geçemeyeceğim: Filmin kahramanı Thomas, soyut resimler yapan arkadaşı Bill’in evinde onun yaptığı resimlere bakarken Bill onu aydınlatacak bir konuşma yapar. Bill tualin üzerine fırçayla boyaları rastgele sıçratıyor gibi görünmektedir. Thomas’a resimlerinin yapmaya başladığında bir anlamı olmadığını, sonradan takılacak bir şeyler bulduğunu, sonra resmin kendi kendisini sınıflandırdığını ve çoğalttığını söyler. O sırada tualin üzerine fırlattığı boya lekelerine uzun uzun bakarak zihnin kendiliğinden şekil bulma özelliğinin çalışmasını bekler gibidir. Modern sanatta her türden arayışa ve deneye yer var elbette. Hayal edip çizmek yerine, rastlantısal olanın içinden zihnin apopheniac çıkarımlarda bulunmasını beklemek aslında bilinçdışı süreçleri araştırmak anlamına gelmez mi?

Apophenia’nın insanı mucizelerden komplolara götüren geniş çağrışımları var. Şu ana kadar hep insan zihninin yanılgılarını örnekledim. Ancak son zamanlarda yapay zeka çalışmalarında öyle ilerlemeler oldu ki burada anmadan geçemeyeceğim. Google’ın bir imge tanıma yazılımı var. Bu insan aklının benzetimini yaparak çalışan bir yapay zeka programı, imgeleri saptıyor, analiz ediyor ve hatta kendiliğinden imge buluyor. Bu programlar belirli imgeleri bulmak üzere eğitilebiliyorlar. Hayvan şekillerini bulmak üzere eğitilen bir yapay zekaya gökyüzünde bulutlar gösterildiğinde gördüklerinin yardımı ile resmi düzenlemeleri isteniyor. Sonuç inanılmaz, değil mi? Ben bu resimlere bakarken muhteşem bir hayal gücünün doğumuna tanıklık ettiğimi hissediyorum. Gelecekte yapay-zeka-dostlarımızla bulutlara bakarak şekiller görme oyunu oynar mıyız acaba? bulutlar08   bulutlar09

Sol üstteki bulut resmine bakan yapay zeka sağ üstteki gibi çeşitli hayvanlar görüyor. Sağ üstteki resmin detayları aşağıdaki sırada verilmiş durumda. Düşsel varlıklar kataloğu gibi…

Görsellerin tamamı ve ilgili yazı için: http://qz.com/432678/the-dreams-of-googles-ai-are-equal-parts-amazing-and-disturbing/

Kendi resminizi yükleyip google robotunun ne gibi rüyalar gördüğünü denemek için de bir adres var, ama işlem çok uzun sürüyor: http://psychic-vr-lab.com/deepdream/, işte benim fotoğrafıma baktığında robotun gördüğü rüya:

776789

Reklamlar

“Akademinin Düşmanları” Kim?

312272_2“Akademi, ne yazık ki, ‘gerçek dünya’ya çok fazla benzemeye başladı. Akademisyenler artık dilencilerin, münzevilerin, başka dünyalara dalmaya yatkın olanların ait olduğu özel bir türün mensubu değiller. Düzenbaz ve kaypak karakterler.”

Bu sözler uzun yıllar Harvard Üniversitesi Yayınları’nın beşeri bilimler yayın yönetmenliğini yapmış olan Lindsay Waters’a ait. Artık akademisyenlerin entelektüel olduklarını varsaymaya devam etmeyelim; çünkü kendi uzmanlık alanı dışındaki alanlarla ilgilenmek ve entelektüel meraka sahip olmak akademide çok da istenen özellikler değil diyen Waters’ın söylediklerine kulak vermemek kolay değil; çünkü bizim gibi çevre ülkelerin akademisyenlerinin varmak istedikleri simgesel bir doruktan yazıyor bunları. Hepimizin bildiği ve hatta yavaş yavaş buranın da gerçeği haline gelen durumdan söz ediyor: Özellikle Amerikan üniversitelerinden birinde  kalıcı bir kadroya atanmak (bizim için ‘doçent olmak’ diye okuyun) istiyorsanız yapmanız gereken odaklanmak, daha çok yazmak ve bunları mutlaka ama mutlaka saygın dergilerde yayınlatmaktır. Çünkü sizi işe alacak olan dekanlar, bölüm arkadaşlarınız ve diğerleri neler yaptığınızı ‘okumak’ yerine yayın listenizdeki makaleleri sayacak ve bir de tabii en önemlisi bu makalelerin hangi dergilerde yayımlandığına bakacaklardır. Saygın dergilerde yayımlanmış olmak, hem işe alanlar açısından, hem de hesap verilen kişi ve kurumlar açısından, zaten ciddi bir bilimsel elemeden geçmiş olmanın garantisidir. Bu durumda tek tek öğretim üyelerinin görüşleri, üniversite yayınevlerinin profesyonelce ürettikleri yargılardan daha az önem taşıyacaktır. Bu da aslında üniversitenin entelektüel iktidarını ve sorumluluğunu başka bir yere gönüllü olarak devrettiğinin en büyük kanıtıdır. Bilimin ve düşüncenin üniversite dışında bir yere devredilmesi (bu yer üniversite yayınevi olsa bile) akademinin sonunun ilanıdır. Yıllardır bilimin gelişmesini “uluslararası hakemli dergilerde yayın yapmak” kriterine bağlamış bir ülkenin vatandaşı olarak bu satırları okurken belki de durumun vahametini tam olarak hissedemeyebiliriz. Ancak, o dergilerin de, yayınevlerinin de 1960lardan bu yana artan muazzam üretim karşısında ne kadar sağlıklı çalıştıkları son derece kuşkuludur. Sokal örneğinde olduğu gibi… Hatırlayacak olursak: Alan Sokal, ciddi bir sosyal bilimler dergisine tamamen uydurma bir makale yazıp yolladı; ‘genel havası’ o günlerin moda akımlarına son derece uygun olduğu için yazı dergide doğru düzgün bir değerlendirme yapılmadan basıldı ardından da derginin ve o postmodern çevrelerin zayıflığını teşhir etti. 90lı yılların postmodernizm tartışmalarına damgasını vuran bu skandal aslında okyanusta bir damla sayılır. Yine Akademinin Düşmanları’nın sayfalarından okuduğumuza göre akademik yayın endüstrisi üniversitelerin kütüphane bütçelerini emmek için akademisyenlerle sözsüz bir anlaşma içindedir. Akademisyenlerin amacı daha çok sayıda yayın yapmak, yayıncıların amacı da kütüphanelere daha çok sayıda ürün satmaktır. Okuru olmayan, sadece ‘sayılan’ ve ‘sınıflandırılan’ yayınlarla dolup taşan kütüphaneler özgür düşüncenin en dokunulmaz mekânı olması beklenen akademinin ne halde olduğunun somut işaretleridir.

(daha&helliip;)

Oyundan Gerçeğe Katkı

Tetris çılgınlığının yaşandığı zamanları hatırlayan biri olarak bilgisayar oyunlarının bugün geldikleri noktaya aslında şaşırmıyorum. Daha da artarak yaşamın her yanına yayılacaklarını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Elbette uzun zamanını ekran başında geçiren birinin yaşamı, yani bedensel ve sosyal deneyimleri ıskalayacağını söylemek de mümkün. Belki bu eleştiri ya da endişe diyelim, geçmiş zamanlarda roman okurları için yapılanları anıştırıyor. Baskı teknolojisinin ucuzlamasıyla mümkün hale gelen “taşınabilir” kitapların yaygınlaşmasıyla başlarını önlerindeki kitaba gömmüş, çevrelerindeki dünyadan kendilerini soyutlamış okur tipinin ortaya çıktığını söylüyorlardı 19. Yüzyılın kötümserleri / muhafazakarları. Üstelik bu ellerindeki dünyaya kendilerini kaptıranların çoğu kadındı ve kimbilir ne ahlaksız fantezilerle zihinlerini kirletiyorlardı. Aslında taşınabilir kitap bir bilgi yayma teknolojisiydi ve gelişip akıl almaz noktalara gelecekti. Tıpkı bilgi-işlem teknolojilerinin gelişip interneti yani birbirine bağlanmayı mümkün kılmasının inanılmaz sonuçlar doğruması gibi.

(daha&helliip;)

Evrende Yalnız Kalma Endişesi

Eski bir bilim-kurgu ve fantastik sinemasever olarak merakla gittiğim Avatar’ı izlerken yaşadığım hayal kırıklığı beni geçmişi düşünmeye itti. Eskiden büyük bir heyecanla izlediğim, içinde kendimi yitirdiğim filmlerden kareler gözümün önüne geliyordu. Özellikle de 2001 Space Odyssey filmi diğerlerinin arasından sıyrılarak müthiş estetiğiyle kendini hatırlatıyordu. İçinde tek canlı kalmış yolcusuyla Satürn’ün halkasına doğru yol alan devasa uzay gemisinin boş koridorlarında yankılanan klasik müzik notaları dün gibi kulaklarımdaydı.

Aslında Avatar’ın çok üzerinde durmaya niyetim yoktu. Basit bir hikâyeyi olağanüstü bir görsel teknoloji ile anlatması şaşırtıcı değil elbette. Yüksek gişe gelirlerine ulaşmanın belirli yolları var, risk almayan hikâyeler anlatmak gerekiyor, basit… Geçip gidecektim ama üzerine yazılıp çizilenleri okurken bir başka durum daha dikkatimi çekti. Avatar filmini eleştirenlere karşı gösterilen saldırganca tutum. Bu tür bir film eleştirisi üzerinden daha önce pek de sıklıkla karşılaşmadığımız türden bir fanatizm söyleminin neden ve nasıl ürediğini düşünmeye başladım. (Örnek olarak Slavoj Zizek’in Avatar hakkındaki yazısına yapılan okur görüşlerine göz atmanızı öneririm: http://bit.ly/c47jV0)

Elbette filmin çok sevilmesinin ardında teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanılarak oluşturulmuş olan harika dünyanın verdiği seyir zevki var, bunu kimsenin inkâr ettiğini sanmıyorum. Ama yine de eleştirilere gösterilen tepkilerde ilginç bir tarafgirlik olduğunu düşünüyorum. İnsanların ancak dini duyguları rencide edildiği zaman gösterdiklerine benzer bir tepki biçimi bu. Bundan önceki dönemde benzer şekilde herkesin üzerine bir şeyler söyleme ihtiyacı duyduğu Matrix’le kıyaslandığında belki daha net anlaşılabilir bu tespit. Bu sefer tartışılan felsefi bir önerme ya da ahlaki bir çıkarım değil de bir tür hakikatti sanki. Avatar bir hakikati dile getiriyordu ve bunu görmek istemeyenler (ah o gönül gözü uygarlığın katranıyla sıvanmış olanlar!) asıl olanı, hakikati reddediyorlardı. Peki, neydi bu hakikat: Doğanın sahip olduğu ‘doğaüstü’ güçle bağlantı kurarak kurtuluşun mümkün olacağı! Doğadan kopmuş olan günümüz insanı neler kaçırdığını bir bilse… Doğa ana gerekirse duyargalarını uzatarak bizi sarıp sarmalar ve yaralı bedenimizi bir yenisiyle değiştirebilir, transplantasyonu kendi ‘doğal’ elleriyle yapabilir. Bu tabii insana çok iyi gelen bir düşünce. Hele ki endüstriyel atıkların yağmur olup üzerimize yağdığı, elimizi attığımız her şeyin kansorejen kimyasallara bulaşmış olduğu günümüz uygarlığında, bir parça temiz hava, berrak su ve yeşillik için kendimizi paraladığımız şu gri günlerde, küresel ısınma gibi dertlerin ortasında gerçekten de doğaya duyduğumuz özlemi köpürten bir kayıp cenneti anlatıyor Avatar. Üstelik bir de doğayla yüzde yüz uyumlu top-model fiziğinde yaşama ihtimali var ki hiç birine değişilmez. Ama hepsi bu mu?

Değil tabii. Bir anlatının fanatik taraftarlarını yaratabilmesi için mutlaka kendine has bir ilahiyat önermesi gerekir. Avatar’ın önerdiği ilahiyat da elbette çok tanıdık pagan unsurlardan oluşuyor. Başka türlüsüyle günümüz insanını yakalamak zaten mümkün değil. Ancak Avatar bu türden mistisizmin öncülerinden değil, tam tersine son elli yıldır tortulanan New Age inançların artık gündelik yaşamın bir parçası haline geldiği bir dönemin son ürünü. O yüzden de sunulan kodlar izleyici tarafından kolaylıkla ve heyecanla benimsenebiliyor.

Avatar’ı izlerken geçmişte izlemiş olduğum bilim-kurgu filmlerinin çok daha katmanlı ve gelişkin olduğunu düşünüp durduktan sonra 2001 Space Odyssey’i yeniden izlemek arzusuna kapıldım. Öyle ya, aradan yıllar geçmiş olmasına karşın etkisi halen sürüyordu: İnsanın evrendeki korkutucu yalnızlığı diye kalmıştı aklımda. Kitabı ve filmi yeniden okudum yakın zamanda, aslında bugün new age mistisizmi diye Avatar’a burun kıvırırken 2001’in bu türün en baba örneklerinden olduğunu nasıl da atlamış olduğuma şaşırıp kaldım.

2001 en baştan başlıyor insanın hikâyesini anlatmaya; insanın henüz insan olmadığı dönemden, insanlığın şafağı diyebileceğimiz bir zaman diliminden giriyor. Maymun-adamların gündelik yaşamını son derece gerçekçi bir üslupla anlatıyor girişte. Hiç de Avatar’ın dünyasına benzemiyor uygarlık öncesi dönem bu filmin dünyasında. Avuç içi kadar bir su kaynağı için sürekli kavga eden maymun-adamların dünyası tekinsiz, korkunç yırtıcıların egemenliğinde bir yer. Ardından bir taş görüyoruz, başka bir dünyadan buraya gönderilmiş, akıllı bir yaşam kurmaya potansiyeli olan canlıları araştıran bir cihaz belki. Bu maymun-adamların zihinlerini tarıyor, onların maymunluktan insanlığa atacakları o dev adımı çabuklaştırıyor bu gizemli taş. Ardından ilk akıllanan ilk silahı yapıyor, sonra da ilk kazanılan zaferle (yani ilk savaşla, ilk cinayetle) insanlık başlıyor.

Film daha sonra aya giden bir mekikle devam ediyor. Onbinlerce yıl geçmiştir aradan ve o bir zamanların maymun adamı artık gelişmiş, dünyadan uzaya çıkmayı başarmış, hatta ayda üs kurmuştur. 1968 yapımı bu filmin en büyüleyici yanı kuşkusuz tasarımı ve çekimleridir. Uzayda kullanılan giysilerden mekik ve içindeki aygıtların tasarımına çok az eskimiş olduğunu söyleyebiliriz. Ama asıl ilginç yönü filmin çekim tarihi: 1968. Yani aya insanın ayak basmasından bir yıl önce. Belki burada bir parantez açmalı: Aya yolculuk o dönemin dünyasında çok ilginç bir meseleydi. Hepimiz aya 1969 yılında Apollo 11 ile gidildiğini biliriz ama pek azımız bu tarihten önce defalarca aya araç gönderildiğini bilir. Sovyetlerin Luna Programı çerçevesinde 1959 yılında ilk insan yapımı nesne aya iniş yapmıştır örneğin. Bu çeşitli ölçümler yapacak bir robot-uzay gemisidir. Tabii o yılların dünyasını, Amerikalıların paranoyalarını düşünün. Aya gitmek, insanlı bir uçuş gerçekleştirmek her şeyden önemli hale gelmişti. Dolayısıyla Apollo uçuşları başlatılmış hatta Apollo 8 ilk kez insanlı bir uçuşu gerçekleştirmiş, ayın yörüngesine oturmuş, ancak aya iniş yapmadan geri dönmüştür. Bu ilginç bir yolculuktur, çünkü uçuş 21 Aralık günü başlamış, 3 gün sonra araç ayın yörüngesine oturmuş ve Christmas dolayısıyla ayın yörüngesinden astronotlar Kitabı Mukaddes’ten ayetler okuyarak (Yaratılış Kitabından) canlı televizyon yayını yapmışlar, tahmin edebileceğiniz gibi rating rekorları kırmışlardı. Amerika’nın ruh durumunu anlamak açısından aslında çok önemli bir olay, her yönüyle incelenmeye değer. Astronotların canlı yayın sırasında okudukları ayetlerin orijinal kaydını youtube’dan dinlemek mümkün (http://bit.ly/4R9phc).

Paralarının üzerinde tanrıya inanıyoruz yazan Amerikalıların uzaya çıkar çıkmaz ilk yaptıklarının ayetler okumak olması belki de şaşırtmamalı bizi. Anti-komünizm stratejisi olarak dine sarılmak daha sonra tüm dünyada yansımalarını göreceğimiz bir durum yaratmıştır. Zaten paralarının üzerine bu mottoyu resmen koymaya da 1956 yılında başlamışlar. Bugünden o zamanları hep komünizm korkusu bağlamında okumaya alışkınız ama belki biraz daha ayrıntılı bakabilsek bunun Sovyetlerle yaşanan soğuk savaşın ötesinde başka kaynaklarının olduğunu da keşfedebiliriz. Modernliğin sonuçlarından duyulan bir korkuydu belki de… Bilim ile anlayan ve teknoloji ile başaran insanoğlunun artık Tanrı’ya ihtiyacının kalmadığı endişesiydi belki de yeni dinlerin yeni mistisizmlerin doğmasına neden olan.

2001 Space Odyssey’de insanlığın vardığı aşama büyüleyicidir. Gezegenler arasında dolaşabilmekte, akıllı bilgisayarlar tasarlayabilmekte, aya üs kurabilmektedir; ama sonunda koskoca evrende kendini bir başına, küçücük bir toz zerresi gibi yalnız ve çaresiz bulur. İşte tam tüm umutların tükendiği anda insanı maymun-adamlıktan evrimle insanlığa terfi ettiren uzaylıların izini bulur kahramanımız ve sonrasında son derece mistik bir deneyimden geçerek bir yıldız-çocuğa dönüşür. Romandan / filmden anladığımız, bir zamanlar çok akıllı olan bu uzaylı uygarlık kendini artık tamamen enerjiye dönüştürmüştür. Uzayda ve zamanda hareket edip başka varlıkların akıl yolculuğuna yardımcı olmaktadırlar. İnsan da gelişiminin sonunda onlara ulaşır. Ya da O’na mı demeliyim? Çünkü artık bireylerden değil bir enerjiden söz etmekteyiz. Yani Tanrı’dan. İşte 2001’in önerdiği de altmışlı yıllarda başlayıp çeşitli biçimlerde günümüze dek ulaşan New Age mistisizmidir. Artık kadim dinlerin gereksiz ritüelleriyle ve sosyal sınırlamalarına gerek kalmamıştır. Yeni bir inanç gelmiştir onların yerine. Doğa ile, evrenle tümleşik bu enerji fikri günümüzde fal, büyü, R2, astroloji, secret (daha yeni ve bilimsel kılıklarda piyasaya çıkan quantum düşünce) gibi pratiklerle kendini sürdürmektedir. Avatar’daki temel motif de bunun kristalleşmesinden başka bir şey değildi: her şeye kadir bir doğa / enerji ile tümleşme, onda erime ve yeniden doğma…

İnsanın uzayla ilişkisi aslında başlı başına incelenmesi gereken bir konu. Uzaylılar meselesi de öyle. 2001’de insanlığın evrimi bile uzaylılar sayesinde (onların büyülü dokunuşu ile) gerçekleşmiştir. Aslında kadim dinlerin tezlerini modern cümlelerle temize çekiyordu 2001 bu hikayesiyle. Uygarlıkların insanların, toplumların kendi başarıları olamayacağı düşüncesi de hem çok eski hem de çok popülerdir. Dünyamızı ziyaret eden, bizi gizlice izleyen, bazen müdahale eden uzaylı fikri tam bir baba figürüdür, tanrı modelidir aslında. Yeterince olgunlaşırsak bize kendilerini gösterecek olan o muhteşem uygarlığa ulaşmamız gerekir! Bunun en çarpıcı örneklerini bir zamanlar Eric von Daniken ve benzerleri savundular: Mısır piramitlerinden Nazka çizgilerine dünya üzerinde ilginç ne varsa ya uzaylıların eseriydi ya da insanların uzaylılara adadıkları, onlarla iletişim kurmak için tasarladıkları yapılardı. Harika bir inceleme konusudur aslında bu tersten-okumalar. Eric von Daniken’in Musa’nın Tanrı’yla konuştuğu sahnenin yorumunu bir yerlerden bulup okumanızı öneririm.

Modern bilimin ortaya koyduğu dünya tasarımının yarattığı büyük endişe ve korkuyu aşmak için çalınan bir ıslık gibi çocuksu tüm bu New Age mistik inançlar. Gerçekliğin karanlığına gözünü dikip bakmak istemeyenler için…