1984

5 Hafta 5 Roman

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

never_let_me_go_m

Dostoyevski’den Yeraltından Notlar, George Orwell’dan 1984, William Golding’den Sineklerin Tanrısı, Antony Burgess’den Otomatik Portakal, Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma

Batılı entelektüelin yeraltından yazdığı notlar yirmibirinci yüzyılda nasıl okunur?İnsan insanın kurdu mudur? Çocuklar her zaman masum mudur? Özgür iradenin olmadığı yerde iyilikten söz edilebilir mi? Baskı altındaki insan aşkı bulabilir mi? Peki ya aşk kurtuluş mudur?

Modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Başlangıç tarihi: 17 Ocak 2015, Cumartesileri 17:00-19:00
Bilgi ve kayıt için:
Telefon: 0212 359 58 13
E-posta: kurs@bumed.org.tr

Adalet + Zafer = Av

Yaşadığımız zamanı anlamak için hangi kitapları okumalıyız diye sordu bir arkadaşım. İlk aklıma gelenler 1984 ile Dava idi. Hemen hemen karşılaştığımız tüm tuhaflıkların, korkunç uygulamaların, iktidar ile insan ilişkisinin tüm boyutlarının bu iki kitapta çeşitli şekillerde deşildiğini söylemek mümkün. Çürüme ve yozlaşmanın devletin en muktedir noktalarını öldürücü bir hastalık gibi sardığının görünür olduğu günümüzde 1984’deki akıl karıştırma ve gerçekliği çarpıtma tekniklerini okuyarak feyiz alabiliriz. Orwell’in dünyasında bir savaş vardır ama kiminle yapılmaktadır, bunun bilgisi bile sürekli değişmektedir. Gerçeklik o kadar sık ve o kadar büyük ölçekte çarpıtılır ki sonunda insanlar hangi yılda yaşadıklarından bile emin olamazlar. Hem ne önemi vardır bunu bilmenin? Bugün muktedirin söylediği tarihtir, yarın başka bir tarih ilan edebilir ve artık tartışılması teklif dahi edilemeyecek hakikat o olacaktır. 1984’ün unutulmaz işkence sahnesinde iktidarın insanın zihnine tam hakimiyet kurması 2+2=5 dedirtmekle temsil edilir.

(daha&helliip;)

Kendi Gecemiz

Adam karısının şaşkın bakışları altında evin sandık odası ile küçük tuvaletinin arasındaki duvarı yıkarak bir hücre oluşturur. Yatağıyla, lavabosuz musluğu ile, valizindeki bir kaç parça eşyasıyla, kazıdığı kafasıyla o artık hücredeki mahkumdur. Dört yıl önce çıkmıştır hapisten, karısının gözünden anlatılan öyküde şu ana kadar da her şey yolunda gitmiştir, kısa bir süre sonra tatile gitmek üzere planlar yapan ‘normal’ bir ailedirler yine. Ama işte olanlar olmuş, birdenbire adam kendi gecesine dönmüştür. Evin içinde bir hücre inşa etmiş orada yaşamaya başlamıştır.

Erdal Öz Kendi Gecesinde adını verdiği bu öyküyü ikibinli yılların başında yazmıştı. Öykünün ortaya çıkışında kişisel deneyimlerin olduğunu Mendilimde Kuş Sesleri kitabında anlattığı anılarından biliyoruz. Aslında Erdal Öz’ün tutuklanıp hapsedilmesine neden olan olaylar Kafkaesk bir kara komedi olarak ele alınabilir. Daha önce de çeşitli yerlerde anlatıldı ama anlatmayı sürdürmekte yarar var.

(daha&helliip;)

Oblivion: Ben Belleğim miyim?

Filmden çıkarken iztom-cruise-newly-released-oblivion-poster-05leyiclerin kafaları karışmıştı, hikayemizin kahramanı nasıl olup da tekrar ortaya çıktı diye. Niyetim, filmin sonu ya da sürprizleri hakkında ipucu vermek değil. Görsel tasarım ve uygulamanın kalitesinden de söz etmeme gerek yok, Tom Cruise’un rol aldığı filmlerde alışığız belirli bir düzeyin üzerinde olmasına. Ama bir başka özelliği de arıyor gözlerimiz, Vanilla Sky, Minority Report ya da Eyes Wide Shut‘daki gibi insanın zihnini kurcalayan, yer yer felsefi açılımları olan hikayelerin kendini göstermesini bekliyoruz. Belki de benim seçici algılamamdır, filmografisinde sıradan aksiyon filmleri de çokça var çünkü.

Oblivion ne Minority Report gibi doğrudan bir felsefi sorun üzerine temelleniyor ne de sadece sıradan bir bilm-kurgu atmosferinde bilgisayar oyunlarının reflekslerine dayandırılıyor. Ancak çok sayıda bilm-kurgu filmine gödermelerle dolu. Hatta bir ara izlerken tüm filmin bir kolaj olduğu vehmine kapıldım.

Oblivion unutuş anlamına geliyor, bu anlamı veren eski dilde güzel bir sözcük vardır, o şekilde de çevrilebilir başlığı: Nisyan. Kahramanın unuttuklarının ne derece önemli olduğunu hikaye ilerledikçe öğreniyoruz. Matrix‘in Neo’sundan, Toy Story‘nin Buzz Lightyear’ine, kıyamet sonrası dünyaya birikmiş çöplerden kendine bir dünya kuran Wall-e‘den, Blade Runner‘ın yaratıcılarını öldüren isyancı androidlerine kadar çok sayıda unsur bir araya gelmiş.

Belki bunları tek tek hatırlayarak yerleştirmemişlerdir yaratıcıları… Belirli bir konuya felsefi açıdan yaklaştığımızda akacak yatağını bulan su gibi düşünceler de belirli yolları izler çünkü. Kesişimler olması doğaldır, hatta güzeldir.

Oblivion filminin sorusu “Ben belleğim miyim?” diye özetlenebilir. Ben ne kadar benim, ben neyim, ben hatırladıklarım mıyım? Tabii bir de sömürgecilik eleştirisi olarak da okuması yapılabilir filmin ki bu da ayrı bir katman ekliyor. Her zaman olduğu gibi 1984‘ün manipüle eden, gözleyen, kurgulayan iktidarını burada da görüyoruz. Ya da Dark City‘nin kavranılması ve algılanması güç yaratıcılarını…

Daha fazla söz etmek filmin tadını kaçırabilir, ama şu kadarını söyleyeyim; bilim-kurguya giriş tarzında bir ders olsa yıl sonunda tüm dersi toplamak için bu film örneklenebilir.

Küçük Birader Kendini İhbar Ediyor

Hasan Elahi farklı ortamları kullanan bir sanatçı. İşlerinden bir tanesini örneklemek isterim. Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi ülkesi dışındaki yerlere silahlı müdahalelerini anlatan çarpıcı bir iş. Birleşik Devletler Silahlı Kuvvetlerinin 1798-2006 Arasında Yurtdışı Müdahaleleri (Instances of Use of United States Armed Forces Abroad 1798-2006) başlığını taşıyan çalışması devasa bir dünya haritasından oluşuyor.

 

Haritanın üzerinde bu müdahaleler birer kurşun deliğiyle işaretlenmiş durumda. 25 Metre uzaklıktan gerçekten ateş edilerek hazırlanmış saydam yüzeyin üzerinde Birleşik Devletler’in dünyaya sıktığı kurşunları bir anda görmüş oluyorsunuz.

Teknoloji ve medyanın olanakları ve yarattığı sosyal durumlar üzerine disiplinlerarası çalışmalar üreten Hasan Elahi’yi konu edinmemin nedeni TrackingTransience projesi. Proje gerçek bir sorun ve yarattığı ciddi bir kaygıdan kaynaklanıyor. Düşünün, yıl 2002, Hollanda’dan Detroit’e geliyorsunuz ve havalimanında bekleyen FBI ajanları sizi sorguya çekmeye başlıyorlar. Uluslararası işler yapan bir sanatçı ve üniversitede ders veren bir akademik olduğunuzu anlatmaya çalışıyorsunuz ama FBI ajanları pek ikna olmuşa benzemiyorlar. Bangladeş doğumlu olmanız kuşkusuz işleri zorlaştırıyor. Defalarca yalan makinesine bağlanıp, Amerika’ya zarar vermeyi amaçlayan bir gruba üye misiniz, sorusuna maruz kalıyorsunuz; ilkinde üniversitede çalışıyorum o sayılır mı gibi espriler yapıyorsunuz ama durum ciddi. Çünkü FBI’ın izleme listesine girmiş bulunuyorsunuz. Bu listelere bir kez girildi mi çıkmanız pek o kadar kolay olmuyor.

(daha&helliip;)

Başkaldıran Kadının Şeytanileştirilmesi

Tarih bazen o kadar tutarlı bir şekilde tekrar ediyor ki insan determinizmin güvenli sularında buluveriyor kendini. Tüm zamanlarda ve neredeyse tüm coğrafyalarda muhafazakar siyasetlerin değişmez unsurlarından birinin kadın düşmanlığı oluşu gibi. İsimler ve aktörler değişse de kürtaj, bekaret, evlilik-zina, örtünme, sosyal hayata katılma vb üzerinden kadınları baskı altına alma mekanizması değişmiyor. Tabii bu hikayenin bir yönü. Bence asıl baskı altına alınmaya çalışılan cinsellik ve arzudur. Ancak gemlemeye çalıştıkça daha büyük bir mesele haline gelen arzu tatmin edilmediğinde öfkeye ve nefrete dönüşüyor. Özellikle de o arzuyu uyandıran figürler öfkenin hedefi haline geliyorlar.

(daha&helliip;)

Fotomontaj Tabut: Geçmişi Kontrol Eden Bugünü de Kontrol Eder

Bu iki fotoğrafı ilk olarak Gelişim Yayınları’nın Türkçe’ye kazandırdığı bir ansiklopedide görmüştüm. Sanırım orijinali Oxford Yayınlarındandı. Tarih ve Toplum cildinin girişinde bu iki fotoğraf basılıydı. Henüz ne Lenin’i, ne Troçi’yi biliyordum; ne de Sovyetler Birliği üzerine geniş bilgim vardı. Soğuk savaş yılları bir biçimde sürüyordu. Galsnost’a da, 1984’e de çok vardı. Giriş yazısında bu fotoğraflardan yola çıkarak tarihin nasıl tahrif edilebildiğini ve bunun ne kadar önemli sonuçları olabileceğini anlatıyordu. Çocuk olmama rağmen tarihin kurgulanabilir bir şey olduğunu anlamıştım ve bundan da şiddetle rahatsız olmuştum. Çünkü hayatımın aydınlanma dönemini yaşıyordum, harçlıklarımı biriktirip bana hakikati anlattığına inandığım ansiklopedileri fasiküller halinde alıp büyük bir iştahla okuyordum. Rahatsız olmuştum ama aynı zamanda, tarihin gizemlerle ve kurgularla dolu heyecanlı bir yer olduğunu da derinden hissetmiş olmalıyım. Aksi takdirde kurmacaya ilgi duymazdım sanıyorum.

Üstteki fotoğrafa dikkatle bakıldığında Lenin’in konuşma yaptığı kürsünün bize göre sağ tarafında iki kişi daha görünüyor, Bolşevik Devrimi’ni Lenin’le birlikte omuz omuza yapan liderlerden Troçki ve Kamanev. Her ikisi de daha sonra Stalin ile fikir ayrılığına düşecek ve Troçki sürgünde bir suikast sonucu Kamanev ise 1936’da yargılanarak öldürülecektir. İşin en tüyler ürpertici yanı, Kamanev hiç yaşamamış gibi tarihten silinecektir. Oysa Kamanev 1917’de kısa bir süre de olsa Devlet Başkanı olarak görev yapmış ilk kişidir! Ama yukarıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi tarihe yapılan “küçük” dokunuşlarla Lenin’in konuşma yaptığı kürsü uzatılmış, Troçki ve Kamanev kürsünün tabuta benzeyen tahtalarının altına gömülmüştür.

(daha&helliip;)

5 Hafta 5 Roman (Dünya Edebiyatı – İyilik ve Kötülük )

iyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için

Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

Dostoyevski’den Yeraltından Notlar, George Orwell’dan 1984, William Golding’den Sineklerin Tanrısı, Antony Burgess’den Otomatik Portakal, Arnon Grünberg’den Tirza

İnsan insanın kurdu mudur? Çocuklar her zaman masum mudur? Özgür iradenin olmadığı yerde iyilikten söz edilebilir mi? Baskı altındaki insan aşkı bulabilir mi? Batılı entelektüelin yeraltından yazdığı notlar yirmibirinci yüzyılda nasıl okunur?

İyilik ve kötülük meselesine odaklanan modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Başlangıç tarihi: 12 Mayıs 2012, Cumartesileri 11:00-13:00

Bilgi ve kayıt için:
Tel         : 0212 359 58 13
e-posta: kurslar@bumed.org.tr