Metakurmaca

Felsefenin Sarmalında: Sophie’nin Dünyası

Reklamlar

Mad Men’de Sonsuzluğa Düşüş

>

Mad Men son yıllarda çekilmiş en ilginç televizyon dizilerinden biri. Altmışlı yıllarda NewYork’ta bir grup reklamcının başından geçenleri konu alan dizinin ciddi bir izleyici kitlesi var. Bu da tıpkı LOST gibi belirli bir alt kültür oluşturan dizilerden. Karakterlerin iç dünyalarındaki çelişkileri vermekteki gerçekçiliği, zengin hikayelerin kurguları, alışıldık dizi kalıplarının dışında farklı anlatım biçimlerinin denenmesi, bir dönem filmi olmasının gereklerini müthiş bir sanat yönetimi ile yerine getirmesi Mad Men‘i özel bir yere koyuyor izleyicilerinin gözünde. Ayrıca bir özelliği daha var Mad Men‘in. Sağlıklı yaşamın neredeyse tek amaç haline geldiği içinde yaşadığımız ikibinli yıllarda kendimize yasakladığımız ne varsa o günlerin insanları şuursuzca sonuna kadar yaşıyorlar: Herkes hiç durmadan (hamileler bile) sigara içiyor, hemen her saat sıkı içki tüketiliyor, yağlı ve ağır yiyecekler özellikle tercih ediliyor, günübirlik cinsel ilişkiler yine sınırsızca yaşanıyor. Anne-babalar çocuklarına sinirlendiklerinde tokadı patlatıveriyorlar. Tüm bunlar günümüz sağlıklı yaşam kültünün etkisindeki bizler için çılgınlıklar lunaparkı gibi. Ama bunlarla da sınırlı değil Mad Men‘in dünyası: Cinsiyetçiliğin, ırkçılığın, her türden ayrımcılığın doludizgin yaşandığı maço bir ortam söz konusu. Ama tüm bunlar çok ince bir çizgide yansıtılıyor. Bu değerler içinde akıp giden hayatın tam da bu nedenlerle insanları nasıl mutsuz ettiğini hikaye ediyor. Yoksa bunların yüceltilmesi söz konusu değil.Severek izlediğim Mad Men’den burada söz etmemin nedeni

(daha&helliip;)

Bjork’un Metakurmaca Şarkısı

Metakurmaca kavramının en güzel uygulamalarından biri Bjork’un Bachelorette adlı video’sudur. Metakurmaca kavramına bu blog’a adını veren 602. Gece adlı kitapta uzun uzun değinmiştim. Bir yapıtın kendinden söz etmesi, kendini konusu haline getirmesi, o yapıtın içeriğinden söz ederken yapıtın yapım sürecinden de söz etme gereksinimi doğurması, metnin kendi üzerine dönmesi (kapanması)… gibi aslında soyut tariflerle anlamaya çalıştığımız bu kavramın beni neden bu kadar çektiğini aslında ben de tam olarak bilmiyorum. Belki bilmek de istemiyorum. Bir yanıyla, Borges’in dediği gibi işin ‘kader’ yönü var. Yani, “kahraman kendine biçilmiş olan hikâyenin / kaderin farkında olduğu için tam da kaderinin gerektirdiği gibi yapar” paradoksu olası tüm ilahiyat açıklamalarını bağlar. Öte yandan sanat yapıtında metakurmacaya baktığımda, beni asıl ilgilendiren tarafıyaratma sürecinin (yaratıcısı, yaratılma ortamı, tarihi, coğrafyası, dili vd) yapıtın konusu haline gelmesidir. İşte bu haliyle metakurmaca Bjork’ün videosunda harika bir şekilde görselleştirilmiş.
Videonun / şarkının kahramanı olan genç kız bir gün toprağın derinliklerinde gömülü bir kitap bulur. Sayfaları bomboştur. Ama o bu boş sayfaları açtığı anda kendi hikâyesinin yazılmakta olduğunu görür. Tıpkı Don Kişot’un zaman zaman yazılmakta olan bir hikâyenin kahramanı olduğunu düşünmesi ve bunu dile getirmesi gibi. Kitabın satırlarında okuduğu her şey gerçekleşmeye başlar. Kitap kendi hayatının hikâyesini anlatmaktadır; yayınlandıktan sonra müthiş bir bestseller’a dönüştüğünü, yayıncısına âşık olduğunu, hikâyenin sahnelendiğini ve sonunda doğa ananın verdiğini geri istemesiyle her şeyin başa döndüğünü görürüz. Video’da bu hikâyenin kendini tekrarı farklı çekim teknikleriyle verilir. ‘Gerçek hayat’ diyebileceğimiz ilk katman siyah-beyaz eski filmler gibi çekilmiştir, hem film hem de belgesel havası verir anlatıma. İkinci katmanda yüksek prodüksiyonlu bir Broadway müzikali şeklinde görürüz hikâyeyi. Daha sonraki iç içe geçmeler bu sahnenin içinde tasarımın git gide sadeleşmesi, ayrıntıların silinip en kaba çizgilerin kalması metakurmacanın nasıl bir sonsuzluk uçurumu haline gelebileceğini bize anlatır. Sanat yapıtının içine sanat yapıtının konması gerçekten de imkânsıza yakın bir hayaldir, üstelik kışkırtıcı bir tuzaktır da.
Bjork’un video’su metakurmaca konusunda yazılabilecek onlarca sayfanın yerini tutacak denli aydınlatıcı. Her aşamasında kendimize soracağımız tüm o paradoksal soruları uyandırmayı başarıyor…

Son bir şey daha: Kitap sahneye çıktığı anda boyutları büyüyor, kitap olmaktan çıkıyor, bir butafora dönüşüyor. Yani bir gösteri nesnesine, sahne eşyasına, bir temsile dönüşüyor. Sahnedeki roman sadece bir roman temsili haline geliyor.

Bir başka not: Metafiction kavramını üstkurmaca değil de metakurmaca olarak çeviriyorum. Bunun nedeni meta- ön ekinin anlam zenginliğini kaybetmemek. Meta eki “sonralık” (metakronizm), “değişim, dönüşüm” (metamorfoz) ve “üst, öte” (metafizik) anlamlarını taşıyor. Dolayısıyla metakurmaca denildiğinde hem “kurmaca-ötesi”, hem “dönüşen-kurmaca” ve hem de “kurmaca-üstü” anlamlarını içeren bir kavram elde edilmişi oluyor. Gerçekten de bu tip kurmaca eserlerde hem kurmacanın dışına çıkma, ötesine geçme deneyimi yaşanır, hem kurmacanın yazım sürecine dikkat çekilerek bir dönüşüm ifade edilir hem de kurmaca kurmaca üzerine önermelerde bulunduğu için bir kurmaca-üstü konum oluşur.