George Orwell

Birbirinden Farklı Kırk Tane Bahar Konulu Yazı

Yazar olma arzusu ilk ne zaman uyandı içimde bilmiyorum. Sanatla ilişkim çocukken resim yaparak başlamıştı. Özel bir yeteneğim olmadığını hemen fark etmiştim. Ama yine de resim yapmak hoşuma gidiyordu. Ayrıca hikâyeleri seviyordum, hele ki resimli olurlarsa… Masalları dinlerken onları gözümün önünde canlandırmak hoşuma gidiyordu. Okumayı çok seviyordum. Okudukça çevremdeki çocuklardan farklılaştığımı hissediyordum. Önümde başka dünyalar açılıyordu. Dünyam genişliyordu. Hayatı çoğaltan bir tarafı vardı okumanın. Ama yazmak? Yazmak çok uzaklardaydı henüz. Çok önemli bir meziyet olduğunun farkındaydım ama… Çünkü yazmak, evde çok övülen bir özellikti. Babamın defalarca anlattığı bir olay vardı: Amcalarımdan biri orta okulda kendi sınıf arkadaşlarına hatta üst sınıflara matematik dersleri veren çok zeki bir öğrenciymiş. Üstelik kalemi de çok kuvvetliymiş. Bir gün Türkçe hocası derste bahar konulu bir kompozisyon ödevi vermiş. Amcam hem kendisi için hem de sınıftaki kırk arkadaşı için kırk kompozisyon yazmış ve hoca aynı kalemden çıktığını anlamamış. Babam, ayrıca amcamın Ordu’da başlayıp Bastille zindanlarında biten bir roman yazmış olduğunu ama bu romanın kaybolduğunu da anlatarak övünürdü. Amcam, o kadar sert mizaçlı biriydi ki bu romanı kendisine asla soramadım. Bu hikâyeler üzerimde derin iz bırakmıştı. Öncelikle matematik ve yazının birbiriyle ilişkili, ikisinin de yüksek zihinsel çaba gerektiren işler olduğuna inanmıştım. Sonra, hayatın kırk farklı şekilde anlatılabileceğini öğrenmiştim. Bunlar benim çocukluk mitolojimde önemli olaylardı. Ama hemen yazmaya girişmedim.

Orta okulda ilk öykülerimi yazdığımı hatırlıyorum. Türkçe derslerinde kompozisyon ödevleri olurdu, genellikle “kalem kılıçtan keskindir” gibi atasözleri verilir ve öğrenciden bu konuyla ilgili bir deneme yazması beklenirdi. Ben can sıkıntısından bu kompozisyon ödevlerini öykü olarak yazmaya başlamıştım. Epeyce de uzun yazıyordum. Her hafta Türkçe hocamız dersin son beş on dakikasını benim öykümün okunmasına ayırıyordu. Arkadaşlarım da merakla dinliyorlardı. Bu benim için ilk yazarlık deneyimidir. İnsanın yazdıklarını yüksek sesle okumasının şöyle bir yararı vardı: dinleyicilerin dikkatlerinin yoğunlaşıp gevşemesi size yazınızın ilgi çekiciliği hakkında anında bir bilgi veriyordu. Hemen sonrasında yorumlar yapmaları da çok değerliydi, çünkü yazdıklarınızın okurlarınızın üzerinde nasıl etkiler bıraktığını anlamak çok öğreticiydi.

Lise yıllarında okumayı sürdürdüm ama kurmaca yazmaktan uzak durdum. Benim yapabileceğim bir şey değil gibi geliyordu. Neden bilmiyorum… Ama edebiyatın çok önemli olduğunu, duygularla olduğu kadar akılla da ilgili olduğunu bize müthiş bir şekilde anlatan bir edebiyat hocamız vardı. Kendisi de bir şair olan sevgili hocamız Oktay Tuncer’den aslında eleştirel okumayı öğrendim diyebilirim. Edebiyat metninin sadece pasif bir şekilde okunup geçilecek metinler olmadığını, gerek dilbilimsel gerek sosyolojik ve tarihsel olarak okunabileceğini bize lise düzeyinde harika bir söylev yeteneği ile birleştirerek anlatırdı. Tabii o sırada çok da farkında değildim bu öğrendiklerimin üzerimde nasıl bir iz bıraktığının.

Ardından üniversiteye başladım. Sınavlarda çok başarılı olmuş, zor bir mühendislik bölümüne girmiştim ama ilk yıl Boğaziçi’nde hazırlık sınıfına kaydolmuştum. Orada hem dünya edebiyatının önemli eserlerini okudum hem de Oğuz Atay’ın edebiyatı ile tanıştım. Yıl 1984. Müthiş bir yıldı benim için. George Orwell, Albert Camus, Borges, John Fowles, Oğuz Atay, Sevim Burak gibi yazarlar o yıl dağarcığıma katılmıştı. Bütün yıl, sadece edebiyat değil, edebiyat dışı okumalarda da müthiş bir okuma maratonuydu benim için. Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji alanında klasikleri okuyor arkadaşlarımla tartışıyordum. Yıllarca sürecek bu okuma tartışma grupları daha sonra bir dergi çevresinde bir araya gelecekti. Ama dönüştürücü olan, beni yazmaya başlatan Oğuz Atay oldu. Onun edebiyatı beni çok heyecanlandırdı. O güne kadar okuduğum kimseye benzemiyordu ve düşünceleri, üslubu, dünyaya bakışı bana çok yakın gelmişti. Evet, demiştim, böyle bir edebiyat varsa, bana da bu edebiyatın içinde bir yer olabilir. Ben de yazabilirim, dedim ve yazmaya başladım. Zaman geçtikçe yazmak meselesinin en üst düzey entelektüel etkinlik olduğuna dair inancım pekişti. Edebiyat yoluyla sadece hayatımızı ve dünyamızı anlamakla kalmıyorduk aynı zamanda yeni dünyalar yaratabiliyorduk. Yeni diller, bakış açıları, düşünce sistemleri… Hepsi edebiyatın içinde mümkündü. Felsefe, tarih, psikoloji edebiyatın içinde bambaşka bir hâl alıyor, canlanıp ete kemiğe bürünüp hayat memat meselesi haline geliyordu.

Yazmaya devam ettim.

Mühendisliği bitirdikten sonra Psikoloji alanında eğitimime devam etmeye karar verdim. Yüksek lisans çalışmalarını yürütürken yazmaya da hız verdim. İlk kez bir yarışmaya katıldım, 1989-90 Yunus Nadi Öykü ödülünü Aslı Erdoğan’la paylaştık. Bu kısacık öykümün ödül kazanması kendime güvenimi tazeledi. Ayrıca, oralarda uzaklarda bir yerde, erişilmez gibi duran edebiyat dünyasının kendi içine kapalıhavasının bir yanılsama olduğunu, iyi bir şey yazınca, hiç tanınmasa da kişinin ödüllendirileceğini gördüm.

1992 yılında bir grup arkadaş Hayalet Gemi adında bir dergi çıkarmaya başladık. Burada hem öyküler yazıyor hem de derginin içeriği ile ilgileniyordum. Artık okurlarım vardı. Yazdıklarımı alıp okuyan, merak eden, bir sonraki sayıyı bekleyen okurlar. Hayalet Gemi dönemi benim için tam bir okul oldu. Sadece öykü yazmanın inceliklerini öğrenmedim bu dönem. Çünkü dergi çıkarmak her şeyden önce kolektif bir çabanın ürünü. İnsanlarla beraber iş yapabilmeyi öğrendim. İnsanların düşüncelerinden, görüşlerinden yararlanmayı keşfettim.  Yazıları yayına hazırlamak, dergiyi tasarlamak, masa üstü yayıncılığın abecesini öğrenmek, matbaacılarla, dağıtımcılarla, kitabevleriyle, ilan veren yayınevleriyle, yazarlarla ve elbette okurlarla çok farklı düzeylerde ilişkiler geliştirmek çok önemli bir deneyimdi benim için. Tüm bunları yaşarken henüz kitabımı yayımlatmayı başaramamış, kendimi yayınevlerine kabul ettirememiştim. Uzun bir süre de ettiremeyecektim, ama umursamıyordum. Dergi okurları bana yetiyordu. Genç, eğitimli, meraklı, kültürlü bir okur kitlesine ulaşıyorduk.

Sonunda ilk kitabımı 1999 yılında bastırabildim. Kitabım temmuz ayında piyasaya çıktı. Yıllar sonra en nihayet kitabım basıldığı için çok sevinçliydim ama kısa bir süre sonra öyle bir olay oldu ki benim için, hepimiz için hayatın anlamı bir anda değişti. Büyük bir yıkıma neden olan 17 Ağustos Marmara depremi yaşandı. O korkunç olayın şokunu yıllarca atlatamadık. Sevincim kursağımda kalmıştı.

Sonraki yıllarda birikmiş öykülerim kitap halinde peş peşe yayımlanmaya devam etti. Ardından romanlar geldi, incelemeler… Önce genç yazar demeye başladı insanlar ve zamanla “genç” sıfatı kendiliğinden düştü. Ama ben hiç bir zaman bilgi formlarında “mesleği” kategorisine “yazar” yazamadım. Kendimi o şekilde tanımlamadım. İnsanın kendine yazar demesi gereksiz bir böbürlenme gibi geliyor, ama bu söylediğim son derece kişisel bir takıntı. Belki de henüz birbirinden farklı kırk tane bahar konulu yazı da yazamadığım için böyle düşünüyorum… Kim bilir…

[http://kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr için yazmıştım…]

5 Hafta 5 Roman

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

never_let_me_go_m

Dostoyevski’den Yeraltından Notlar, George Orwell’dan 1984, William Golding’den Sineklerin Tanrısı, Antony Burgess’den Otomatik Portakal, Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma

Batılı entelektüelin yeraltından yazdığı notlar yirmibirinci yüzyılda nasıl okunur?İnsan insanın kurdu mudur? Çocuklar her zaman masum mudur? Özgür iradenin olmadığı yerde iyilikten söz edilebilir mi? Baskı altındaki insan aşkı bulabilir mi? Peki ya aşk kurtuluş mudur?

Modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Başlangıç tarihi: 17 Ocak 2015, Cumartesileri 17:00-19:00
Bilgi ve kayıt için:
Telefon: 0212 359 58 13
E-posta: kurs@bumed.org.tr

Adalet + Zafer = Av

Yaşadığımız zamanı anlamak için hangi kitapları okumalıyız diye sordu bir arkadaşım. İlk aklıma gelenler 1984 ile Dava idi. Hemen hemen karşılaştığımız tüm tuhaflıkların, korkunç uygulamaların, iktidar ile insan ilişkisinin tüm boyutlarının bu iki kitapta çeşitli şekillerde deşildiğini söylemek mümkün. Çürüme ve yozlaşmanın devletin en muktedir noktalarını öldürücü bir hastalık gibi sardığının görünür olduğu günümüzde 1984’deki akıl karıştırma ve gerçekliği çarpıtma tekniklerini okuyarak feyiz alabiliriz. Orwell’in dünyasında bir savaş vardır ama kiminle yapılmaktadır, bunun bilgisi bile sürekli değişmektedir. Gerçeklik o kadar sık ve o kadar büyük ölçekte çarpıtılır ki sonunda insanlar hangi yılda yaşadıklarından bile emin olamazlar. Hem ne önemi vardır bunu bilmenin? Bugün muktedirin söylediği tarihtir, yarın başka bir tarih ilan edebilir ve artık tartışılması teklif dahi edilemeyecek hakikat o olacaktır. 1984’ün unutulmaz işkence sahnesinde iktidarın insanın zihnine tam hakimiyet kurması 2+2=5 dedirtmekle temsil edilir.

(daha&helliip;)

Başkaldıran Kadının Şeytanileştirilmesi

Tarih bazen o kadar tutarlı bir şekilde tekrar ediyor ki insan determinizmin güvenli sularında buluveriyor kendini. Tüm zamanlarda ve neredeyse tüm coğrafyalarda muhafazakar siyasetlerin değişmez unsurlarından birinin kadın düşmanlığı oluşu gibi. İsimler ve aktörler değişse de kürtaj, bekaret, evlilik-zina, örtünme, sosyal hayata katılma vb üzerinden kadınları baskı altına alma mekanizması değişmiyor. Tabii bu hikayenin bir yönü. Bence asıl baskı altına alınmaya çalışılan cinsellik ve arzudur. Ancak gemlemeye çalıştıkça daha büyük bir mesele haline gelen arzu tatmin edilmediğinde öfkeye ve nefrete dönüşüyor. Özellikle de o arzuyu uyandıran figürler öfkenin hedefi haline geliyorlar.

(daha&helliip;)

Fotomontaj Tabut: Geçmişi Kontrol Eden Bugünü de Kontrol Eder

Bu iki fotoğrafı ilk olarak Gelişim Yayınları’nın Türkçe’ye kazandırdığı bir ansiklopedide görmüştüm. Sanırım orijinali Oxford Yayınlarındandı. Tarih ve Toplum cildinin girişinde bu iki fotoğraf basılıydı. Henüz ne Lenin’i, ne Troçi’yi biliyordum; ne de Sovyetler Birliği üzerine geniş bilgim vardı. Soğuk savaş yılları bir biçimde sürüyordu. Galsnost’a da, 1984’e de çok vardı. Giriş yazısında bu fotoğraflardan yola çıkarak tarihin nasıl tahrif edilebildiğini ve bunun ne kadar önemli sonuçları olabileceğini anlatıyordu. Çocuk olmama rağmen tarihin kurgulanabilir bir şey olduğunu anlamıştım ve bundan da şiddetle rahatsız olmuştum. Çünkü hayatımın aydınlanma dönemini yaşıyordum, harçlıklarımı biriktirip bana hakikati anlattığına inandığım ansiklopedileri fasiküller halinde alıp büyük bir iştahla okuyordum. Rahatsız olmuştum ama aynı zamanda, tarihin gizemlerle ve kurgularla dolu heyecanlı bir yer olduğunu da derinden hissetmiş olmalıyım. Aksi takdirde kurmacaya ilgi duymazdım sanıyorum.

Üstteki fotoğrafa dikkatle bakıldığında Lenin’in konuşma yaptığı kürsünün bize göre sağ tarafında iki kişi daha görünüyor, Bolşevik Devrimi’ni Lenin’le birlikte omuz omuza yapan liderlerden Troçki ve Kamanev. Her ikisi de daha sonra Stalin ile fikir ayrılığına düşecek ve Troçki sürgünde bir suikast sonucu Kamanev ise 1936’da yargılanarak öldürülecektir. İşin en tüyler ürpertici yanı, Kamanev hiç yaşamamış gibi tarihten silinecektir. Oysa Kamanev 1917’de kısa bir süre de olsa Devlet Başkanı olarak görev yapmış ilk kişidir! Ama yukarıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi tarihe yapılan “küçük” dokunuşlarla Lenin’in konuşma yaptığı kürsü uzatılmış, Troçki ve Kamanev kürsünün tabuta benzeyen tahtalarının altına gömülmüştür.

(daha&helliip;)

Yıl 1984: Noosfer’deki Acemi Adımlarım

John Fowles’la ilk tanışmam 1984 yılında Koleksiyoncu romanıyla oldu. Müthiş bir yıldı benim için. Üniversiteye yeni girmiştim, tüm ülke 12 Eylül darbesinin dehşetiyle inim inim inlerken bir parçacık ışığın bulutların arasından yeryüzüne ulaştığı, nefes alınabilecek nadir yerlerden biri olan Boğaziçi Üniversitesi’nin İngilizce hazırlık okulunda George Orwell’in 1984’ü, John Fowles’un Koleksiyoncu’su, Ken Kesey’in Guguk Kuşu okutuluyordu. Ben bunlarla yetinmeyip Oğuz Atay’ın, Kafka’nın tüm yapıtlarını yutarcasına okuyordum. Borges’le karşılaşmam da aynı yıla rastlar. İtiraf etmeliyim ki baş döndürücü bir yıldı ve ben çok saftım: hayat hep böyle gidecek sanıyordum. Ama ne bir Oğuz Atay daha keşfedebildim, ne de bir başka John Fowles… Kafka’nın Borges’in yerinin doldurulamayacağını da çabuk öğrendim.


Kelebek koleksiyoncusu yalnız bir adam olan Frederick Clegg’e bir gün spor-totodan büyük bir para çıkar ve ne yapar dersiniz? O güne kadar uzaktan uzağa beğendiği ama yanına yaklaşmaya cesaret edemediği Miranda Grey’i koleksiyonuna katmaya karar verir! Komik gelmişti önce. Kız kaçırmaktan söz eden bir İngiliz romanıydı elimde tuttuğum. Onsekiz yaşında bu hikâyeyi okurken ‘normal’ bir insanın yapmayacağı bir şey olduğunu düşünmüştüm. Ancak okudukça görecektim ki Frederick ‘normal’ bir adamdı, bir delinin zihninin içinde değildik. Mantıklı bir şekilde anlatıyordu nasıl bir minibüs aldığını, kloroformu nasıl temin ettiğini ve evin bodrum katını nasıl düzenlediğini. Normal olanın belirli normlara uygun anlamına geldiği düşünülürse, evet bir açıdan bakıldığında Frederick son derece normaldi. Orta alt sınıf bir İngilizdi. Miranda ise entelektüel bir sanat öğrencisiydi. Aralarındaki kültürel ve sınıfsal farkın aşılmazlığı konusunda o tarihlerde fazla bir fikrim yoktu. Sınıfsal akışkanlığın çok yüksek olduğu bir coğrafyada yaşıyorduk biz. İngilizlerinki gibi neredeyse kast sistemini andıran sınırlara aşina değildim.

(daha&helliip;)