Kitap

Karanlığın Aynasında yeni baskı yeni kapak…

tumblr_nhrt5dz6Ci1rrpp82o1_1280
Benliğimizin sınırlarını kimi kez gönüllü olarak kaybederiz kimi kez istemeden. Sadece bir başkasıyla değil, bizi saran dünyayla da kucaklaşma, bir başkasında erime çoğu kez bir haz duygusuyla özdeşleştirilir. Oysa acının sınırları tam da burada başlar. Murat Gülsoy, bir origami ustası gibi, düz bir kâğıtla başladığı anlatısını katman katman çoğaltarak kahramanlarının ironik dünyasının kederle malul hikâyesini kuruyor. İki boyutlu sandığımız bir dünyanın karanlık dehlizlerine doğru ilerlerken yaklaşmakta olanı hissetmeyişimize şaşırıyoruz. Yarım bir hayatı sol göğsünün üzerindeki akrebin çizgilerinde saklayan bir kadınla aşkı bulduğunu sanan bir adamın yollarının kesiştiği yerde oluşan karanlık yüzeyden yansıyan görüntüleri anlatıyor roman: birbirinin içinde eriyen bedenler, çocukluk korkularında büyüyen genç kızlığın uçucu kıpırtısı, aklın puslu manzaralarında belirip kaybolan umutlar, deliliğin onulmaz dehşeti, karşıtına dönüşmeye hazır duygular, algılar ve hayaller… Karanlığın Aynasında bir solukta okunan ve insanı içine çeken bir girdap-roman.

Reklamlar

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık 10.Yıl Genişletilmiş Yeni Baskı

buyubozumu_kapak

“Yazmak, insanın tüm yaşamına yayılan bir etkinliktir. Evet, yaratıcı yazarlık atölyelerinde kimi teknikler irdelenir, birçok konu tartışılır… Böyle bir eğitimden geçenler yazma deneyimi kazanırlar; ama bu bir başlangıçtır. Sanat büyük bir maceradır. Bu tür deneyimler, kişiye güven ve cesaret verir. Uçsuz bucaksız sanat ülkesinin bilinmeyen topraklarında hayatta kalabilmek için bazı teknikler belki… Ondan sonrasında kişi yalnızdır. Başına neler geleceğini kimse bilemez. Üstelik bu teknikler çoğu zaman yazarın yolculuğunda karşısına engeller ve sınırlar olarak da çıkacaktır. Onlarla hesaplaşmak, onları aşmaya çalışmak da bu yazma macerasının aşamalarındandır. Sanat için kurulan tüm cümleler sınanmaya, tanımlanan tüm kurallar ihlal edilmeye mahkûmdur.”
Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık’la yazı serüveninin en başından beri attığı tüm adımlara basarak geri dönüyor, yalnızca kitapları değil dünyanın kendisini de bir metin olarak olarak okuyan bir edebiyat geleneğinin izini sürüyor. Gerçekliği yazı yoluyla yeniden kurmanın araçlarını, yöntemlerini sorguluyor. Gülsoy, kurmacanın bilinen sınırlarıyla ihlâl edilebilir kurallarını açımlarken, bir büyüyü bozuyor ve okuyanla yazan arasındaki sessiz anlaşmanın kurallarını alt üst ediyor. Sözün kısası, anlatacak bir hikayesi olanlara ‘okunaklı’bir anlatı kurmanın yollarını işaret ediyor. Yolları çatallanan yazı bahçesinde kaybolmasınlar diye…

Tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984

url

Günümüz dünyasını anlamakta bir el kitabı gibi kullanılabilecek kült roman 1984’ü bugün ‘Büyük Birader Seni İzliyor’ cümlesine indirgeyerek hatırlıyoruz belki ama roman çok daha fazlasını araştırıyor. Gerçekliğin ideolojiyle nasıl kurgulandığını enine boyuna tartışıyor. Bu romanı okuduktan sonra medyanın, devletin, partilerin kısacası kişiyi kendine katılmaya çağıran tüm söylemlere kuşkuyla bakmayı öğreniyoruz. Ancak yine de çok umutlu bir öğrenme süreci değil bu. Çünkü ideolojik olanın dışında bir gerçekliğin olmadığını anlıyorsunuz. Dil ile düşüncenin şekillendirilmesi sağlanırken, cinselliğin ve arzunun baskılanması ve yönlendirilmesiyle de bedensel ve ruhsal denetim tamamlanıyor. Bu sayede, cephede kendilerini bekleyen ölüme gözünü kırpmadan koşacak olan askerlerin yürekleri Büyük Birader’in resminde cisimlenen parti sevgisiyle dolup taşıyor. İdeoloji sizi kurar ve siz de kendi özgür iradenizle seçim yaptığınızı düşünürsünüz, işte roman bu gerçekliği gözler önüne seriyor. Dolayısıyla siyasal ve sosyolojik olanla psikolojik olanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her ne kadar Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği eleştirisi olarak Batı’da göklere çıkarılarak okunmuş olsa da tüm totaliter sistemlerin, tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984. O yüzden bizden sonra da okunmaya devam edecektir.

 

“602. Gece Kendini Fark Eden Hikâye” yeni baskı…

Brr-PlyIYAAjX3D“Hiç biri, tüm o gecelerin içindeki büyülü 602. gece kadar altüst edici değildir. Bu garip gecede sultan, Şehrazat’ın dudaklarından kendi hikâyesinin döküldüğünü duyar. Tüm diğer hikâyeleri ve dolayısıyla kendisini de kapsayan o hikâyenin başını duyar. Acaba okur bu iç içe geçmenin taşıdığı geniş olasılıkları ve tehlikeyi açıkça hisseder mi? Eğer Şehrazat anlatmayı sürdürürse, bin bir gecenin sonsuz ve döngüsel hale gelmiş olan hikâyesinde kısılı kalan sultan ebediyen masalını dinlemeye devam edecektir… Bin Bir Gece Masalları’nda Şehrazat birçok hikâye anlatır; bunlardan biri, adeta Bin Bir Gece Masalları’nın kendisidir.

Kurmacanın sınırları üzerine hayaller kurmayı seven biri olarak bu satırları okuduğumda önemli bir buluş yapmış bilimci gibi heyecanlandım. Oysa ortada bir buluş varsa sahibi de kuşkusuz Borges’ti. Her büyük yazarın okurun üzerinde oluşturduğu etkinin şekli farklıdır, kendine özgüdür. Borges’in metinleri beni zihinsel olarak uyarmakla kalmaz, aynı zamanda çocuksu macera duygumu da körükleyen konular ve atmosferler içerir. İşte yine ilginç bir örnekle zihnimin içinde ne zamandır uyandırılmayı bekleyen Sherlock Holmes’tan mülhem araştırmacı-yazarı harekete geçirmeyi başarmıştı. Hemen kitaplığıma koştum, Bin Bir Gece Masalları’nın Türkçe çevirisinden 602. Gece’yi aramaya koyuldum.”

Yazma eylemi üzerine düşünmeye devam eden Murat Gülsoy, bu kez Borges’in sözünü ettiği o büyülü gecenin izini sürerek genel olarak sanat ve özel olarak edebiyatta temsil meselesinin açtığı kapıdan giriyor yazının bahçesine. Bu bahçede, kendi içine doğru genişleyen resimler, sonsuzluğa doğru düşme hissi veren hikâyeler, roman kahramanı olduğunun farkında olan metakurmaca karakterler, kendinin aynası olan metinler arasında gezinirken bir yandan da kendi edebiyatının köklerini arıyor. 602. Gece, insanlığın bilinen en cesur özgürlük projelerinden biri olarak sahiplendiği modernizmin edebi mirasını tartışırken bu coğrafyadaki izdüşümlerini de Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk gibi kilit isimler üzerinden yeniden ve yakından okuyor.

“Akademinin Düşmanları” Kim?

312272_2“Akademi, ne yazık ki, ‘gerçek dünya’ya çok fazla benzemeye başladı. Akademisyenler artık dilencilerin, münzevilerin, başka dünyalara dalmaya yatkın olanların ait olduğu özel bir türün mensubu değiller. Düzenbaz ve kaypak karakterler.”

Bu sözler uzun yıllar Harvard Üniversitesi Yayınları’nın beşeri bilimler yayın yönetmenliğini yapmış olan Lindsay Waters’a ait. Artık akademisyenlerin entelektüel olduklarını varsaymaya devam etmeyelim; çünkü kendi uzmanlık alanı dışındaki alanlarla ilgilenmek ve entelektüel meraka sahip olmak akademide çok da istenen özellikler değil diyen Waters’ın söylediklerine kulak vermemek kolay değil; çünkü bizim gibi çevre ülkelerin akademisyenlerinin varmak istedikleri simgesel bir doruktan yazıyor bunları. Hepimizin bildiği ve hatta yavaş yavaş buranın da gerçeği haline gelen durumdan söz ediyor: Özellikle Amerikan üniversitelerinden birinde  kalıcı bir kadroya atanmak (bizim için ‘doçent olmak’ diye okuyun) istiyorsanız yapmanız gereken odaklanmak, daha çok yazmak ve bunları mutlaka ama mutlaka saygın dergilerde yayınlatmaktır. Çünkü sizi işe alacak olan dekanlar, bölüm arkadaşlarınız ve diğerleri neler yaptığınızı ‘okumak’ yerine yayın listenizdeki makaleleri sayacak ve bir de tabii en önemlisi bu makalelerin hangi dergilerde yayımlandığına bakacaklardır. Saygın dergilerde yayımlanmış olmak, hem işe alanlar açısından, hem de hesap verilen kişi ve kurumlar açısından, zaten ciddi bir bilimsel elemeden geçmiş olmanın garantisidir. Bu durumda tek tek öğretim üyelerinin görüşleri, üniversite yayınevlerinin profesyonelce ürettikleri yargılardan daha az önem taşıyacaktır. Bu da aslında üniversitenin entelektüel iktidarını ve sorumluluğunu başka bir yere gönüllü olarak devrettiğinin en büyük kanıtıdır. Bilimin ve düşüncenin üniversite dışında bir yere devredilmesi (bu yer üniversite yayınevi olsa bile) akademinin sonunun ilanıdır. Yıllardır bilimin gelişmesini “uluslararası hakemli dergilerde yayın yapmak” kriterine bağlamış bir ülkenin vatandaşı olarak bu satırları okurken belki de durumun vahametini tam olarak hissedemeyebiliriz. Ancak, o dergilerin de, yayınevlerinin de 1960lardan bu yana artan muazzam üretim karşısında ne kadar sağlıklı çalıştıkları son derece kuşkuludur. Sokal örneğinde olduğu gibi… Hatırlayacak olursak: Alan Sokal, ciddi bir sosyal bilimler dergisine tamamen uydurma bir makale yazıp yolladı; ‘genel havası’ o günlerin moda akımlarına son derece uygun olduğu için yazı dergide doğru düzgün bir değerlendirme yapılmadan basıldı ardından da derginin ve o postmodern çevrelerin zayıflığını teşhir etti. 90lı yılların postmodernizm tartışmalarına damgasını vuran bu skandal aslında okyanusta bir damla sayılır. Yine Akademinin Düşmanları’nın sayfalarından okuduğumuza göre akademik yayın endüstrisi üniversitelerin kütüphane bütçelerini emmek için akademisyenlerle sözsüz bir anlaşma içindedir. Akademisyenlerin amacı daha çok sayıda yayın yapmak, yayıncıların amacı da kütüphanelere daha çok sayıda ürün satmaktır. Okuru olmayan, sadece ‘sayılan’ ve ‘sınıflandırılan’ yayınlarla dolup taşan kütüphaneler özgür düşüncenin en dokunulmaz mekânı olması beklenen akademinin ne halde olduğunun somut işaretleridir.

(daha&helliip;)

Yeni Kapağıyla “Bu Kitabı Çalın”

bu_kitabi_calin_kapakKapağında Bu Kitabı Çalın yazan bir kitap gerçekten çalınırsa… Kayıp Eşyalar Bürosu’nda bulunan bir çantanın içinden Oğuz Atay’ın öyküleri çıkarsa… Yasak bir aşka balıklama dalan adam hayatını baştan kurmak için bir Hindistan Yolculuğu’na hazırlanırsa… Beyaz yakalı genç bir kadın Hızlı Düşünme Sanatı üzerine seminer veren guruyla hızlı bir aşk yaşarsa… Kimsenin kimseden haberdar olmadığı dev bir apartmanda içinde kimin yaşadığının sosyal bir sorun haline geldiği 54 Numara’nın Esrarı’nı çözmek için bilimsel yöntemler kullanılırsa… Temizlik takıntısı olan bir adam evinde porno film çekilmiş olduğunu fark ederse, yani Kötü Yola Düşen Ev olursa… Bir kurmaca karakter kendinin bilincine varıp da Yazarın Belleği’nde dolaşmaya başlarsa… Hasta Bir Konak’ın kiracısı kendini Edip Cansever’in mısralarının içinde bulursa… Birkaç Dolar İçin rüya deneylerine katılanlar uykularını yitirirse… Fantastik hikâyeler yazarak geçirdiği onca yıldan sonra artık uzun soluklu, gerçekçi bir şeyler yazmak isteyen bir yazar yazdığı hikayenin tutsağı olmuş bir adamın öyküsünü düşlerse… Kendi halinde bir adam kapıyı açtığında Sakla Beni diyerek içeri giren eski bir arkadaşının yaşamının gözeneklerine sızmasına engel olamazsa… Tüm bu yazılanları emekli bir istihbaratçı yapısökümüne uğratıp Yasadışı Öyküler olarak niteleyerek yazarına hesap sorarsa… Murat Gülsoy’un şaşırtıcı kurguları ve akıcı üslubu sizi çok iyi tanıdığınız ama yeni bir dünyaya götürüyor.

“Bellek denilen şey esrarlarla dolu bir garip lunapark işte. Bazı olaylar bize olduklarından daha büyük ya da daha küçük ya da daha renkli görünüyorlar. Hatta bazen hiç olmamış olayları, hatta insanları anımsadığımızı sanıyoruz. Belki de uydurduğumu ya da kurguladığımı sandığım öykülerin birçoğu gerçekte yaşayıp da unutmuş olduğum şeyler. Ya da tam tersi… Belki de her şey büyük bir anımsama ânından başka bir şey değil. Bunu kim bilebilir ki? Artık bana doğruları fısıldayan Serap olmadığına göre, ben bilemem.”

“Bin Bir Gece Mektupları” yeni baskısında yeni kapağıyla…

1001geceBinbir Gece Mektupları‘ndaki öyküler, tıpkı Binbir Gece Masalları‘nda olduğu gibi düşlerin, hayallerin, inanılırla inanılmazın birbirine dolandığı, gerçeküstü bir uzama götürüyor okuru. Alabildiğine özgür bir anlatımla, yabancısı olduğumuz, ama bir o kadar da kendimize yakın bulduğumuz insanların iç dünyalarının kapılarını aralarken, kendi içimizde kilit altında tutulmuş duyguları, saplantıları, korkuları, fantezileri de özgür bırakıyor. İç içe açılan hikayeler, hepimizin hikayesinin gerisinde başka hikayeler barındığını gösteriyor. Her hikâye kendi gerçeğini yaratıyor ve biz o gerçeğin içinde, o hikayeyi sahiplenerek yol alıyoruz. Murat Gülsoy, bizi hikayelerin gerisindeki o sınırsız artalanda dolaştırırken, okuduğumuzun belki de bizim hikayemiz olduğunu düşünüyoruz. Tıpkı Şehrazat’ın, ölümünü erteletebilmek için anlattığı Binbir Gece Masalları gibi Murat Gülsoy’un mektupları da kim olduğunu bilmediği birine, ölüm korkusunu hafifletmek üzere her gece yazdığı mektuplar belki de. Öykülerin birindeki anlatıcının dediği, ‘yazdıkça bir başka aleme geçiyorum’ sözü, belki bizler için de ‘okudukça bir başka aleme geçiyorum’ün karşılığıdır; kimbilir?