Diyaloglar video: Jenny Erpenbeck, Gölün Sırrı

Reklamlar

5 Hafta 5 Roman: “Kışkırtıcı Arzuların Bahçesinden“

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi:
Kışkırtıcı Arzuların Bahçesinden

Bu seminer dizisinde iyilik ve kötülüğün dünyevi hazlar bahçesinde aldığı yeni biçimler tartışılacak; cinsellik, toplumsal cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin insanın kimliğini ve ruhsal dünyasını oluşturmaktaki rolü; aşk ve ölüm sarmalındaki sanatçının var oluşu modern edebiyatın klasikleşmiş eserleri üzerinden, farklı roman yazma teknikleri ile birlikte ele alınacaktır.

Program:

  • 5 Mart: Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde
  • 12 Mart: Venedik’te Ölüm, Thomas Mann
  • 19 Mart: Orlando, Virginia Woolf
  • 26 Mart: Lolita, Vladimir Nabokov
  • 2 Nisan: Karanlığın Sol Eli, Ursula K.Le Guin

Kimler katılabilir: Edebiyatla ilgilenen herkes.

Tarih & Saat: 5 Mart 2018, Pazartesi akşamları (19:30-21:30)

Kayıt ve Detaylı Bilgi:
Zübeyde Karaman
BÜYEM Eğitim Sorumlusu
E-posta: zubeyde.karaman@boun.edu.tr
Telefon: (0212) 257 31 27-28, (0212) 359 47 45

DİYALOGLAR 13 ŞUBAT’TA: GÖLÜN SIRRI, JENNY ERPENBECK

Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy, 13 Şubat’taki Diyaloglar’da, Alman yazar ve opera yönetmeni Jenny Erpenbeck’in Gölün Sırrı isimli romanını ele alacak. Saat 19:00’da başlayacak olan Diyaloglar, Saint Michel Lisesi Tiyatro Salonu’nda gerçekleşecek.

Roman sanatı geçtiğimiz yüzyılda büyük dönüşümler yaşadı. Olanakları sürekli olarak denendi, sınırları uç noktalara doğru genişletildi. İşte Erpenbeck’in Gölün Sırrı da yirminci yüzyılın bu deneysel çabalarının bir mirasçısı. İnsan okurken Fransız Yeni Roman geleneğini hatırlıyor: Özellikle de Sarraute’u, Claude Simon’u, Michel Butor’u. Gölün Sırrı, Berlin yakınlarındaki bir koruya yakın, göle hâkim bir evin hikâyesi aslında. Hikâyenin sabit unsuru ev; ama bu ev aracılığıyla, iki savaş arası Almanyası, 3. Reich, Nazizm, Doğu Almanya tecrübesi ve şimdiki zaman şiirsel bir anlatımla birleşiyor. İnsanlar geliyor, geçiyor; hayatlar kuruluyor, hayatlar dağılıyor; açıkçası, bu romanla Erpenbeck, doğanın insani bir tarihini kurmayı beceriyor. Ne kadar da eğretiyiz bu dünyada.DUyRo4IXcAAcaIQ.jpg

“Artık bizler yokuz… Seyircilerimiz de yok”

 

Hangi yıl? Hatırlamıyorum ama yedi sekiz yaşlarında olmalıyım. Annem ve babamla Bursa’da Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’ndayız. Neden Bursa’dayız, nasıl denk getirmişiz tiyatroya gitmeyi, hiç bilmiyorum. O geceden unutmadığım tek bir sahne var. Finali…

Haldun Taner’in “Sersem Koca’nın Kurnaz Karısı” isimli oyununun sonunda Münir Özkul sahneye çıkar ve Tomas Fasulyeciyan’ın unutulmaz tiradına başlar. Yorgun çocuk zihnimin birden ayıldığını, pürdikkat sahnedeki adamı izlediğini dün gibi hatırlıyorum. Oyun bitmişti de bitmemişti, sahnedeki oyuncu halen bir karakteri canlandırıyordu ve karakter birazdan hepimizin gideceğini, tiyatronun bomboş kalacağını söylüyordu. Ancak bunu bize mi söylüyordu yoksa Fasulyeciyan kendi zamanındaki seyircilerine mi söylüyordu, burası biraz müphemdi. Birazdan tiyatro boşalacaktı, doğru. O zamana kadar, çok az tiyatro deneyimim olmasına rağmen, bazı şeyleri biliyordum, anlıyordum. Örneğin gördüklerimizin dekor, söylenenlerin daha önce birinin yazdığı replikler ve izlediğimizin de bizim yaşadığımız dünyanın bir benzeri olduğunu biliyordum. Ancak tirat farklı bir etki yaratmıştı. Oyunun dışına çıkmış, tiyatroda olmak üzerine düşünmeye başlamıştık. Evet gerçekten de artık izlediğimiz hikaye bitmişti, eve gitme zamanı gelmişti, vestiyere gidip paltolarımızı alacaktık (bu arada sahnedeki aktör vestiyer yerine gardırop diyordu, evdeki gardırop gibi) ve sonra da ne olup biteceğini düşünmeyecektik. Fasulyeciyan, asıl tiyatronun o zaman başlayacağını söylüyordu. Oyuncular ve seyirciler bile gittikten sonra yaşamaya devam eden sanat. Bir bakıma da haklıydı, çünkü o anda o Münir Özkul değil, Fasulyeciyan’dı ve çoktan ölüp gitmişti, hitap ettiği seyirciler de çoktan yok olmuşlardı ama işte şimdi oradaydı, sanki biz de o seyircilerin hayaletleriydik. Kafam karışmıştı. Tam olarak dile dökebilecek durumda değildim ama bu tiratı dinledikten sonra zihnimde bir şeyler yer değiştirmişti. Tiyatronun sadece bir hikayenin canlandırılmasından, oyuncunun iyi taklit yapan yetenekli birinden ibaret olmadığını sezmiştim. Gizemli, büyülü ve derin bir şey vardı… Hele o en sondaki “ve perde!” sözleriyle gerçekten de perdenin kapanması… Sahnede, sahnenin kendisi üzerine bir şeyler söyleniyordu. Tiyatroda tiyatro üzerine konuşuluyordu. Üstelik tiyatronun, sanatın zamanlar arasında geçişler yapabilme özelliği vardı. İşte biz hem yüz küsur yıl öncesindeydik hem de şimdideydik. Ahmet Vefik Paşa, Fasulyeciyan hem ölmüşlerdi hem de karşımızdaydılar. Tabii tüm bu çoklu perspektifi yaratan sadece Münir Özkul’un müthiş oyunculuğu değil, aynı zamanda Haldun Taner’in metakurmacanın imkanlarından yararlanan kalemiydi.

“Artık biz yokuz,” dediğinde bunun sadece sahnedeki yaşlı adamın değil -çocuk olmama rağmen- bir gün benim de yok olacağıma dair bir kehanet olduğunu da iliklerime kadar hissedip ürpermiştim. Münir Özkul’un ölüm haberini aldıktan sonra bu tiratı aradım, bulup izledim. Üzerimdeki etkisi hiç azalmamıştı.

Uzun yıllar hasta olması artık ölümü beklenen birine dönüştürdü Münir Özkul’u. Sosyal medyada zaman zaman yapılan münasebetsiz şakaların konusu olduğunda da hep aklıma o sahne geliyordu. Bizler yok olacağız, aktör dediğin nedir ki, oynarken varızdır, sonra yokuz, belki program dergilerinde soluk birer hayal. Şimdi belki ifadeyi güncellememiz gerekir: Program dergilerinde solan bir hayal olmasa da youtube kanallarında kötü bir kayıt…

Ben Münir Özkul’u hep o geceki haliyle, nefes alış verişini duyduğum, sahnede izlediğim haliyle hatırımda tutmuştum. İlk gençliğimin yazlık sinemalarında ya da daha sonraları, kederli gecelerde karşısına geçtiğim 37 ekran televizyonumda bir filmine yakalandığımda sıcak bir ilgiyle oyunculuğunu izlerken… Hep aklımda o gece vardı. İçimden bir ses, bunlar değil diyordu. Bunlar sadece hikaye. Bir de hikayenin ötesi var. Yaşamın ve ölümün ötesi gibi…