Parçalar

Sen Korkuyu Bilme

İnsan gençliğinde kalabalıklar içinde yalnız olduğunu sanıyor. Oysa yalnızlar içinde yalnızdır insan. Yoldan geçen arabaların sahile vuran dalgalar olduğunu hayal edebilir misin? Bunu benim için yapabilir misin? Geceleri en çok sokak köpekleri anlıyor beni. Karanlığın içine doğru havlayan köpek gün doğarken uykuya dalıyor, rüyasında şehrin baştan kurulduğunu görüyor. Güneş tüylerini ısıtıyor. Her gün aynı saatte aynı acıyı çekenler bunu bilir, sen de onlardan mısın? Sen. Sahi şimdi, tam şu anda neredesin? Benliğimin sınırları genişleyip inceliyor, sonra yok oluyor. Sana ulaşmaya çalışırken incecik bir duman olup karışıyorum geceye. Ne çok pürüz var. Duvarlara sürtüyorum yumruğumu, dünyaya değen yerlerimi kanatıyorum. Umuyorum: Belki kirli kan boşalır, belki yerine rüya dolar. Belki sen gelirsin. Hiçbir şey olmamış gibi. Her şey olup bitmiş gibi. Birlikte dua ederiz senin tanrına. O beni anlar. Ne de olsa tanrılar yalnızlık sanatında ustadırlar. Korkma, ben herkes yerine yeterince korkuyorum. Sen korkuyu bilme. Delilik benim hobim. Boş vakitlerimde kelimelerle oynuyorum. Harfleri sinsice değiştiriyorum: yalnızlık yanlışlık oluyor. Basit bir hataya dönüşüyorum. Sahi şimdi, tam şu anda neredesin? Boş ver, sormamışım say. Yanıt bekleyen sorular değil bunlar. Sadece yalnızlığa iyi gelen tekerlemeler. Dalgalar sahile vuruyor. Az sonra gece denizinin yaratıkları karaya çıkacaklar. Korkma. Siyah bir maddeye dönüştürdüm geceyi, yüzüme sürdüm sabırla. Geldiğinde beni tanıma diye…

Reklamlar

Odamdayım

Üç yanı duvarla çevrili, dördüncü duvarın olması gereken yerde deniz olan bir mekan. Geniş yeşil çayırlarda özgürce koşması gereken dev atlar denizin içinde debeleniyorlar. Yanımda birileri var galiba. Emin değilim. Kim olduklarını da bilmiyorum. Anladım dediğim anda her şey değişiyor. Akla nasıl güvenebilirim? Çevremi saran gerçeklik aklımla oyunlar oynamaya yemin etmiş. Sonuçta protein ve yağ ve su nasıl başa çıksın onca asitli gerçekle? Akıl organım yavaş yavaş erirken kalbim gümbürdüyor. Dip akıntılarının beni ele geçirmesinden korkuyorum. Korkularımı steril cümlelerle kurmaca okurlarıma sunuyorum. Herkesin içi rahat. Nasılsa her şey kurmaca diye düşünenleri bozmuyorum. Çünkü gerçek acı, pis bir koku gibidir, onu hisseden herkes kaçıp gider. Oysa dışarıda kocaman güzel bir ay var. Yeni ölmüş bir hayvanı kim gömmek için çaba harcar ki…

Bulmak İstemediğimi Arıyorum

Sorsanız cennetin kaybolduğunu söylerler, oysa asıl kayıp olan cehennemdir. Kayıptır, saklıdır, gizlidir. Bir zamanlar yazdığım kişilerden üzerimde kalmış olan alışkanlıkla bu tür düşünceler içinde yürüyorum geceleri. Bir ipucu arıyorum, belki iyi niyet taşları, eski halk deyimlerinden ilhamla… Oraya giden yolun çok yakınlarda bir yerde olduğunu hissedip ürperiyorum. “Tüm gün hareket halinde olmamın nedeni de bu,” diye söyleniyorum. Bir arayış içinde geçiriyorum zamanı. Belki de bulmak istemediğimi arıyorum. Uzaktan bakan biri, bir şeyden kaçtığımı da düşünebilir. Çünkü saklı cehennem hem kaçtığım, hem de aradığım bir yer. Kaçtıkça ona yaklaşıyorum. 

Tehlikeli Bir Meziyet

Bir yerlerde adil bir yücelik olmasını arzu etmek… Çok insanca. Hatta insanı insanlaştıran bir arzu bu. İnsan dediğimiz bitmeyen bir devinim, sürekli bir hal değiştirme. Kendimi bir arada tutma ustası olduğumu öğrendim, ama bu çok tehlikeli bir meziyet. Bir arada durmaktan birbirine eklenen, üst üste yığılan katmanların tamamını insan bir süre sonra kendisi sanıyor. Oysa o katmanların kimileri birbirlerinin farkında bile değil, hiç tanışmadılar, birbirlerini hiç bilmediler. Bir karakter olduğum yanılsamasından ancak yazarken kurtuluyorum. Garip şey. Bir başkasıymış gibi düşündüğü anda insan kendini uzaktan görüyor. Ama gördüğü anda da yanılsama bozuluyor, o ben değilim, diyerek uzaklaşıyor suç mahallinden. Her şeyi apaçık görmek suçların en büyüğü, en eskisi, en unutulmaz olanı. Bu gördüğünü unutmamakta ısrarlı olanların hayatta kalma şansı yokmuş, bunu yeni anladım. Ne yazık ki hiçbir kitapta yazmıyor. Komik olan, bu gerçeği tüm çocukların biliyor olması. Sorun söylerler. Dinler ve güleriz. Sonra onların da unutacağı günlerin yakın olduğunu fısıldarız kulaklarına.

Bitmeyecek

Sanırım asla bitiremeyeceğim. Kitaplar, insanlar, düşünceler, duygulanımlar… Bir gün hepsini yarım bırakıp gitmek zorunda kalacağım. Gitmek de denemez aslında. Bu bir yer değiştirme olmayacak. Yer boşalacak. Varlığımdan boşalacak yerin -işin en acı yanı- varlığımdan boşalmış bir yer olduğu bile çok az sayıda insan tarafından çok az bir zaman süresince bilenecek olması. Benim için bile sınırları belirsiz bir hacim bu. Kısa sürede unutulacak. Bunu bilmek rahatsız edici. Çünkü çevremi saran serbest boşluğun aslında unutulanlara ait olduğunu aklıma getiriyor. En iyisi eski fotoğrafları iyice gizlemeli.

“Büyük İnsanlık” Öldü mü?

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Nâzım Hikmet’in en hüzünlü şiirlerinden biridir bence Büyük İnsanlık. Sıradan insanın, yokluklar ve imkansızlıklar içinde debelenen modern insanın bir resmidir. 1958 yılında yazılmış olan bu şiir muhtemelen “Büyük İnsanlık” nutukları atanların yüzüne çıplak gerçeğin ifade edilişidir. Sonu umutlu biter gerçi, hiçbir şeyi olmasa da umudu var insanın denilir, umudu olsun istenir, umut olmazsa insanlığın biteceği besbellidir.

Aradan zaman geçer, çok değil, 1973 yılında edebiyatımızın bir başka söylem kırıcı yazarı çıkar, Tehlikeli Oyunları yazar ve orada Büyük İnsanlık’ı kişileştirerek onun hikayesini Nâzım’ın bıraktığı yerden alır ve nihayete erdirir.

“Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü..?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır ; Herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok… İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeye başlamışlardır. Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir. İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır. Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa, doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.”

Oğuz Atay bir gazete haberi diliyle kaleme aldığı bu metinde aslında çok önemli bir tarihi olaya da işaret ediyor. “Ölüm nedeni” olarak ömrü boyunca izlerini bedeninde taşıdığı hastalığa dünya savaşlarından birinde cephede ciğerlerini üşüterek zayıf düştüğü için kapılmıştır. Gerçekten de dünya savaşları, 19. yüzyıla hakim iyimser modernleşme hayallerini yerle bir etmiştir. Modernleşerek uygarlaşmanın hayali dünya savaşlarının acımasız sonuçları ile yok olup gitmiş yerini derin bir umutsuzluğa bırakmıştır. Modernitenin başını çeken ülkeler ilk ağızda bu dünya savaşlarının faturasını ödemişlerdir. Bu savaşların ilkinde 16 milyon ikincisinde 11 milyon insan ölmüş ve milyonlarcası yaralanmış ve savaşın sonuçlarından etkilenmiştir. Nâzım Hikmet insanlığın halen ve gelecekte de umudu ile yaşayacağını söylerken Atay kendine has kara mizahıyla “ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katı”ndan söz eder. Evet umutluydu ama o insanlık artık yok derken günümüzün dünyasını işaret ettiğini düşünmeden edemiyor insan.

Solup Giden Bir Zihnin Resimleri

Amerikalı ressam William Utermohlen 1995 yılında Alzheimer olduğunu öğrenince otoportresini yapmaya başlar. Sekiz yıl boyunca yaptığı bu resimler sanat tarihinde şimdiden çok özel bir yere sahip. Çünkü insanın melekelerini yitirirken yaptığı resimler bize çok önemli ipuçları sağlıyor.

1995 Yılında muhtemelen hastalığın ilk evresinde yaptığı portresindeki renk, şekil ve desen hakimiyeti geçen yıllar içinde aşama aşama yok olacaktır:

Self-Portrait with Easel (Yellow and Green) 1996 oil on canvas, 46x35cm (daha&helliip;)