Burak Arıkan’In 2012 Tasarım Bienali için yaptığı işi şimdi anmak lazım.

http://burak-arikan.com/tr/islam-republic-neoliberalism-istanbul-design-biennial-2012 Bu adreste ilgili yazılar da var.

Grafik ağ gösterimi ile Istanbul’daki Cami, AVM ve Cumhuriyet Anıtlarını haritada gösteriyor. Arka arkaya getirince ilginç bir resim çıkıyor. Blog’dan alıntılıyorum:

Camiiler Ağı – İstanbul’da bulunan yaklaşık 3000 camiinin ezan seslerinin örtüşmesine göre ilişkilendirilmiş̧:

Camiler-Istanbul-Design-Biennale-2012-Burak-Arikan-small

Cumhuriyet Anıtları Ağı – İstanbul’da bulunan cumhuriyet anıtlarının/müzelerinin kent içinde fiziksel yakınlıklarına göre ilişkilendirilmiş̧:

Anitlar-Istanbul-Design-Biennale-2012-small-Burak-Arikan

Alışveriş̧ Merkezleri Ağı – İstanbul’da bulunan alıveriş merkezlerinin kapasitelerinin kentte erişebildiği alanların örtüşmesine göre ilişkilendirilmiş̧:

Avmler-Istanbul-Design-Biennale-2012-small-Burak-Arikan

Bu haritaların orijinallerini Burak Arıkan’ın blog’unda görebilirsiniz.

Sanırım sosyal bilimciler için çok değerli veriler sağlıyor bu grafik tasarımlar. Bu üç haritaya bakar bakmaz söyleyebileceğimiz ilk şey camilerin yani İslami kültürün toplumsal coğrafyaya son derece homojen bir şekilde yayıldığıdır. Cumhuriyet anıtlarının (sanırım meydanlara konulan büyük heykeller ve müzeler alınmış bu kategoriye) belirli merkezlerde yoğunlaşmış olması ve toplumun geniş kesimlerine yayılmamış oluşu da ikinci çarpıcı nokta. Ancak burada belki de sorgulanması gereken bir durum var. Cumhuriyet anıtı olarak nelerin seçildiği çok açık değil. İslami ideolojinin göstergesi olarak camiler seçiliyorsa, Cumhuriyet ideolojisinin yansıması olarak da sadece büyük anıtlar değil tüm okullar seçilebilirdi. Çünkü her okulda küçük ya da büyük bir Atatürk büstü ve Cumhuriyet ideolosijinin tüm göstergelerini barındıran bir köşe vardır. Hatta her sınıfta bulunması gereken Gençliğe Hitabe, Atatürk resmi ve diğer ilgili görsel/yazılı malzeme de eklenirse okulların en önemli temsil noktaları olduğunu kaydetmek gerekir. Tabii harita o şekilde güncellenirse şu andaki cılızlığından kurtulmuş olur ve hatta camiler ağının yaygınlığına kavuşur. Ama Arıkan’In işini bugün burada konu etmemin nedeni AVM ağı. Neredeyse her metro durağının üzerinde bir AVM ile İstanbul yeni bir çehre kazanıyor. Gezi Direnişinin de esas konusunu oluşturan buydu zaten. Sıklıkla telaffuz edilen bir saptama vardı: Gelişmiş Avrupa şehirlerinde AVM sayılarının azlığı ve bizdekilerin çokluğu. Bu da aslında tek yönlü bir saptama. Çünkü Avrupa şehirlerinde yüzyıllara varan canlı bir sokak ve meydan kültürü var. Bizde sokak kültürü ne yazık ki çok gelişmiş değil. Elbette çok sayıda tarihsel ve sosyolojik nedeni var. Bunca AVM’nin açılmaya devam etmesi ve her birinin de dolması incelenmeye değer bir olgu. Belki de Avrupa şehirlerindeki dükkan / kafe / lokanta sayılarını İstanbul’dakilerle karşılaştırmak daha anlamlı bir sonuç verecektir. Çünkü Türkiye’de AVM’ler aslında eksik olan sokak / meydan  gibi kamusal alanların işlevini yükleniyorlar; çoğu zaman o dükkanlardan alış-veriş etmeyen ama zamanını o kapalı ortamda geçirmek için gelen aileler, gençler, emeklilerle doluyor. Tabii tüketim kültürünün mabetleri olan bu mekanlarda insanlar ne kadar sosyalleşebilrse o kadarı yaşanıyor.

Şimdi Gezi Parkı direnişi ile bu durumda da bir değişme olacağını tahmin etmek güç değil. Öncelikle Gezi Parkı bilfiil direnişçiler tarafından etkin bir sosyal alana dönüştü. İnsanların birbirlerini tanıyabildikleri, düşüncelerini paylaşabildikleri, toplu olarak eylemler yapıp seslerini duyurabildikleri gerçek bir kamusal alan oldu. Sadece Gezi Parkı da değil, destek eylemleri gelen diğer mahallelerde ve şehirlerde insanlar benzer park ve meydanları yeniden değerlendirmeye aldılar. Parklar, şehir bahçeleri, küçük korular, şehrin yaslandığı ormanlar… Hepsi insanların nefes alabileceği yerler. Kelimenin her anlamıyla nefes…

Umutlu olmak için verilerimiz var.

Yazar dostum Ayfer Tunç’un Gezi Direnişi nedeniyle bir okuruna yazdığı mektubu kendi izniyle blog’umda paylaşıyorum. Son dönemde içine girdiğimiz ruh durumunu yansıtıyor.

8 Haziran 2013

Değerli okurum,

Öncelikle kardeşçe yaklaşımınıza ve duyarlılığınıza çok teşekkür ederim. İzin verirseniz size Gezi Parkı vesilesiyle twitter’da yeterince anlatamadığım görüşlerimi iletmek istiyorum.

Öncelikle şunu bilmenizi isterim. Kartvizitinde siyasi bir unvan bulunan hiç kimsenin sofrasına oturmam. İktidar denen kavramın içinde az veya çok, bir miktar zehir bulunduğuna inanırım. Bunun hangi türden veya kime ait bir iktidar olduğunun bir önemi yoktur. Dolayısıyla iktidarların başarılı işlerini takdir etmek halktan biri olarak vicdanımın sesi iken, muktedirden gelen her türlü baskıya karşı çıkmak da insan ve yazar olmamın bir gereğidir. Toplumlara yaşanabilir bir düzen vermesi beklenen siyasetin günümüzde fazlasıyla kirlendiği kanısındayım. Buna partiler, oluşumlar, gruplar vb. her türlü siyaset dahil. Gençliğimdeki kötü tecrübeler nedeniyle sivil inisiyatiflere bile belli bir mesafeyle yaklaşıyorum. Öte yandan hayat siyasetin ta kendisidir, çünkü iki kişinin olduğu her yerde bir iktidar kurma çabası vardır. Ama kastımın günlük ve kirli bir siyaset olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir söyleşimde ben “solcu” doğdum demiştim. Benim solculuktan anladığım bugün Taksim Meydanı’nda gördüğümüz flama sahiplerinin veya benzerlerinin temsil ettiği solculukla en ufak bir alakası olmayan, vicdan, adalet ve merhamet üçlüsünden oluşan bir solculuktur. Benim dünya görüşümü insana saygı, özgür düşünce, vicdan, adalet duygusu, haysiyet ve erdem oluşturur. İçinde yaşadığım çağdan şiddetle mustaribim, dünya görüşümün içinde yer alan bütün kavramlar sızlıyor. Eşyanın bile bir haysiyeti var. Haysiyeti incinmiş bir insanın hali benim için dünyanın en acıklı birkaç manzarasından biridir. Haysiyetini kaybetmiş toplumların iflah olacağı, payidar kalabileceği kanısında değilim.

Son zamanlarda yaşadıklarımız haysiyetime dokundu. İktidarın en muktedir kişisi tarafından azarlanmaktan, hakarete uğramaktan, aşağılanmaktan doğan bir kahır içindeydim. Bu hakaretlerin bizzat şahsıma yönelmesi gerekmiyor elbette, kaldı ki bu hakaretler aynı hamurdan olmadığım insanları hedeflese de aynı kahrı hissederim. Haysiyetini korumak bir insan hakkıdır. Dindar biri değilim, hiç olmadım. Ama samimiyetime inanmanızı rica ederek söylüyorum, herkesin inancına göre yaşayabileceği bir ülke için canımı veririm. Bu ülkenin genç kızlarının hatırladığımda bile tüylerimi diken diken eden “ikna odaları”na alındıklarını öğrendiğimde hissettiğim utanç ve kahır emin olun bugün hissettiğim kahırdan bin kat fazladır. Benim için başörtülü bir genç kızı ikna odasına alıp zulmeden bir “kadının” bir solcuya işkence yapan bir polis şefinden hiçbir farkı yoktur. İnsanların zihinlerine yapılan işkence bedensel işkenceden çok daha ağır zarar verir. Türkiye hiçbir zaman gerçek anlamda demokrasiyle yönetilen bir ülke olmadı. Benim için demokrasi çoğunluğun dediğinin olduğu değil, azınlığın hakkının korunduğu adil ve vicdanlı bir sistemdir ya da olmalıdır. İçinde vicdan, özgürlük ve adaletin olmadığı hiçbir sistemi insani kabul etmiyorum. Bu ülkenin polisinin gösterdiği şiddet benim için yeni değil. Muhafazakarlar için de yeni değil. Bu ülkenin tarihini ne yazık ki muktedirlerin acımasızca kullandığı kanlı bir şiddet yazdı. Tarihimizin sayılmayacak kadar çok olan utanç sayfalarını gözden geçirdiğimde vicdan, adalet ve merhametin olmadığını, insanlığın askıya alındığını görüyorum. İnsanlık sicili başından beri bozuk olan ülkemi, psikopat ruhlu ana babasını her şeye rağmen seven bir çocuk gibi sevebiliyorum ancak, bu da bana çok acı veriyor. Gezi Parkı meselesine gelince.. Sizin de kabul edeceğinizden kuşkum yok, bu türden ansızın başlayan hareketlerde bir toz bulutu kalkar, başlangıçta iyi niyetin kaynağını görürsünüz, sonrasında toz her yeri kaplar. Ortalığı toz kapladığında çekilmek bir yöntemdir, ama toza rağmen ve tozun içinde samimiyetini, merhametini ve vicdanını koruyanlara desteği sürdürmek de bir yöntemdir. Ben ikincisini seçtim. Toza rağmen direnenleri yalnız bırakmaya gönlüm elvermedi. Bugün Gezi Parkı’ndaydım. Gördüğüm flamalar, irili ufaklı fırsatçı siyasi oluşumların sembolleri beni sadece güldürdü. Küçük fırsatçılar her zaman olur. Büyük provokatörler kesinlikle olur ve çok tehlikelidirler. Ama bunları samimi ve masum eylemcilerden ayırmak devletin görevi değil midir? Büyük resme bakmaktan yanayım. Fikirsiz ve bencil sandığım, tırnak ucu kadar değer veremediğim için kahrolduğum bir gençlik beni yanılttı. Bu gençler en çok her görüşten arkadaşlarıyla birlikte olabildikleri, masumca olanı korumak için olağanüstü çaba gösterdikleri, doğrudan ayrılmadıkları, içlerine girmeye çalışan fırsatçılara prim vermedikleri, oyuna gelmedikleri ve şaşırtıcı ölçüde zeki ve komik oldukları için beni yanılttılar. Bu gençliğin ilk kez keşfettiğim bu niteliklerini çok değerli buluyorum. “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” gibi ürkütücü, tehlikeli ve militarist bir sloganı “Mustafa Keser’in askerleriyiz” diyerek, gülünçleştirerek yerle bir edebilen bir zekaya saygı duyuyorum. Öte yandan şunu da söylemeliyim. 12 Eylül’de 16 yaşında olan biri olarak eylemlerin alacağı şekilden korktum. Korkumun esas kaynağını provokatörler değil, polis şiddeti oluşturdu. En ufak bir özgürlük talebini bile aşırı şiddetle bastırmaya alışmış, hatta bundan haz duyan, adaletsiz polis ve yöneticilerden korktum. Ne yazık ki hala korkuyorum. Kan akmasından, bu masum ve haklı taleplerin sadece ajan provokatörler tarafından değil, kibirli ve baskıcı, cebir ve şiddetten başka yol bilmeyen muktedirler tarafından manüple edilmesinden ve bu yepyeni, canlı gençliğin hoyratça ezilmesinden çok korkuyorum. Yeni bir zamanda yaşıyoruz. Bu zamanın tarihini “dijital” kuşak yazıyor, ben eski anlayışımla, eskimiş tecrübemle onlara ne yön verebilirim ne ahkam kesebilirim, ancak onları anlamaya çalışabilirim. Anlamaya çalışmak ise beni genç tutan tek şey. Size ve sevdiklerinize kahır ve utanç duymayacağınız, aydınlık bir gelecek diliyorum.

Sevgilerimle..

Ayfer Tunç

Bir süredir gözlemlediğim bir durum vardı: “İnsanlar artık ironiden anlamıyorlar, her söyleneni, her yazılanı sözlük anlamı ile okuyorlar, oysa geçmişte sanki her şey bugünden farklıydı ve insanlar, özellikle de gençler daha alaycı, daha ironik, daha ele avuca sığmaz, daha zeki ve daha uyanıktılar” diye düşünüyordum. Bunun nedenleri üzerine de akıl yürütmeye çalışıyordum. Tabii kişisel gözlemler ve akıl yürütmeler gerçek verilerle desteklenmediğinde size ancak baktığınız yerdeki açıyla sınırlı bir resim sunuyor. Neden mizah ve ironi yok oluyor? sorusuna bulabildiğim ilk yanıt “tüketim ekonomisinin yarattığı yüzeysel popüler kültürün dilinin ironiyi kovmuş olduğu”ydu. Çünkü ironi insanın kendine güvenini sarsar, ironi insanı kuşkulandırır, ironi insanda olmadık düşüncelerin yeşermesine neden olur. İnsanı tüketmeye yöneltmez her şeyden önemlisi… Reklamın dili muktedirin dilidir, huzur ve güven verir. Yeter ki tüketmeye devam edin, tükendiğinizi fark etmeden…

Ülkemiz özelinde de bu kapitalizmin yeni şeklinin yansıması olan duruma git gide artan otoriter muhafazakarlığın yeni bir katman olarak eklendiğini düşünüyordum. Çünkü doğrudanlık, dobralık, delikanlılık gibi değerler çok kolaylılkla maşist söylemle harmanlanarak zaten çok yabancısı olmadığı bu toprakta dal budak sararak ilerliyordu. Ta ki Gezi Direnişi eylemlerinin tüm Türkiye’ye ve Dünya’ya farklı ve bambaşka bir kitlenin varlığını gösterene kadar. Mizahın, ironinin, şakanın, esprinin, sloganın, şarkının, enstalasyonun gücünün insanları nasıl da dirilttiğini ve kiteleleri uyanık tuttuğunu hep birlikte gördük ve görmeye devam edeceğiz. Eylemler ve bu süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu tarihten sonra muktedirin yalnızlaştırıcı ve baskıcı söylemi bir daha hakim söylem olamayacaktır. En azından alternatifinin sesi artık kolay kolay susturulamayacaktır. Kafa sayısı hesabı yapmak da bu noktadan sonra bir işe yaramaz. Bu  eylem artık azınlığın çoğunluğa ya da çoğunluğun azınlığa hükmetme mücadelesi olmaktan çıkıp herkesin eşit bir şekilde saygı talep ettiği bir mecraya akıyor. İşte bu noktada ironi hem hareketi besleyip büyütüyor, hem de hayat kurtarıyor. Çok sayıda örnek var ve eminim şu anda birileri harıl harıl bu malzemeyi toplamakla üğraşıyor, 2014 yılında Gezi’ye dair belgeselleri izleyip  bolca kitap ve makale okuyacağız. Ama bir örnek bütünü özetlemeye yeterli olacaktır: Mustafa Keser’in Askerleriyiz! Bu sloganı bulan kişi kimdir asla öğrenemeyeceğiz. Ama esprinin keskinliği ve önemi zamanlamasında yatıyor. Çünkü çok sayıda farklı görüşten insanı bir araya toplayan tek ortak payda “saygı görmek istiyoruz, haysiyetli bir yaşam yani gerçek demokrasi talep ediyoruz” idi. Son derece meşru ve herhangi bir siyasetin temsilcisi olmayı gerektirmeyen bir talepti Gezi’nin korunması ve AVM yapılmaması. Ancak süreç içinde bu direniş çok farklı kesimlerce sahiplenilip bir siyasi ranta dönüştürülebilirdi. İşte tam bu noktada o espri “Mustafa Keser’in Askerleriyiz” sloganı devreye girdi ve bu eylemin “darbe çağrılarıyla yaralanmış Cumhuriyet Mitingleri”ne dönüşmesinin önünü kesti. Hatta sadece bunu yapmadı. Karşı tarafın da bu tür bir sloganı kullanmasının altını oymuş oldu. Mutlaka not edilmesi gereken bir nokta daha var: Gezi eylemcileri sadece bu tür ironik dille muhalif seslerini yükseltmediler aynı zamanda iktidarın o maşist söylemini de kullanmayı reddettiler (öfkeyle yazılmış cinsiyetçi küfürleri hep birlikte temizlemek için kolları sıvadılar, üstelik polis şiddetinin fiziksel acıları henüz dinmemişken, hiç durmadan, yılmadan birbirlerini uyardılar, küfür etmeden eleştirini ortaya koy diye). Bunun sonucunda muktedirin dilinin saldırganlığı ve ayrıştırıcılığı iyice görünür hale geldi ve yalnız kaldı.

İroninin meydanlara dönüşü muhteşem oldu. Şimdilik meydanda her gün yeni bir eylemle şaşırtmaya, güldürmeye, mutlu etmeye, insanların kendilerine ve yaşadıkları ülkeye daha büyük bir sevgiyle, güvenle bakmasına neden oluyor. Tabii bunu başaranların internet kuşağından olması da bir  tesadüf değil. Ana akıma karşı eşsiz bir ortam sağladığını her zaman savunduğum Internet, yani bağlı olmak, birbirine bağlı olmak, sansürsüz bilgiye erişmek geleceği şekillendiriyor. Gelecek için umutlu olmak için çok neden var…

Aşağıda Boğaziçi Üniversitesi kökenli iki müzik grubunun Gezi ile ilgili videoları var. Bir de THY grevcilerinin videosunu yapıştırıyorum. Son derece yaratıcı ve duygulandırıcı. 2013 onlarla tarihe geçti. Sözü onlara teslim ediyorum:

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 522 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: