Masal

Ortaçağın Bilinçdışından Sızan: Kırmızı Şapkalı Kız

Reklamlar

Ey bu masalı dinleyen çocuk…

>

Hikâyenin varlığını gündelik yaşam içinde ilk fark ettiğim yer masallardı. Çocukken uyumadan önce dinlediğim masallar: Bir varmış bir yokmuş diye başlayan bu tuhaf anlatıların çok farklı bir dünyayı işaret ettiğini çok derinden hissetmiş olabilir miyim? O zamanki çocuk-ben’in bu soruyu yanıtlama olanağı olsaydı ‘bu hikâyelerin kendi içinde bulunduğu gerçek dünyada var olmadığını ama anlatılanları dinlemekten zevk aldığını’ söylerdi sanıyorum. Hayat içinde olup bitenleri erişkinler kadar yetkin bir biçimde izleyemeyen benim için başı sonu belli olan, olayların belli bir kurgu içinde bir amaca doğru aktığı bu masallar ilginç olduğu kadar rahatlatıcı ve aynı zamanda öğretici bir işlev görürdü. Her zaman dünyadaki nesneler ve olaylar arasında akılcı neden-sonuç ilişkileri tanımlayan büyükler o gizemli dünyanın besmelesini (bir varmış bir yokmuş) söylemeye başladıklarında yüzlerine muzip bir ifade yerleşirdi. Ben de kendimi bu hayal aleminin içine bırakır, zihnimin söylenenleri görüntülere çevirme yetisini keşfetmenin mutluluğu ile gözlerimi kapatır, kim bilir kaçıncı kez dinlediğim masallardan birinin içinde gezinirken uykuya dalardım. Belki de o yüzden hikâyelerle rüyaları hep kardeş belledim.
“Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken..” gibi eğlenceli bir giriş kapısı vardı masalların. Gerçek dünyadan kurmaca bir aleme geçiş yapmanın yollarından biriydi bu sözleri söylemek. Üstelik bana hep rasyonel bir dünya resmi çizmek için uğraşan büyüklerimin ağzından her şeyine tersine dönebilme olasılığını duymak da heyecan verici bir oyun sayılırdı. Şöyle söylenmek isteniyordu: Ey bu masalı dinleyen çocuk, bir zamanlar bu dünyada öyle bir dönem yaşandı ki, orada her şey mümkündü. Bildiğin doğa yasalarının işlemediği, her şeyin her an olabileceği bir dünyaydı bu. İşte birazdan sen de bu ilginç aleme gireceksin. Bu aslında kurmaca dünyanın ifadesi değil mi? Umberto Eco’nun okur sözleşmesi kavramının antik biçimi de diyebiliriz belki.
Okur sözleşmesi kavramını komik bir örnek üzerinden anlatır Eco. Foucault Sarkacı romanını okuyan ve bu kitap çok sattığı için böyle bir sözleşmeden habersiz olması muhtemel birinden mektup alır Eco. Romanda kahramanın belirli bir tarihte Paris’in belli bir sokağından geçtiği yazılmıştır. Ancak okur belirtilen tarihte o sokakta bir yangın olduğunu ve kahramanın bunu görmemiş olamayacağını yazmaktadır mektubunda. Anlayamadığı ve yazardan açıklamasını rica ettiği şey, kahramanın bu yangından neden hiç söz etmediğidir… Eco’nun altını çizdiği bu sözleşme meselesi aslında edebiyat okurunun çok iyi bildiği bir kuraldır. Kurmaca edebiyat yapıtlarında anlatılanlar hayal ürünüdür, ama yine de okur tüm anlatılanları gerçekmiş gibi okur. Tabii bunun tek taraflı bir sözleşme olmadığını da söylemeliyiz. Eğer yazar gerçekliği ustaca kuramıyorsa, yeterince emek sarf etmiyorsa bu sözleşmenin bir tarafının bozulduğunu görürüz: Okur okumayı bırakır. Oysa yazar anlattığı hikâye ne kadar gerçeküstü ve inanılmaz olursa olsun bundan bağımsız olarak gerçekliği kurmakta başarılıysa zevkle okumayı sürdürürüz. Yüzüklerin Efendisi gibi bir yapıtı zevk alarak okumamız başka nasıl mümkün olabilirdi?
Bu masallar elbette hikmetler, kıssalar barındıran metinlerdir. Bu masalları bir araya getirmeye çalışan geçmiş gelenekler ilginç çözümler üretmişlerdir. Örneğin Decameron’da olduğu gibi belli sayıda insan vakit geçirmek için birbirlerine hikâyeler anlatırlar. Biz okur olarak onların birbirlerine anlattıkları bu farklı hikâyeleri bir bağlam içinde dinleriz / okuruz. Bir çerçevenin içine yerleştirilmiştir hikâyeler. Doğunun masal geleneği ise Binbir Gece Masalları ile simgeleşmiştir. Ölümünü ertelemek için arkası yarın biçiminde birbirine bağlı masallar anlatan Şehrazat’ın hikâyesidir. Gerçekten de ilgi çekici bir yapısı vardır bu anlatının. Kadınların sadakatsizliğine inanmış olan zalim Şah Şehriyar her gün bir başka bakire ile evlenir ve gerdek gecesinin sabahında idam edilir. Bu acımasız uygulamayı durdurmak için kendini Şah’a teslim eden Şehrazat Şah’a birbirinden heyecanlı masallar anlatmaya başlar. Şehrazat bu birbirine arabesk süsleme sanatını andıran kurguyla bağlı masalları gün ışıyana dek sürdürür ve masalın sonunu ertesi gece anlatacağı şartıyla idam edilmekten kurtulur. Anlattıkça yaşayacaktır. Hikâyeler ölümü ertelemektedir. Hikâyeler heyecanlıdır, meraklıdır. Dinlemeye değerdir. Hikâyeler birbirine öyle bağlıdır ki tıpkı yaşadığımız hayatın içinde birbirine dolanmış hikâyelerimizi andırır. Burada gerdek gecesinde cinselliğin yerini alan hikâyeler, olası bir gerdeği / ölümü geciktirirler. Ölümün geciktirilmesi tek bir şartla mümkündür: hayatın da geciktirilmesi ile. Burada bir ayrıntı daha: Şehrazat ve Şah Şehriyar yalnız değillerdir. Şehrazat’ın kızkardeşi Dünyazat da onlarla beraberdir. İki tip okurun ima edildiğini söyleyebiliriz: acımasız dinleyici ve severek dinleyen kişi. Biz okur olarak her ikisinin de yerine kendimizi koyabiliriz. Dolayısıyla bu masalları dinlemenin çoklu bir biçimi olduğunu da işaret eder. Tabii bu ana çerçeve hikâyenin içinde anlatılan masalların içinde de bir çok anlatıcı ve dolayısıyla bir çok hikâye vardır. Masalların kahramanları maceralarının bir yerinde başka masalların anlatıcılarına dönüşebilirler. Katman katman açılan kurmaca bir dünyadır Binbir Gece Masalları. Edward Said’e göre İslam eksiksiz bir dünya sunar. Tamamlanmış bir eser olan dünyanın tam bir kitabıdır Kuran. O nedenle de hiç bir kitap hiç bir metin dünyayı değiştirme / düzeltme iddiasında olamaz. Binbir Gece Masalları da o nedenle süslemeci metinlerdir. Ancak bununla sınırlı değildir. Hayatı anlama biçimini anlatarak gizler Şehrazat.
İşte gecelerden bir gece Borges’in yazılarından birinde tekrar karşılaştım Bin Bir Gece Masalları’yla. Hemen kitaplığıma koşup Şehrazat’ın o büyülü gecesini araştırmaya başladım, çünkü tuhaf, heyecan verici şeyler söylüyordu Borges:

Hiç biri, tüm o gecelerin içindeki büyülü 602. gece kadar alt üst edici değildir. Bu garip gecede kral, kraliçenin dudaklarından kendi hikâyesinin döküldüğünü duyar. Tüm diğer hikâyeleri ve dolayısıyla kendisini de kapsayan o hikâyenin başını duyar. Acaba okur bu iç içe geçmenin taşıdığı geniş olasılıkları ve tehlikeyi açıkça hisseder mi? Eğer kraliçe anlatmayı sürdürürse, bin bir gecenin sonsuz ve döngüsel hale gelmiş olan hikâyesinde kısılı kalan kral ebediyen masalını dinlemeye devam edecektir… Bin Bir Gece Masalları’nda Şehrazat birçok hikâye anlatır; bunlardan biri, adeta Bin Bir Gece Masalları’nın kendisidir.

Borges’e inanıp da Bin Bir Gece Masalları’nı elime aldığımda 602. Gece’nin hiç de söylendiği gibi olmadığını görünce yaşadığım hayal kırıklığı ile giriştiğim araştırmamın sonuçlarını daha sonra 602.Gece kitabımda anlattım. Keşke yazının ve hayatın içinde gerçekten de öyle büyülü uçurumlar olsa…