Oğuz Atay

Birbirinden Farklı Kırk Tane Bahar Konulu Yazı

Yazar olma arzusu ilk ne zaman uyandı içimde bilmiyorum. Sanatla ilişkim çocukken resim yaparak başlamıştı. Özel bir yeteneğim olmadığını hemen fark etmiştim. Ama yine de resim yapmak hoşuma gidiyordu. Ayrıca hikâyeleri seviyordum, hele ki resimli olurlarsa… Masalları dinlerken onları gözümün önünde canlandırmak hoşuma gidiyordu. Okumayı çok seviyordum. Okudukça çevremdeki çocuklardan farklılaştığımı hissediyordum. Önümde başka dünyalar açılıyordu. Dünyam genişliyordu. Hayatı çoğaltan bir tarafı vardı okumanın. Ama yazmak? Yazmak çok uzaklardaydı henüz. Çok önemli bir meziyet olduğunun farkındaydım ama… Çünkü yazmak, evde çok övülen bir özellikti. Babamın defalarca anlattığı bir olay vardı: Amcalarımdan biri orta okulda kendi sınıf arkadaşlarına hatta üst sınıflara matematik dersleri veren çok zeki bir öğrenciymiş. Üstelik kalemi de çok kuvvetliymiş. Bir gün Türkçe hocası derste bahar konulu bir kompozisyon ödevi vermiş. Amcam hem kendisi için hem de sınıftaki kırk arkadaşı için kırk kompozisyon yazmış ve hoca aynı kalemden çıktığını anlamamış. Babam, ayrıca amcamın Ordu’da başlayıp Bastille zindanlarında biten bir roman yazmış olduğunu ama bu romanın kaybolduğunu da anlatarak övünürdü. Amcam, o kadar sert mizaçlı biriydi ki bu romanı kendisine asla soramadım. Bu hikâyeler üzerimde derin iz bırakmıştı. Öncelikle matematik ve yazının birbiriyle ilişkili, ikisinin de yüksek zihinsel çaba gerektiren işler olduğuna inanmıştım. Sonra, hayatın kırk farklı şekilde anlatılabileceğini öğrenmiştim. Bunlar benim çocukluk mitolojimde önemli olaylardı. Ama hemen yazmaya girişmedim.

Orta okulda ilk öykülerimi yazdığımı hatırlıyorum. Türkçe derslerinde kompozisyon ödevleri olurdu, genellikle “kalem kılıçtan keskindir” gibi atasözleri verilir ve öğrenciden bu konuyla ilgili bir deneme yazması beklenirdi. Ben can sıkıntısından bu kompozisyon ödevlerini öykü olarak yazmaya başlamıştım. Epeyce de uzun yazıyordum. Her hafta Türkçe hocamız dersin son beş on dakikasını benim öykümün okunmasına ayırıyordu. Arkadaşlarım da merakla dinliyorlardı. Bu benim için ilk yazarlık deneyimidir. İnsanın yazdıklarını yüksek sesle okumasının şöyle bir yararı vardı: dinleyicilerin dikkatlerinin yoğunlaşıp gevşemesi size yazınızın ilgi çekiciliği hakkında anında bir bilgi veriyordu. Hemen sonrasında yorumlar yapmaları da çok değerliydi, çünkü yazdıklarınızın okurlarınızın üzerinde nasıl etkiler bıraktığını anlamak çok öğreticiydi.

Lise yıllarında okumayı sürdürdüm ama kurmaca yazmaktan uzak durdum. Benim yapabileceğim bir şey değil gibi geliyordu. Neden bilmiyorum… Ama edebiyatın çok önemli olduğunu, duygularla olduğu kadar akılla da ilgili olduğunu bize müthiş bir şekilde anlatan bir edebiyat hocamız vardı. Kendisi de bir şair olan sevgili hocamız Oktay Tuncer’den aslında eleştirel okumayı öğrendim diyebilirim. Edebiyat metninin sadece pasif bir şekilde okunup geçilecek metinler olmadığını, gerek dilbilimsel gerek sosyolojik ve tarihsel olarak okunabileceğini bize lise düzeyinde harika bir söylev yeteneği ile birleştirerek anlatırdı. Tabii o sırada çok da farkında değildim bu öğrendiklerimin üzerimde nasıl bir iz bıraktığının.

Ardından üniversiteye başladım. Sınavlarda çok başarılı olmuş, zor bir mühendislik bölümüne girmiştim ama ilk yıl Boğaziçi’nde hazırlık sınıfına kaydolmuştum. Orada hem dünya edebiyatının önemli eserlerini okudum hem de Oğuz Atay’ın edebiyatı ile tanıştım. Yıl 1984. Müthiş bir yıldı benim için. George Orwell, Albert Camus, Borges, John Fowles, Oğuz Atay, Sevim Burak gibi yazarlar o yıl dağarcığıma katılmıştı. Bütün yıl, sadece edebiyat değil, edebiyat dışı okumalarda da müthiş bir okuma maratonuydu benim için. Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji alanında klasikleri okuyor arkadaşlarımla tartışıyordum. Yıllarca sürecek bu okuma tartışma grupları daha sonra bir dergi çevresinde bir araya gelecekti. Ama dönüştürücü olan, beni yazmaya başlatan Oğuz Atay oldu. Onun edebiyatı beni çok heyecanlandırdı. O güne kadar okuduğum kimseye benzemiyordu ve düşünceleri, üslubu, dünyaya bakışı bana çok yakın gelmişti. Evet, demiştim, böyle bir edebiyat varsa, bana da bu edebiyatın içinde bir yer olabilir. Ben de yazabilirim, dedim ve yazmaya başladım. Zaman geçtikçe yazmak meselesinin en üst düzey entelektüel etkinlik olduğuna dair inancım pekişti. Edebiyat yoluyla sadece hayatımızı ve dünyamızı anlamakla kalmıyorduk aynı zamanda yeni dünyalar yaratabiliyorduk. Yeni diller, bakış açıları, düşünce sistemleri… Hepsi edebiyatın içinde mümkündü. Felsefe, tarih, psikoloji edebiyatın içinde bambaşka bir hâl alıyor, canlanıp ete kemiğe bürünüp hayat memat meselesi haline geliyordu.

Yazmaya devam ettim.

Mühendisliği bitirdikten sonra Psikoloji alanında eğitimime devam etmeye karar verdim. Yüksek lisans çalışmalarını yürütürken yazmaya da hız verdim. İlk kez bir yarışmaya katıldım, 1989-90 Yunus Nadi Öykü ödülünü Aslı Erdoğan’la paylaştık. Bu kısacık öykümün ödül kazanması kendime güvenimi tazeledi. Ayrıca, oralarda uzaklarda bir yerde, erişilmez gibi duran edebiyat dünyasının kendi içine kapalıhavasının bir yanılsama olduğunu, iyi bir şey yazınca, hiç tanınmasa da kişinin ödüllendirileceğini gördüm.

1992 yılında bir grup arkadaş Hayalet Gemi adında bir dergi çıkarmaya başladık. Burada hem öyküler yazıyor hem de derginin içeriği ile ilgileniyordum. Artık okurlarım vardı. Yazdıklarımı alıp okuyan, merak eden, bir sonraki sayıyı bekleyen okurlar. Hayalet Gemi dönemi benim için tam bir okul oldu. Sadece öykü yazmanın inceliklerini öğrenmedim bu dönem. Çünkü dergi çıkarmak her şeyden önce kolektif bir çabanın ürünü. İnsanlarla beraber iş yapabilmeyi öğrendim. İnsanların düşüncelerinden, görüşlerinden yararlanmayı keşfettim.  Yazıları yayına hazırlamak, dergiyi tasarlamak, masa üstü yayıncılığın abecesini öğrenmek, matbaacılarla, dağıtımcılarla, kitabevleriyle, ilan veren yayınevleriyle, yazarlarla ve elbette okurlarla çok farklı düzeylerde ilişkiler geliştirmek çok önemli bir deneyimdi benim için. Tüm bunları yaşarken henüz kitabımı yayımlatmayı başaramamış, kendimi yayınevlerine kabul ettirememiştim. Uzun bir süre de ettiremeyecektim, ama umursamıyordum. Dergi okurları bana yetiyordu. Genç, eğitimli, meraklı, kültürlü bir okur kitlesine ulaşıyorduk.

Sonunda ilk kitabımı 1999 yılında bastırabildim. Kitabım temmuz ayında piyasaya çıktı. Yıllar sonra en nihayet kitabım basıldığı için çok sevinçliydim ama kısa bir süre sonra öyle bir olay oldu ki benim için, hepimiz için hayatın anlamı bir anda değişti. Büyük bir yıkıma neden olan 17 Ağustos Marmara depremi yaşandı. O korkunç olayın şokunu yıllarca atlatamadık. Sevincim kursağımda kalmıştı.

Sonraki yıllarda birikmiş öykülerim kitap halinde peş peşe yayımlanmaya devam etti. Ardından romanlar geldi, incelemeler… Önce genç yazar demeye başladı insanlar ve zamanla “genç” sıfatı kendiliğinden düştü. Ama ben hiç bir zaman bilgi formlarında “mesleği” kategorisine “yazar” yazamadım. Kendimi o şekilde tanımlamadım. İnsanın kendine yazar demesi gereksiz bir böbürlenme gibi geliyor, ama bu söylediğim son derece kişisel bir takıntı. Belki de henüz birbirinden farklı kırk tane bahar konulu yazı da yazamadığım için böyle düşünüyorum… Kim bilir…

[http://kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr için yazmıştım…]

“Büyük İnsanlık” Öldü mü?

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Nâzım Hikmet’in en hüzünlü şiirlerinden biridir bence Büyük İnsanlık. Sıradan insanın, yokluklar ve imkansızlıklar içinde debelenen modern insanın bir resmidir. 1958 yılında yazılmış olan bu şiir muhtemelen “Büyük İnsanlık” nutukları atanların yüzüne çıplak gerçeğin ifade edilişidir. Sonu umutlu biter gerçi, hiçbir şeyi olmasa da umudu var insanın denilir, umudu olsun istenir, umut olmazsa insanlığın biteceği besbellidir.

Aradan zaman geçer, çok değil, 1973 yılında edebiyatımızın bir başka söylem kırıcı yazarı çıkar, Tehlikeli Oyunları yazar ve orada Büyük İnsanlık’ı kişileştirerek onun hikayesini Nâzım’ın bıraktığı yerden alır ve nihayete erdirir.

“Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü..?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır ; Herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok… İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeye başlamışlardır. Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir. İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır. Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa, doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.”

Oğuz Atay bir gazete haberi diliyle kaleme aldığı bu metinde aslında çok önemli bir tarihi olaya da işaret ediyor. “Ölüm nedeni” olarak ömrü boyunca izlerini bedeninde taşıdığı hastalığa dünya savaşlarından birinde cephede ciğerlerini üşüterek zayıf düştüğü için kapılmıştır. Gerçekten de dünya savaşları, 19. yüzyıla hakim iyimser modernleşme hayallerini yerle bir etmiştir. Modernleşerek uygarlaşmanın hayali dünya savaşlarının acımasız sonuçları ile yok olup gitmiş yerini derin bir umutsuzluğa bırakmıştır. Modernitenin başını çeken ülkeler ilk ağızda bu dünya savaşlarının faturasını ödemişlerdir. Bu savaşların ilkinde 16 milyon ikincisinde 11 milyon insan ölmüş ve milyonlarcası yaralanmış ve savaşın sonuçlarından etkilenmiştir. Nâzım Hikmet insanlığın halen ve gelecekte de umudu ile yaşayacağını söylerken Atay kendine has kara mizahıyla “ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katı”ndan söz eder. Evet umutluydu ama o insanlık artık yok derken günümüzün dünyasını işaret ettiğini düşünmeden edemiyor insan.

Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’den Bir Deliler Evi’ne

200px-Memleketimden_İnsan_ManzaralarıMemleketimden İnsan Manzaraları Nâzım Hikmet’in ve Türk edebiyatının başyapıtlarından biridir. Binlerce mısradan oluşan bu efsanevi yapıt şiir, roman, sinema, destan gibi türler arasında dolaşır. 1939 yılında Meşhur Adamlar Ansiklopedisi olarak yazılmaya başlanan eser Nâzım Hikmet’in yasaklı olması nedeniyle 60lı yıllara kadar yayımlanamayacak ve Türk okurlarına gecikmeli olarak ulaşacaktır. Bittiği zaman yayımlanmış olsaydı Türk edebiyatının nasıl etkileneceği ve bu etkiyle nasıl şekilleneceği gerçekten de üzerinde düşünülesi ilginç bir sorudur. Manzaralar her anlamda devrimcidir; deneysel bir arayışın ürünü ve manifestosudur. Nâzım Hikmet bu yapıtını oluştururken şiirin “birkaç sözle çok şey söyleyebilme” özelliğinden ve tiyatro ile sinemanın olanaklarından yararlandığını söyler. Gerçekten de o güne kadar Türk edebiyatında yazılmış en deneysel metinlerden biridir Manzaralar. Ancak anlatım tekniği ya da edebi eleştiri açısından incelenmesi hep ertelenmiştir. Çünkü dile getirdiği Türkiye tablosu o ana kadar telaffuz edilmeyen gerçekleri içermekteydi; özellikle de ezilen halk için, çalışan sınıflar için bu yeni dönemde pek de fazla bir iyileşmenin olmadığı tüm çıplaklığı ile resmedilir. Bu öylesine radikal bir çıkıştır ki yapıtın biçimsel arayışları ve edebiyata getirdiği yenilikleri gölgede bırakır. Nâzım Hikmet de zaten yola böyle bir amaçla çıkmıştır: “İnsan Manzaraları’nı 1941 yılında Bursa hapishanesinde yazmaya başladım. Daha önce ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’ üzerinde çalışıyordum. Ansiklopedimin kahramanları, generaller, sultanlar, seçkin bilginler, sanat adamları, ya da güzellik kraliçeleri, katiller ve milyarderler değil; işçiler, köylüler, zanaatkârlar, ünleri fabrikaların, işliklerin, köylerin ve işçi mahallelerinin dışına taşmamış olan kimselerdi. Alman faşizmi Sovyetler Birliği’ne saldırdı bu sırada. Yaşlı bir gardiyandan haberi öğrendiğimde yüreğimin nasıl titrediğini anımsıyorum. Kendi kendime, ‘Bir yirminci yüzyıl tarihi yazmak gerekli’ dedim. ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’, ‘İnsan Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi. Ansiklopedinin özlü dili, destanın da üslûbunu belirledi.”

(daha&helliip;)

Delilerin mezar taşlarından bir karakol inşa etmesi

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında Turgut Özben’in iş takibi için bir devlet dairesine gittiği ve orada memurları ve işleyişi anlattığı bölümler edebiyat tarihimizin bürokrasi üzerine yazılmış en eleştirel örneklerini oluşturur. Memurların küçük iktidar alanlarını nasıl kullandıklarını harika bir şekilde betimler. Tüm o yavaşlık, karmaşa, sonsuz beklemeler, yıldırmalar hepsi devletin birey üzerindeki o muazzam iktidarını an be an yeniden üretmek için özenle tasarlanmış Kafkaesk bir mekanizmanın süreçleridir adeta. Bu bölümde Turgut’un karşılaştığı bir başka iş takipçisi müteahhitin anlattığı hikâye Atay’ın romanlarında pek de değinmediği Doğu meselesine dair çok ilginç bir örnek oluşturur:

“Teminat, dediler: dükkânı sattık. Cebimize de birkaç kuruş koyduk. İhale kolluyoruz. Allah’ın dağında bir yerde bir jandarma karakolu inşaatı düştü kısmetimize. Şarkta bir yerde. Ne adam gider ne vasıta. İnşaata yakın bir kasabada akılsız bir kamyoncu bulduk sonunda: bize malzeme taşıyacak. Kasabayı dolaştım: sokakta dilenen, boş dolaşan ne kadar deli varsa topladım. Sözün gelişi değil, gerçekten deli. Başka kim gider dağın başına? Bir sivrisinekler var: cibinlik deliyor. En delisini de başlarına çavuş koydum. İnşaat yerine bıraktım onları. Deli takımı olduğundan çadır falan isteyen de çıkmadı. Kasabaya döndüm. İçim rahat. Bir kahveye oturdum. Daha ısmarladığım kahve gelmeden bir de ne göreyim, tuttuğum kamyonun şoförü geliyor kan ter içinde. Önümde yıkıldı kaldı. Ne oldu? Ne var? ‘Ah bey!’ dedi: ‘Beni öldürüyorlardı: zor kaçtım ellerinden. Hele o deli çavuş yok mu? Allah korusun!’ Kamyon, inşaat yerine varınca bizim deliler toplanmışlar adamın çevresine: neden geldin, ne yapıyorsun? Temel için taş taşıyacağım, şu kadar fiyata diyecek olmuş zavallı. Sen misin diyen? Adamı öldürüyorlarmış: sen, Allah’ın taşını getirmek için bir de müteahhitimizden para mı alacaksın? Kamyonu bırakıp kaçmış, canını zor kurtarmış. Ah, Mustafa! dedim kendime. Deliler, dedim. Ne akıl varmış sende. Gitmesine gideceğim yanlarına: korkuyorum. Şoför, bir daha uğramam oraya, diyor. Kamyonu bırakmaya razı. Bu nasıl iş dedim. O sıcakta yola koyuldum gene, çaresiz. Şantiyeye vardım. “Baktım toplanmışlar, homurdanıp duruyorlar. Daha hırsları geçmemiş. Çavuş ortalarında. Belden yukarısı çıplak: karnının üstüne bir küçük köpek dayamış. Bu köpeğin hikâyesi de ayrı bir vahşet. Kasabadan yola çıkarken çavuşun kucağında bu köpek. Güldüm: ‘Hırsız gelirse, bundan mı korkacak Selman?’ ‘Yok, bey,’ dedi. ‘Dağ başı bu. Belli olmaz: insan aç kalır. Yemek için saklıyorum bu köpeği.’ Böyle adamlar işte. Gürültüleri bitince cesareti ele aldım: ‘Utanmıyor musunuz?’ diye çattım onlara: ‘Kamyoncuyu kovdunuz. Şimdi ben, temeli hangi taşla yapacağım?’ Selman, köpeği iyice karnına çekti: ‘Sen merak etme bey,’ dedi. ‘Biz taşı buluruz. Buraya da taşırız.’ Öteki delilerin yanına gitti: anlamadığım dilleriyle konuştular aralarında. Sonra, bana bir şey söylemeden dağıldılar: çalıların, tepelerin ardında kaybolup gittiler. Ezan vaktine kadar bekledim. Herhalde kaçtılar diye düşünüp üzüldüm. Bir bakıma sevmiştim onları. Kendine yakın gördün, dersin sen. Öyle diyelim. “Sabaha kadar uyku girmedi gözüme otelde. Şafakla işyerine koştum gene. Baktım deliler toplanmış. Beni görünce sırıttılar. Ben de sevindim onları görünce. Aslında haklı bu adamlar, diye düşündüm. Allah’ın taşına para verir mi insan? Kimin malını kime satıyorsun? Bütün kabahat düzende. Selman yanıma geldi: ‘Bulduk taşları.’ dedi gururla. ‘Böyle iki binaya yeter.’ Derenin kıyısına yığmışlar. Bir de ne göreyim: hepsi kitabe, lahit. Aman Allahım! Senin anlayacağın, köy mezarlıklarında ne kadar mezar taşı varsa sökmüşler; yüklenip gelmişler. Allahım, dedim, mahvoldum. Hepsi de gerçekten Allah’ın taşı. Köylüler gelecekler, beni parçalayacaklar. Hemen kasabaya kaçtım, jandarmaya sığındım: gelecekler, beni öldürecekler! Savcıyı çağırdılar. Anlattım. ‘Bir çare düşünün,’ dedim. ‘Bu köylüler beni sağ bırakmazlar.’ Savcı anlayışlı adam. Düşündü. ‘Bu taşları yeniden yaptırır mısın?’ dedi. ‘Yaptırmak ne demek Taş diye dikilirim mezarlığa.’ Yanına iki jandarma aldı: ‘Gel benimle,’ dedi. ‘Aman’, dedim. ‘Jandarma alayı gelsin birlikte. Masrafı neyse veririm.’ ‘Sen merak etme.’ dedi. Ne yapayım? Gözüm korkmuş bir kere. İş yerine döndük. Ana baba günü. Köylüler gelmişler: neredeyse ameleyle, amele ne demek, bizim delilerle çarpışacaklar. Derenin kıyısına birikmişler, birbirine yaslanmış yatan taşları gördükçe daha beter kuduruyorlar. Herkes delirmiş. Savcı atından indi. Yanına bir tercüman aldı. Ne de olsa hükümet. Köyün ağası da atından inmeyip gelmemezlik edemedi. Ağa anlatıyor, bizim delilerin en akıllısı da sözlerini çeviriyor. ‘Bu yabancı, mezarlarımızda taş bırakmamış. Ne olacak şimdi? Ölülerimizi karıştıracağız. İki satır dua edemeyeceğiz. Bırak bizi de cezasını verelim.’ Savcı, onu soğukkanlılıkla dinledi; düzgün bir iş yapılmış gibi. Sonra: ‘Bunda kızılacak bir taraf yok,’ dedi. ‘Hükümet emri.’ Ağzım açık kaldı: hükümet emri mi? ‘Evet hükümet emri. Cahil herifler, yeni yazının kabul edildiğini bilmiyor musunuz? Bütün nüfus kâğıtları yenilenmiyor mu? Yeni yazıyla almıyor musunuz kafa kâğıtlarınızı artık? Bize Ankara’dan emir geldi. Bütün mezar taşları da eski yazıyla olduğu için değişecek. Hepsi yeni yazıyla baştan yapılacak. Müteahhit de bu işi üzerine aldı.”*

Bu bölümü her hatırladığımda hikâyeyi bu ülkede yaşananların bir alegorisi olarak okumamak için kendimi zorlarım ama yine de beceremem. Delilerin mezar taşlarından bir karakol inşa etmesi… Orada yaşayanların (Kürtlerin? Metinde belirtilmiyor ama tercümanla konuştuklarına göre Türk olmadıkları kesin) geçmişle bağlarının kopması… Üstelik bu kopuşun etkilerinin bir de yazının değişimi ile yani modernleşme ile ikiye katlanması… Devletin yapılan hataların üzerini yeni hatalarla örtmesi… Ve bu döngünün hiç bitmemesi…

* Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, s. 299-301.

Kahramanın Yolculuğu

Başlangıçtan bu yana edebiyat yolculuğu anlatıyor… Homeros’un günümüzden 2800 yıl önce yazmış olduğu Odyssey kahramanın dönüş yolculuğunu konu edinen uzun bir epik şiirdir. Savaş bitmiş artık eve dönme zamanı gelmiştir. Ama yol çeşitli engellerle doludur, baştan çıkarıcı nimfeler, kılık değiştiren tanrılar ve sayısız macera… Üstelik varılacak yerde, evde, yirmi yıl sonra Odyssey ne bulacaktır? Yolda olmanın iki önemli cephesi bir hikayede ele alınır. Yol, kahramanı değiştirir, olgunlaştırır ama onu evinden, geçmişinden uzaklaştırır. Geride bıraktıklarınızı asla bıraktığınız gibi bulamazsınız.

Yolculuk, yer değiştirme kadim dünyanın en cazip konularından biridir. Nasıl olmasın ki, şehirler hava kararınca kapısının kapatıldığı büyük kalelerdir. Dışarısı tehlikelidir. Dışarıda tekinsizin karanlıkta beklediği kaos vardır. Her yolcu bu karanlık ve belirsiz dünyaya meydan okuyan bir kahramandır. Yolculuk insanı hiç bilmediği ve hiçbir kitabın yazmadığı gerçeklerle tanıştırır. O yüzden de varılacak yerden daha önemlidir yolun kendisi. İnsanın hayat içindeki olgunlaşmasının bir metaforudur. Bu yüzden de kahraman kendi macerasını bulmak için yollara düşer.

(daha&helliip;)

Ayfer Tunç – Murat Gülsoy Diyaloglar 1: Doğunun Batısı Batının Doğusu

20 Mayıs 2013 akşamı ilkini gerçekleştirdiğimiz Diyaloglar etkinliğinin video kaydını yapan Alpgiray Uğurlu, İlke Keleşoğlu ve SIPYLUM FILM’e teşekkür ederiz.