Karanlığın Aynasında yeni baskı yeni kapak…

324641_2Benliğimizin sınırlarını kimi kez gönüllü olarak kaybederiz kimi kez istemeden. Sadece bir başkasıyla değil, bizi saran dünyayla da kucaklaşma, bir başkasında erime çoğu kez bir haz duygusuyla özdeşleştirilir. Oysa acının sınırları tam da burada başlar. Murat Gülsoy, bir origami ustası gibi, düz bir kâğıtla başladığı anlatısını katman katman çoğaltarak kahramanlarının ironik dünyasının kederle malul hikâyesini kuruyor. İki boyutlu sandığımız bir dünyanın karanlık dehlizlerine doğru ilerlerken yaklaşmakta olanı hissetmeyişimize şaşırıyoruz. Yarım bir hayatı sol göğsünün üzerindeki akrebin çizgilerinde saklayan bir kadınla aşkı bulduğunu sanan bir adamın yollarının kesiştiği yerde oluşan karanlık yüzeyden yansıyan görüntüleri anlatıyor roman: birbirinin içinde eriyen bedenler, çocukluk korkularında büyüyen genç kızlığın uçucu kıpırtısı, aklın puslu manzaralarında belirip kaybolan umutlar, deliliğin onulmaz dehşeti, karşıtına dönüşmeye hazır duygular, algılar ve hayaller… Karanlığın Aynasında bir solukta okunan ve insanı içine çeken bir girdap-roman.

“Büyük İnsanlık” Öldü mü?

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Nâzım Hikmet’in en hüzünlü şiirlerinden biridir bence Büyük İnsanlık. Sıradan insanın, yokluklar ve imkansızlıklar içinde debelenen modern insanın bir resmidir. 1958 yılında yazılmış olan bu şiir muhtemelen “Büyük İnsanlık” nutukları atanların yüzüne çıplak gerçeğin ifade edilişidir. Sonu umutlu biter gerçi, hiçbir şeyi olmasa da umudu var insanın denilir, umudu olsun istenir, umut olmazsa insanlığın biteceği besbellidir.

Aradan zaman geçer, çok değil, 1973 yılında edebiyatımızın bir başka söylem kırıcı yazarı çıkar, Tehlikeli Oyunları yazar ve orada Büyük İnsanlık’ı kişileştirerek onun hikayesini Nâzım’ın bıraktığı yerden alır ve nihayete erdirir.

“Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü..?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır ; Herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok… İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeye başlamışlardır. Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir. İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır. Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa, doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.”

Oğuz Atay bir gazete haberi diliyle kaleme aldığı bu metinde aslında çok önemli bir tarihi olaya da işaret ediyor. “Ölüm nedeni” olarak ömrü boyunca izlerini bedeninde taşıdığı hastalığa dünya savaşlarından birinde cephede ciğerlerini üşüterek zayıf düştüğü için kapılmıştır. Gerçekten de dünya savaşları, 19. yüzyıla hakim iyimser modernleşme hayallerini yerle bir etmiştir. Modernleşerek uygarlaşmanın hayali dünya savaşlarının acımasız sonuçları ile yok olup gitmiş yerini derin bir umutsuzluğa bırakmıştır. Modernitenin başını çeken ülkeler ilk ağızda bu dünya savaşlarının faturasını ödemişlerdir. Bu savaşların ilkinde 16 milyon ikincisinde 11 milyon insan ölmüş ve milyonlarcası yaralanmış ve savaşın sonuçlarından etkilenmiştir. Nâzım Hikmet insanlığın halen ve gelecekte de umudu ile yaşayacağını söylerken Atay kendine has kara mizahıyla “ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katı”ndan söz eder. Evet umutluydu ama o insanlık artık yok derken günümüzün dünyasını işaret ettiğini düşünmeden edemiyor insan.

5 Hafta 5 Roman

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için…
Murat Gülsoy’dan çağdaş edebiyatın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi…

never_let_me_go_m

Dostoyevski’den Yeraltından Notlar, George Orwell’dan 1984, William Golding’den Sineklerin Tanrısı, Antony Burgess’den Otomatik Portakal, Kazuo Ishiguro’dan Beni Asla Bırakma

Batılı entelektüelin yeraltından yazdığı notlar yirmibirinci yüzyılda nasıl okunur?İnsan insanın kurdu mudur? Çocuklar her zaman masum mudur? Özgür iradenin olmadığı yerde iyilikten söz edilebilir mi? Baskı altındaki insan aşkı bulabilir mi? Peki ya aşk kurtuluş mudur?

Modern edebiyatın unutulmaz eserlerinin tartışılacağı bu seminer dizisinde varoluşçuluktan postmodernizme uzanan bir düşünce macerasının izi sürülecek ve farklı roman yazma teknikleri ele alınacaktır.

Başlangıç tarihi: 17 Ocak 2015, Cumartesileri 17:00-19:00
Bilgi ve kayıt için:
Telefon: 0212 359 58 13
E-posta: kurs@bumed.org.tr

Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’den Bir Deliler Evi’ne

200px-Memleketimden_İnsan_ManzaralarıMemleketimden İnsan Manzaraları Nâzım Hikmet’in ve Türk edebiyatının başyapıtlarından biridir. Binlerce mısradan oluşan bu efsanevi yapıt şiir, roman, sinema, destan gibi türler arasında dolaşır. 1939 yılında Meşhur Adamlar Ansiklopedisi olarak yazılmaya başlanan eser Nâzım Hikmet’in yasaklı olması nedeniyle 60lı yıllara kadar yayımlanamayacak ve Türk okurlarına gecikmeli olarak ulaşacaktır. Bittiği zaman yayımlanmış olsaydı Türk edebiyatının nasıl etkileneceği ve bu etkiyle nasıl şekilleneceği gerçekten de üzerinde düşünülesi ilginç bir sorudur. Manzaralar her anlamda devrimcidir; deneysel bir arayışın ürünü ve manifestosudur. Nâzım Hikmet bu yapıtını oluştururken şiirin “birkaç sözle çok şey söyleyebilme” özelliğinden ve tiyatro ile sinemanın olanaklarından yararlandığını söyler. Gerçekten de o güne kadar Türk edebiyatında yazılmış en deneysel metinlerden biridir Manzaralar. Ancak anlatım tekniği ya da edebi eleştiri açısından incelenmesi hep ertelenmiştir. Çünkü dile getirdiği Türkiye tablosu o ana kadar telaffuz edilmeyen gerçekleri içermekteydi; özellikle de ezilen halk için, çalışan sınıflar için bu yeni dönemde pek de fazla bir iyileşmenin olmadığı tüm çıplaklığı ile resmedilir. Bu öylesine radikal bir çıkıştır ki yapıtın biçimsel arayışları ve edebiyata getirdiği yenilikleri gölgede bırakır. Nâzım Hikmet de zaten yola böyle bir amaçla çıkmıştır: “İnsan Manzaraları’nı 1941 yılında Bursa hapishanesinde yazmaya başladım. Daha önce ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’ üzerinde çalışıyordum. Ansiklopedimin kahramanları, generaller, sultanlar, seçkin bilginler, sanat adamları, ya da güzellik kraliçeleri, katiller ve milyarderler değil; işçiler, köylüler, zanaatkârlar, ünleri fabrikaların, işliklerin, köylerin ve işçi mahallelerinin dışına taşmamış olan kimselerdi. Alman faşizmi Sovyetler Birliği’ne saldırdı bu sırada. Yaşlı bir gardiyandan haberi öğrendiğimde yüreğimin nasıl titrediğini anımsıyorum. Kendi kendime, ‘Bir yirminci yüzyıl tarihi yazmak gerekli’ dedim. ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’, ‘İnsan Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi. Ansiklopedinin özlü dili, destanın da üslûbunu belirledi.”

(daha fazla…)

İz Bırakmış Edebiyat Uyarlamaları

Susuz Yaz

1963, Metin Erksan, Necati Cumalı

Necati Cumalı’nın İzmir’de avukatlık yaptığı yıllarda tanıklık ettiği olaylardan esinlenerek yazdığı öykülerden biridir. Öyküde anlatılan iki kardeş arasındaki toprak ve kadın paylaşımı gibi çok kadim bir meseleyi Metin Erksan müthiş bir şekilde canlandırır. Ancak bu gerçekçilik filmin Türkiye’de sansüre takılmasına neden olur. Yapımcısının kaçak yollarla Berlin film festivaline sokması ve 1964 yılında Altın Ayı ödülünü alarak Türk sinemasının yurtdışındaki ilk büyük başarısına imza atmasıyla filme itibarı iade edilir. Ancak filmin negatifleri yurda gelmez ve aralarına erotik sahneler eklenerek Avrupa’da gösterime bozulmuş bir şekilde girer. Türk sinemasının ilk uluslararası başarıya sahip filminin sonu hazindir. Daha fazlası için >> http://muratgulsoy.wordpress.com/2012/12/17/kotu-yola-dusen-film-susuz-yaz/

   (daha fazla…)

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık 10.Yıl Genişletilmiş Yeni Baskı

buyubozumu_kapak

“Yazmak, insanın tüm yaşamına yayılan bir etkinliktir. Evet, yaratıcı yazarlık atölyelerinde kimi teknikler irdelenir, birçok konu tartışılır… Böyle bir eğitimden geçenler yazma deneyimi kazanırlar; ama bu bir başlangıçtır. Sanat büyük bir maceradır. Bu tür deneyimler, kişiye güven ve cesaret verir. Uçsuz bucaksız sanat ülkesinin bilinmeyen topraklarında hayatta kalabilmek için bazı teknikler belki… Ondan sonrasında kişi yalnızdır. Başına neler geleceğini kimse bilemez. Üstelik bu teknikler çoğu zaman yazarın yolculuğunda karşısına engeller ve sınırlar olarak da çıkacaktır. Onlarla hesaplaşmak, onları aşmaya çalışmak da bu yazma macerasının aşamalarındandır. Sanat için kurulan tüm cümleler sınanmaya, tanımlanan tüm kurallar ihlal edilmeye mahkûmdur.”
Murat Gülsoy, Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık’la yazı serüveninin en başından beri attığı tüm adımlara basarak geri dönüyor, yalnızca kitapları değil dünyanın kendisini de bir metin olarak olarak okuyan bir edebiyat geleneğinin izini sürüyor. Gerçekliği yazı yoluyla yeniden kurmanın araçlarını, yöntemlerini sorguluyor. Gülsoy, kurmacanın bilinen sınırlarıyla ihlâl edilebilir kurallarını açımlarken, bir büyüyü bozuyor ve okuyanla yazan arasındaki sessiz anlaşmanın kurallarını alt üst ediyor. Sözün kısası, anlatacak bir hikayesi olanlara ‘okunaklı’bir anlatı kurmanın yollarını işaret ediyor. Yolları çatallanan yazı bahçesinde kaybolmasınlar diye…