İz Bırakmış Edebiyat Uyarlamaları

Susuz Yaz

1963, Metin Erksan, Necati Cumalı

Necati Cumalı’nın İzmir’de avukatlık yaptığı yıllarda tanıklık ettiği olaylardan esinlenerek yazdığı öykülerden biridir. Öyküde anlatılan iki kardeş arasındaki toprak ve kadın paylaşımı gibi çok kadim bir meseleyi Metin Erksan müthiş bir şekilde canlandırır. Ancak bu gerçekçilik filmin Türkiye’de sansüre takılmasına neden olur. Yapımcısının kaçak yollarla Berlin film festivaline sokması ve 1964 yılında Altın Ayı ödülünü alarak Türk sinemasının yurtdışındaki ilk büyük başarısına imza atmasıyla filme itibarı iade edilir. Ancak filmin negatifleri yurda gelmez ve aralarına erotik sahneler eklenerek Avrupa’da gösterime bozulmuş bir şekilde girer. Türk sinemasının ilk uluslararası başarıya sahip filminin sonu hazindir. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2012/12/17/kotu-yola-dusen-film-susuz-yaz/

  

Vesikalı Yarim

1968, Ömer Lütfi Akad, Sait Faik (Menekşeli Vadi)

“Ustası olmayan usta” yönetmen Lütfi Akad tarafından Türk edebiyatının kurucu figürlerinden biri olan Sait Faik’in kısa bir öyküsünden uyarlanmıştır. Bir aşk yüzünden ailesini terk eden bir adamın hikayesidir anlatılan. Bir yanıyla bir aşk hikayesidir ama öte yandan bir düşüş anlatılır. Türk sinemasının jön ve aşk filmi kalıplarını kıran bu film Türkan Şoray’ın kariyerinde de bir dönüm noktasıdır.  Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2012/03/02/yikici-bir-ask-hikayesi-vesikali-yarim/

 

Hababam Sınıfı

1974, Ertem Eğilmez, Rıfat Ilgaz

Eğitim sisteminin çarpıklıklarını kara mizah yoluyla anlatan roman Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde etkilerini halen sürdüren bir filme dönüşmüştür. Öğrencilerin akıl durduran yaramazlıkları ile mücadele eden idealist ve sert Mahmut Hoca’nın yaratıcı cezaları arasında akıp giden hikaye Türk toplumunun çocuk kalmış naif yanlarının otorite ile ilişkisini gözler önüne serer.

 

Hakkari’de Bir Mevsim

1982, Erden Kıral, Ferit Edgü (O)

Güneydoğu Anadolu’nun dilsizliği, merkezden kopukluğu, Türk aydınının bir sürgün olarak gittiği bu coğrafyada yaşadığı şok romanda şiirsel bir şekilde resmedilir. Yönetmen de romanın bu meselesini büyük bir başarıyla beyazperdeye taşır. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2011/04/15/dagdaki-kara-denizi-cizmek-hakkaride-bir-mevsim/

 

Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan

1986, Ömer Kavur, Yusuf Atılgan

Bireyin psikolojik ve sosyolojik sıkışmışlığını unutulmaz bir antikahraman üzerinden anlatır. Hikaye bireyin öznelliğini aşarak toplumsal tarihsel bir alegoriye dönüşür. Roman da film de birer başyapıttır. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2011/02/04/anayurt-oteli/

 

Yer Demir Gök Bakır

1987, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal

Korku, yoksulluk, cinsellik, hayatta kalma mücadelesi ve inanç gibi temel insanlık durumlarının anlatıldığı yapıt Yaşar Kemal’in romancılığı ve Zülfü Livaneli’nin besteciliği ve yönetmenliğinin bir araya gelmesinden oluşan bir başyapıttır. Ne yazık ki bu filmin DVD’si bulunmuyor…

 

Uçurtmayı Vurmasınlar

1989, Tunç Başaran, Feride Çiçekoğlu

80 sonrası hapishane ortamını anlatan filmde annesi ile kalmak zorunda olduğu için dört duvar arasında büyüyen Barış’ın hikayesi unutulmaz bir şekilde hafızalara kazınmıştır. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2011/01/23/edebiyat-uyarlamalari-feride-cicekoglunda-ucurtmayi-vurmasinlar/

 

Karartma Geceleri

1990, Yusuf Kurçenli, Rıfat Ilgaz

1940larda tek parti döneminin solcu aydınlar üzerindeki baskılarını anlatan roman bir dönemi kayıt altına alır. Çok başarılı bir şekilde sinemaya uyarlanan roman aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nın etkilerini de ele alır. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2011/07/26/karartma-gecelerinin-bittigini-umarak/

 

Ağır Roman

1996, Mustafa Altıoklar, Metin Kaçan

Filmi de en az romanı kadar kültleşmiş bu eser sinema ile edebiyatın evliliğinin çok güzel bir çocuğu. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2012/04/12/eski-koye-yeni-racon-agir-roman/

 

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

2011, Seyfi Teoman, Barış Bıçakçı

Son dönem edebiyatımızın özgün yazarlarından Barış Bıçakçı’nın günümüz kentli aydın yaşantısının dile dökülemeyen inceliklerini ele aldığı romanını genç yaşta kaybettiğimiz Seyfi Teoman uyarladı. Romanın atmosferini ve ruhunu son derece ustalıkla beyaz perdeye taşımıştı.  Daha fazlası için >>  http://muratgulsoy.wordpress.com/2011/07/13/kliselerin-disinda-bizim-buyuk-caresizligimiz/

 

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık 10.Yıl Genişletilmiş Yeni Baskı

buyubozumu_kapak

“Yazmak, insanın tüm yaşamına yayılan bir etkinliktir. Evet, yaratıcı yazarlık atölyelerinde kimi teknikler irdelenir, birçok konu tartışılır… Böyle bir eğitimden geçenler yazma deneyimi kazanırlar; ama bu bir başlangıçtır. Sanat büyük bir maceradır. Bu tür deneyimler, kişiye güven ve cesaret verir. Uçsuz bucaksız sanat ülkesinin bilinmeyen topraklarında hayatta kalabilmek için bazı teknikler belki… Ondan sonrasında kişi yalnızdır. Başına neler geleceğini kimse bilemez. Üstelik bu teknikler çoğu zaman yazarın yolculuğunda karşısına engeller ve sınırlar olarak da çıkacaktır. Onlarla hesaplaşmak, onları aşmaya çalışmak da bu yazma macerasının aşamalarındandır. Sanat için kurulan tüm cümleler sınanmaya, tanımlanan tüm kurallar ihlal edilmeye mahkûmdur.”
Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık’la yazı serüveninin en başından beri attığı tüm adımlara basarak geri dönüyor, yalnızca kitapları değil dünyanın kendisini de bir metin olarak olarak okuyan bir edebiyat geleneğinin izini sürüyor. Gerçekliği yazı yoluyla yeniden kurmanın araçlarını, yöntemlerini sorguluyor. Gülsoy, kurmacanın bilinen sınırlarıyla ihlâl edilebilir kurallarını açımlarken, bir büyüyü bozuyor ve okuyanla yazan arasındaki sessiz anlaşmanın kurallarını alt üst ediyor. Sözün kısası, anlatacak bir hikayesi olanlara ‘okunaklı’bir anlatı kurmanın yollarını işaret ediyor. Yolları çatallanan yazı bahçesinde kaybolmasınlar diye…

Her nerede aşk varsa, orada acı vardır


cropped-golgeler-ve-hayaller-kapak-on.jpg

 

Ubi amor, ibi dolor.[1] Seninle sık sık tekrar ettiğimiz laflardan biriydi. Ancak bu dört günü yaşadıktan sonra sözün ne ifade ettiğini idrak ettim. Hakiki aşka düşmeden acısını tahayyül etmek ne kadar da boş bir çaba. Platon’un mağarasında yaşayanların dışarıyı asla bilememelerinden hiçbir farkı yok. Meyhaneler kapanana kadar ucuz şarapları galonla içmemizin sebebi, haydi seni dışında tutayım, benim içmemin sebebi mevcut bir aşk acısını teskin etmek değildi, şimdi anlıyorum. Neydi biliyor musun dostum? Her gencin içine düştüğü, içine düştüğü için utandığı, utandığı için de utanç verici şeyler yaptığı bir durum: Büyük bir aşk acısına sahip olmamanın acısı.

[1] (Latince) Her nerede aşk varsa, orada acı vardır. (Ç.N.)

 

 

16 Ekim İntihar Videosu

16 Ekim 2014 sabahı genç bir adam kameraya bakarak “bana ayrılan sürenin sonuna geldim” diyordu. Son derece özenle seçilen sözcüklerle yapılan bir veda konuşmasıydı bu. Bir intihar notu. Ürpererek izledim. İçtenlikle yapılan bir konuşma, dürüst bir beyan diye düşündüm ilkin. Benzerlerini insanın arkadaşlarıyla bir barda ya da gecenin geç bir saati loş bir evde yapabileceği bir iç dökme… Mutsuzluk, yaşamdan kopma arzusu, hayatının sonuna gelmiş olma duygusu… Çeşitli zamanlarda hissedeceğimiz türden duygular. Ancak bu video yayınlandıktan sonra arkadaşlarının genç adamın evine koştuğunu ve kişinin cansız bedenini bulduğunu da biliyoruz. Bu bilgi yüzünden video tatsız bir internet şakası ya da viral bir iş olmaktan çıkıp hakikate dönüşüyor.

İntiharın bir anormallik ya da zihinsel / ruhsal bir bozukluk olduğu bilgisine olan güvenimizi sarsan bir yanı var videonun. Çünkü az sonra intihar edecek olan kişinin son derece aklının başında olduğunu, herhangi bir uyuşturucu / uyarıcı etkisinde olmadığını dahası herhangi bir “delilik” alameti göstermediğini görüyoruz. Beşir Fuad’ın intihar ederken hissettiklerini an be an not almasına benzer bir yanı var. Beşir Fuad 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış materyalist bir yazardır, bu şekilde ünlenmiştir. Mektuplarından kişisel yaşamındaki fırtınalarla başa çıkamadığını, annesi gibi çıldırarak ölmekten korktuğunu ve hatta intihar anını kaydederek “bilimsel” bir çaba içine girdiğini biliyoruz; o nedenle de intiharı da her zaman bir merak konusu olmuştur. Oysa 16 Ekim 2014 günü çekilmiş olan videoda “Mutsuzdum, bir süredir hep intiharı düşünüyordum, doktora da gittim ama olmadı,” diyor az sonra intihar edecek olan kişi. Bu soğukkanlılık bir psikopatın duygusuzluğunu işaret etse rahatlayacağız ya da manik bir kendinden geçiş, hatta tuhaf bir neşe ya da herhangi bir aşırılık… Azıcık olsun anormallik… İşte, işte tam da bu noktada delilik kendini gösteriyor dedirten türden bir izi boşu boşuna aradım bu kayıtta. Hayır, tam tersine, son derece normal bir hüzün hatta yaşam sevinci vardı genç adamın halinde. Ella Fitzgerald’ın “Everytime we say goodbye” şarkısını bize dinletirken iyiden iyiye estetize edilmiş bir final bu diye de düşündüm. İnsanın kendi ölümünü sanatsal bir işe dönüştürmesi… Böyle bir duygu uyandırıyor izleyende. Son sözleri “Çok güzel olsun hayatınız, böyle Ella şarkıları gibi, güzel, sakin,” oluyor. Tabii video o noktada bittiği için asıl dehşet anını asla bilemiyoruz. Bir iple kendini astığı o korkunç sahneyi asla görmeyeceğiz. Çok simgesel bir yanı var iple insanın kendini asmasının. Bu dünyaya gelirken de bir ipe bağlıyız. Göbek kordonu kesilerek dünyaya düşüyoruz. Kendini asmak belki de kendini yeniden dünyaya bağlama çabasıdır ya da son anda bu ipi birinin kesmesi ile ikinci kez doğma umududur. Ya da tam tersine… Yaşarken insanın kendisine ne kadar ağır geldiğini göstermenin bir yoludur. İpin ucunda insan kendi ağırlığı ile boğulur. Varlığımız varoluşumuzu yok eder.

Videonun bir yerinde “bazı insanlar intihara diğerlerinden daha meyillidir, hepsi bu” diyor. Doğru. En azından bilimsel olarak bildiklerimizi teyit eden bir saptama bu. Ülkeden ülkeye farklılık gösterse de 100.000’de 30 civarında bir orandan söz ediliyor genelde. Nedenleri başlı başına bir çalışma konusu. Ancak bulaşıcı ya da tetikleyici bir tarafı olduğu da biliniyor. Örneğin 18. Yüzyılın son çeyreğinde Goethe’nin yazdığı Genç Werther’in Acıları romanı gençler arasında bir intihar salgınına neden olmuştur. 16 Ekim videosunun da bu türden bir potansiyel barındırdığını söylemek mümkün. Ancak kafamı kurcalayan ya da bu notu almamın nedeni başka bir şey. Biraz Beşir Fuad örneğinde hissettiğim durum.

16 Ekim videosunu kaydeden kişinin herhangi bir kafa karışıklığı, yanılsama ya da hezeyan içinde olmaması tam tersine tam anlamıyla aklının başında olması, kendi durumunun ne olduğunu çok iyi biliyor olması beni irkiltmişti, halen de rahatsız ediyor. Kendi varoluşunun farkına varan yani bir hikaye kahramanı olduğunu keşfeden öykü ya da roman kişilerine çok benzer bir yanı vardı. Ancak çok büyük bir farkla: bu gerçekti. Çoğu zaman yanılırız. Başkaları hakkında, hayat hakkında, dostlarımız hakkında hatta kendimiz hakkında yanılırız. Videodaki kişinin kendi hakkında yaptığı tüm tespitler videoyu kaydettikten sonra yaptığı eylemle kesinlik kazandı. Tabii kendini yok ederek varılan bir hakikatin ne anlamı var, ayrıca tartışılabilir. İnsan kaderini eline almak istiyor. Tragedyadan kurtulmak, kendi dramının karakteri olmak istiyor. Bu intiharla bir kez daha anladım ki bu ancak kendini öldürerek mümkün oluyor. Bir başka deyişle yaşarken asla mümkün olmuyor.

Video’nun bağlantısını vermiyorum. Bir daha izlemek istemiyorum çünkü. Ama geride bir şeyler kalsın istiyorum. Bu yüzden de Ella Fitzgerald’ın şarkısını aşağıya kopyalıyorum. Gerçek bir intiharın dehşeti yerine sanatın hüzünlü estetiğini tercih ettiğim için:

Tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984

url

Günümüz dünyasını anlamakta bir el kitabı gibi kullanılabilecek kült roman 1984’ü bugün ‘Büyük Birader Seni İzliyor’ cümlesine indirgeyerek hatırlıyoruz belki ama roman çok daha fazlasını araştırıyor. Gerçekliğin ideolojiyle nasıl kurgulandığını enine boyuna tartışıyor. Bu romanı okuduktan sonra medyanın, devletin, partilerin kısacası kişiyi kendine katılmaya çağıran tüm söylemlere kuşkuyla bakmayı öğreniyoruz. Ancak yine de çok umutlu bir öğrenme süreci değil bu. Çünkü ideolojik olanın dışında bir gerçekliğin olmadığını anlıyorsunuz. Dil ile düşüncenin şekillendirilmesi sağlanırken, cinselliğin ve arzunun baskılanması ve yönlendirilmesiyle de bedensel ve ruhsal denetim tamamlanıyor. Bu sayede, cephede kendilerini bekleyen ölüme gözünü kırpmadan koşacak olan askerlerin yürekleri Büyük Birader’in resminde cisimlenen parti sevgisiyle dolup taşıyor. İdeoloji sizi kurar ve siz de kendi özgür iradenizle seçim yaptığınızı düşünürsünüz, işte roman bu gerçekliği gözler önüne seriyor. Dolayısıyla siyasal ve sosyolojik olanla psikolojik olanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her ne kadar Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği eleştirisi olarak Batı’da göklere çıkarılarak okunmuş olsa da tüm totaliter sistemlerin, tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984. O yüzden bizden sonra da okunmaya devam edecektir.

 

#KİMBUYAZARLAR

Sabitfikir’den aktarıyorum:

“Türk edebiyatının gelişimine katkı sağlayacak nitelikteki özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak” yazarlara maddi destek sağlamak amacıyla 25 Aralık 2013’te yürürlüğe giren Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik tartışma yarattı. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün internet sitesinde projeye 290 kişinin başvurduğu, 40 projenin kabul edildiği, toplam 463 bin TL dağıtılacağı açıklandı. Fakat devlet desteği alan yazarların ve seçici kurulda bulunanların isimlerine yer verilmedi. Bu durum edebiyat dünyasında tepkilere neden oluyor.”

Edebiyat, sanat, bilim elbette halkın parasını halk adına harcayan devlet tarafından desteklenir. Kaldı ki tiyatro, sinema gibi sanat dalları yıllardır desteklenmekte, edebiyat alanında da TEDA projesi kanalıyla Türk Edebiyatı’nın yabancı dillere çevirisi yine uzun zamandır devlet tarafından desteklenmektedir. Tüm bu destekler zaman zaman tartışılmakta, kimi siyasi baskı ya da ödül aracı olarak kullanılma kuşkusu ile gündeme getirilmektedir. Ama ilk kez bu şekilde geniş tepkilere yol açan bir “destek”le karşı karşıyayız. İtiraz noktası son derece meşru: Desteğin verilme şekli şeffaf değil. Seçici kurul belli değil, desteği alanlar belli değil. O zaman da #kimbuyazarlar diye sormak tüm vatandaşların en doğal hakkı ve görevi haline geliyor.

(daha&helliip;)