Tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984

url

Günümüz dünyasını anlamakta bir el kitabı gibi kullanılabilecek kült roman 1984’ü bugün ‘Büyük Birader Seni İzliyor’ cümlesine indirgeyerek hatırlıyoruz belki ama roman çok daha fazlasını araştırıyor. Gerçekliğin ideolojiyle nasıl kurgulandığını enine boyuna tartışıyor. Bu romanı okuduktan sonra medyanın, devletin, partilerin kısacası kişiyi kendine katılmaya çağıran tüm söylemlere kuşkuyla bakmayı öğreniyoruz. Ancak yine de çok umutlu bir öğrenme süreci değil bu. Çünkü ideolojik olanın dışında bir gerçekliğin olmadığını anlıyorsunuz. Dil ile düşüncenin şekillendirilmesi sağlanırken, cinselliğin ve arzunun baskılanması ve yönlendirilmesiyle de bedensel ve ruhsal denetim tamamlanıyor. Bu sayede, cephede kendilerini bekleyen ölüme gözünü kırpmadan koşacak olan askerlerin yürekleri Büyük Birader’in resminde cisimlenen parti sevgisiyle dolup taşıyor. İdeoloji sizi kurar ve siz de kendi özgür iradenizle seçim yaptığınızı düşünürsünüz, işte roman bu gerçekliği gözler önüne seriyor. Dolayısıyla siyasal ve sosyolojik olanla psikolojik olanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her ne kadar Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği eleştirisi olarak Batı’da göklere çıkarılarak okunmuş olsa da tüm totaliter sistemlerin, tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984. O yüzden bizden sonra da okunmaya devam edecektir.

 

#KİMBUYAZARLAR

Sabitfikir’den aktarıyorum:

“Türk edebiyatının gelişimine katkı sağlayacak nitelikteki özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak” yazarlara maddi destek sağlamak amacıyla 25 Aralık 2013’te yürürlüğe giren Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik tartışma yarattı. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün internet sitesinde projeye 290 kişinin başvurduğu, 40 projenin kabul edildiği, toplam 463 bin TL dağıtılacağı açıklandı. Fakat devlet desteği alan yazarların ve seçici kurulda bulunanların isimlerine yer verilmedi. Bu durum edebiyat dünyasında tepkilere neden oluyor.”

Edebiyat, sanat, bilim elbette halkın parasını halk adına harcayan devlet tarafından desteklenir. Kaldı ki tiyatro, sinema gibi sanat dalları yıllardır desteklenmekte, edebiyat alanında da TEDA projesi kanalıyla Türk Edebiyatı’nın yabancı dillere çevirisi yine uzun zamandır devlet tarafından desteklenmektedir. Tüm bu destekler zaman zaman tartışılmakta, kimi siyasi baskı ya da ödül aracı olarak kullanılma kuşkusu ile gündeme getirilmektedir. Ama ilk kez bu şekilde geniş tepkilere yol açan bir “destek”le karşı karşıyayız. İtiraz noktası son derece meşru: Desteğin verilme şekli şeffaf değil. Seçici kurul belli değil, desteği alanlar belli değil. O zaman da #kimbuyazarlar diye sormak tüm vatandaşların en doğal hakkı ve görevi haline geliyor.

Bunca destek mekanizması varken ilk kez böyle bir uygulama yapılıyormuş gibi davranılması desteğin üzerindeki şaibeyi de artırıyor. Bunca şaibeli bir desteğe kendine ve edebiyata saygısı olan hangi yazar başvurur?

Türkiye’de yıllardır TÜBİTAK bilimsel projelere destek veriyor. Hem de bu projeler yüzlerce bin liralık bütçelere sahip büyük projelerdir. Yani yukarıda sözü edilen 463 bin liralık destek kimi zaman sadece BİR projeye verilen normal destek miktarıdır. Tüm biliminsanları her yıl bu desteklere başvururlar ve bunlardan ancak bazıları desteklenir. Kabul oranları destek tiplerine göre değişmekle beraber %30 civarındadır. Yani 10 projeden 3’ü destek alır. Konuyla ilgili ayrıntılı bir belge için:

http://www.tubitak.gov.tr/sites/default/files/ardeb_sunum.pdf 

Uzun sözün kısası, devlet bilimsel araştırmaya her yıl milyarlarca lira dağıtmaktadır. Bunu yapabilmek için de oldukça şeffaf bir panel sistemi kurulmuştur. Projeler ilgili konuda çalışan biliminsanlarının oluşturduğu panellerde değerlendirilir, ret edilenlere ret gerekçesi açık bir şekilde rapor halinde sunulur. Siz de projenizin neden ret edildiğini bilirsiniz, panelistlerin yanlış düşündüğünü iddia ediyorsanız yeniden başvurabilirsiniz. Bir fikir vermesi açısından 2013 yılında 151 farklı üniversiteden 3617 adet proje 847 panelde 4795 panelist tarafından değerlendirilmiştir. Olabildiğince sağlıklı bir değerlendirme süreci olduğu söylenebilir. Panellerin değerlendirme kapasitesi üniversitelerden panelist olarak çağrılan biliminsanlarının yeterliliği ile sınırlıdır. Ama daha önemlisi: Bu sistemde bazen proje sahibi olarak başvuran durumundasınızdır, bazen de panelist. Böylelikle devasa destek miktarları şaibesiz bir şekilde dağıtılır.

Peki devlet bilimsel araştırmaya neden büyük destekleri sağlıklı bir yöntemle dağıtmayı becerebiliyor da mesele edebiyata gelince bu şekilde demirperde ülkelerine yakışacak şaibeli bir yöntem benimsiyor? Çünkü devlet bilimsel destekleri verirken uluslararası ölçekte yayımlanabilecek kalitede bilimsel araştırma, patent, buluş, tez bekliyor. Bunun için de bilimsel bir yöntem kullanmak zorunda, yani en iyi projeleri desteklemek zorunda. O halde edebiyat eserlerinin desteklenmesi sürecinde bu türden bir kalite beklentisinin olmadığı sonucuna varıyoruz. Eğer öyle olsaydı, çok daha uygun bir mekanizma kurulabilirdi. Peki amaç edebiyatta kaliteli yapıtların ortaya çıkmasını desteklemek değilse nedir? Niyet iyi bile olsa bu şekliyle kurgulanmış olan “destek” bu soruların sorulmasına yol açıyor. Umarız yapılan hatadan dönülür ve şeffaf bir destek mekanizması kurulur.

“602. Gece Kendini Fark Eden Hikâye” yeni baskı…

Brr-PlyIYAAjX3D“Hiç biri, tüm o gecelerin içindeki büyülü 602. gece kadar altüst edici değildir. Bu garip gecede sultan, Şehrazat’ın dudaklarından kendi hikâyesinin döküldüğünü duyar. Tüm diğer hikâyeleri ve dolayısıyla kendisini de kapsayan o hikâyenin başını duyar. Acaba okur bu iç içe geçmenin taşıdığı geniş olasılıkları ve tehlikeyi açıkça hisseder mi? Eğer Şehrazat anlatmayı sürdürürse, bin bir gecenin sonsuz ve döngüsel hale gelmiş olan hikâyesinde kısılı kalan sultan ebediyen masalını dinlemeye devam edecektir… Bin Bir Gece Masalları’nda Şehrazat birçok hikâye anlatır; bunlardan biri, adeta Bin Bir Gece Masalları’nın kendisidir.

Kurmacanın sınırları üzerine hayaller kurmayı seven biri olarak bu satırları okuduğumda önemli bir buluş yapmış bilimci gibi heyecanlandım. Oysa ortada bir buluş varsa sahibi de kuşkusuz Borges’ti. Her büyük yazarın okurun üzerinde oluşturduğu etkinin şekli farklıdır, kendine özgüdür. Borges’in metinleri beni zihinsel olarak uyarmakla kalmaz, aynı zamanda çocuksu macera duygumu da körükleyen konular ve atmosferler içerir. İşte yine ilginç bir örnekle zihnimin içinde ne zamandır uyandırılmayı bekleyen Sherlock Holmes’tan mülhem araştırmacı-yazarı harekete geçirmeyi başarmıştı. Hemen kitaplığıma koştum, Bin Bir Gece Masalları’nın Türkçe çevirisinden 602. Gece’yi aramaya koyuldum.”

Yazma eylemi üzerine düşünmeye devam eden Murat Gülsoy, bu kez Borges’in sözünü ettiği o büyülü gecenin izini sürerek genel olarak sanat ve özel olarak edebiyatta temsil meselesinin açtığı kapıdan giriyor yazının bahçesine. Bu bahçede, kendi içine doğru genişleyen resimler, sonsuzluğa doğru düşme hissi veren hikâyeler, roman kahramanı olduğunun farkında olan metakurmaca karakterler, kendinin aynası olan metinler arasında gezinirken bir yandan da kendi edebiyatının köklerini arıyor. 602. Gece, insanlığın bilinen en cesur özgürlük projelerinden biri olarak sahiplendiği modernizmin edebi mirasını tartışırken bu coğrafyadaki izdüşümlerini de Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk gibi kilit isimler üzerinden yeniden ve yakından okuyor.

“Akademinin Düşmanları” Kim?

312272_2“Akademi, ne yazık ki, ‘gerçek dünya’ya çok fazla benzemeye başladı. Akademisyenler artık dilencilerin, münzevilerin, başka dünyalara dalmaya yatkın olanların ait olduğu özel bir türün mensubu değiller. Düzenbaz ve kaypak karakterler.”

Bu sözler uzun yıllar Harvard Üniversitesi Yayınları’nın beşeri bilimler yayın yönetmenliğini yapmış olan Lindsay Waters’a ait. Artık akademisyenlerin entelektüel olduklarını varsaymaya devam etmeyelim; çünkü kendi uzmanlık alanı dışındaki alanlarla ilgilenmek ve entelektüel meraka sahip olmak akademide çok da istenen özellikler değil diyen Waters’ın söylediklerine kulak vermemek kolay değil; çünkü bizim gibi çevre ülkelerin akademisyenlerinin varmak istedikleri simgesel bir doruktan yazıyor bunları. Hepimizin bildiği ve hatta yavaş yavaş buranın da gerçeği haline gelen durumdan söz ediyor: Özellikle Amerikan üniversitelerinden birinde  kalıcı bir kadroya atanmak (bizim için ‘doçent olmak’ diye okuyun) istiyorsanız yapmanız gereken odaklanmak, daha çok yazmak ve bunları mutlaka ama mutlaka saygın dergilerde yayınlatmaktır. Çünkü sizi işe alacak olan dekanlar, bölüm arkadaşlarınız ve diğerleri neler yaptığınızı ‘okumak’ yerine yayın listenizdeki makaleleri sayacak ve bir de tabii en önemlisi bu makalelerin hangi dergilerde yayımlandığına bakacaklardır. Saygın dergilerde yayımlanmış olmak, hem işe alanlar açısından, hem de hesap verilen kişi ve kurumlar açısından, zaten ciddi bir bilimsel elemeden geçmiş olmanın garantisidir. Bu durumda tek tek öğretim üyelerinin görüşleri, üniversite yayınevlerinin profesyonelce ürettikleri yargılardan daha az önem taşıyacaktır. Bu da aslında üniversitenin entelektüel iktidarını ve sorumluluğunu başka bir yere gönüllü olarak devrettiğinin en büyük kanıtıdır. Bilimin ve düşüncenin üniversite dışında bir yere devredilmesi (bu yer üniversite yayınevi olsa bile) akademinin sonunun ilanıdır. Yıllardır bilimin gelişmesini “uluslararası hakemli dergilerde yayın yapmak” kriterine bağlamış bir ülkenin vatandaşı olarak bu satırları okurken belki de durumun vahametini tam olarak hissedemeyebiliriz. Ancak, o dergilerin de, yayınevlerinin de 1960lardan bu yana artan muazzam üretim karşısında ne kadar sağlıklı çalıştıkları son derece kuşkuludur. Sokal örneğinde olduğu gibi… Hatırlayacak olursak: Alan Sokal, ciddi bir sosyal bilimler dergisine tamamen uydurma bir makale yazıp yolladı; ‘genel havası’ o günlerin moda akımlarına son derece uygun olduğu için yazı dergide doğru düzgün bir değerlendirme yapılmadan basıldı ardından da derginin ve o postmodern çevrelerin zayıflığını teşhir etti. 90lı yılların postmodernizm tartışmalarına damgasını vuran bu skandal aslında okyanusta bir damla sayılır. Yine Akademinin Düşmanları’nın sayfalarından okuduğumuza göre akademik yayın endüstrisi üniversitelerin kütüphane bütçelerini emmek için akademisyenlerle sözsüz bir anlaşma içindedir. Akademisyenlerin amacı daha çok sayıda yayın yapmak, yayıncıların amacı da kütüphanelere daha çok sayıda ürün satmaktır. Okuru olmayan, sadece ‘sayılan’ ve ‘sınıflandırılan’ yayınlarla dolup taşan kütüphaneler özgür düşüncenin en dokunulmaz mekânı olması beklenen akademinin ne halde olduğunun somut işaretleridir.

(daha&helliip;)

Delilerin mezar taşlarından bir karakol inşa etmesi

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında Turgut Özben’in iş takibi için bir devlet dairesine gittiği ve orada memurları ve işleyişi anlattığı bölümler edebiyat tarihimizin bürokrasi üzerine yazılmış en eleştirel örneklerini oluşturur. Memurların küçük iktidar alanlarını nasıl kullandıklarını harika bir şekilde betimler. Tüm o yavaşlık, karmaşa, sonsuz beklemeler, yıldırmalar hepsi devletin birey üzerindeki o muazzam iktidarını an be an yeniden üretmek için özenle tasarlanmış Kafkaesk bir mekanizmanın süreçleridir adeta. Bu bölümde Turgut’un karşılaştığı bir başka iş takipçisi müteahhitin anlattığı hikâye Atay’ın romanlarında pek de değinmediği Doğu meselesine dair çok ilginç bir örnek oluşturur:

“Teminat, dediler: dükkânı sattık. Cebimize de birkaç kuruş koyduk. İhale kolluyoruz. Allah’ın dağında bir yerde bir jandarma karakolu inşaatı düştü kısmetimize. Şarkta bir yerde. Ne adam gider ne vasıta. İnşaata yakın bir kasabada akılsız bir kamyoncu bulduk sonunda: bize malzeme taşıyacak. Kasabayı dolaştım: sokakta dilenen, boş dolaşan ne kadar deli varsa topladım. Sözün gelişi değil, gerçekten deli. Başka kim gider dağın başına? Bir sivrisinekler var: cibinlik deliyor. En delisini de başlarına çavuş koydum. İnşaat yerine bıraktım onları. Deli takımı olduğundan çadır falan isteyen de çıkmadı. Kasabaya döndüm. İçim rahat. Bir kahveye oturdum. Daha ısmarladığım kahve gelmeden bir de ne göreyim, tuttuğum kamyonun şoförü geliyor kan ter içinde. Önümde yıkıldı kaldı. Ne oldu? Ne var? ‘Ah bey!’ dedi: ‘Beni öldürüyorlardı: zor kaçtım ellerinden. Hele o deli çavuş yok mu? Allah korusun!’ Kamyon, inşaat yerine varınca bizim deliler toplanmışlar adamın çevresine: neden geldin, ne yapıyorsun? Temel için taş taşıyacağım, şu kadar fiyata diyecek olmuş zavallı. Sen misin diyen? Adamı öldürüyorlarmış: sen, Allah’ın taşını getirmek için bir de müteahhitimizden para mı alacaksın? Kamyonu bırakıp kaçmış, canını zor kurtarmış. Ah, Mustafa! dedim kendime. Deliler, dedim. Ne akıl varmış sende. Gitmesine gideceğim yanlarına: korkuyorum. Şoför, bir daha uğramam oraya, diyor. Kamyonu bırakmaya razı. Bu nasıl iş dedim. O sıcakta yola koyuldum gene, çaresiz. Şantiyeye vardım. “Baktım toplanmışlar, homurdanıp duruyorlar. Daha hırsları geçmemiş. Çavuş ortalarında. Belden yukarısı çıplak: karnının üstüne bir küçük köpek dayamış. Bu köpeğin hikâyesi de ayrı bir vahşet. Kasabadan yola çıkarken çavuşun kucağında bu köpek. Güldüm: ‘Hırsız gelirse, bundan mı korkacak Selman?’ ‘Yok, bey,’ dedi. ‘Dağ başı bu. Belli olmaz: insan aç kalır. Yemek için saklıyorum bu köpeği.’ Böyle adamlar işte. Gürültüleri bitince cesareti ele aldım: ‘Utanmıyor musunuz?’ diye çattım onlara: ‘Kamyoncuyu kovdunuz. Şimdi ben, temeli hangi taşla yapacağım?’ Selman, köpeği iyice karnına çekti: ‘Sen merak etme bey,’ dedi. ‘Biz taşı buluruz. Buraya da taşırız.’ Öteki delilerin yanına gitti: anlamadığım dilleriyle konuştular aralarında. Sonra, bana bir şey söylemeden dağıldılar: çalıların, tepelerin ardında kaybolup gittiler. Ezan vaktine kadar bekledim. Herhalde kaçtılar diye düşünüp üzüldüm. Bir bakıma sevmiştim onları. Kendine yakın gördün, dersin sen. Öyle diyelim. “Sabaha kadar uyku girmedi gözüme otelde. Şafakla işyerine koştum gene. Baktım deliler toplanmış. Beni görünce sırıttılar. Ben de sevindim onları görünce. Aslında haklı bu adamlar, diye düşündüm. Allah’ın taşına para verir mi insan? Kimin malını kime satıyorsun? Bütün kabahat düzende. Selman yanıma geldi: ‘Bulduk taşları.’ dedi gururla. ‘Böyle iki binaya yeter.’ Derenin kıyısına yığmışlar. Bir de ne göreyim: hepsi kitabe, lahit. Aman Allahım! Senin anlayacağın, köy mezarlıklarında ne kadar mezar taşı varsa sökmüşler; yüklenip gelmişler. Allahım, dedim, mahvoldum. Hepsi de gerçekten Allah’ın taşı. Köylüler gelecekler, beni parçalayacaklar. Hemen kasabaya kaçtım, jandarmaya sığındım: gelecekler, beni öldürecekler! Savcıyı çağırdılar. Anlattım. ‘Bir çare düşünün,’ dedim. ‘Bu köylüler beni sağ bırakmazlar.’ Savcı anlayışlı adam. Düşündü. ‘Bu taşları yeniden yaptırır mısın?’ dedi. ‘Yaptırmak ne demek Taş diye dikilirim mezarlığa.’ Yanına iki jandarma aldı: ‘Gel benimle,’ dedi. ‘Aman’, dedim. ‘Jandarma alayı gelsin birlikte. Masrafı neyse veririm.’ ‘Sen merak etme.’ dedi. Ne yapayım? Gözüm korkmuş bir kere. İş yerine döndük. Ana baba günü. Köylüler gelmişler: neredeyse ameleyle, amele ne demek, bizim delilerle çarpışacaklar. Derenin kıyısına birikmişler, birbirine yaslanmış yatan taşları gördükçe daha beter kuduruyorlar. Herkes delirmiş. Savcı atından indi. Yanına bir tercüman aldı. Ne de olsa hükümet. Köyün ağası da atından inmeyip gelmemezlik edemedi. Ağa anlatıyor, bizim delilerin en akıllısı da sözlerini çeviriyor. ‘Bu yabancı, mezarlarımızda taş bırakmamış. Ne olacak şimdi? Ölülerimizi karıştıracağız. İki satır dua edemeyeceğiz. Bırak bizi de cezasını verelim.’ Savcı, onu soğukkanlılıkla dinledi; düzgün bir iş yapılmış gibi. Sonra: ‘Bunda kızılacak bir taraf yok,’ dedi. ‘Hükümet emri.’ Ağzım açık kaldı: hükümet emri mi? ‘Evet hükümet emri. Cahil herifler, yeni yazının kabul edildiğini bilmiyor musunuz? Bütün nüfus kâğıtları yenilenmiyor mu? Yeni yazıyla almıyor musunuz kafa kâğıtlarınızı artık? Bize Ankara’dan emir geldi. Bütün mezar taşları da eski yazıyla olduğu için değişecek. Hepsi yeni yazıyla baştan yapılacak. Müteahhit de bu işi üzerine aldı.”*

Bu bölümü her hatırladığımda hikâyeyi bu ülkede yaşananların bir alegorisi olarak okumamak için kendimi zorlarım ama yine de beceremem. Delilerin mezar taşlarından bir karakol inşa etmesi… Orada yaşayanların (Kürtlerin? Metinde belirtilmiyor ama tercümanla konuştuklarına göre Türk olmadıkları kesin) geçmişle bağlarının kopması… Üstelik bu kopuşun etkilerinin bir de yazının değişimi ile yani modernleşme ile ikiye katlanması… Devletin yapılan hataların üzerini yeni hatalarla örtmesi… Ve bu döngünün hiç bitmemesi…

* Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, s. 299-301.

Sait Faik Nasıl Yazıyor?

Büyük yazarların yapıtlarını nasıl yarattıkları, öykülerini, romanlarını nasıl yazdıkları, konularını nereden bulduklarından tutun da günün hangi saatinde nasıl bir kalem kullanarak yazdıklarına kadar yazma sürecinin en ince ayrıntıları her zaman merak konusudur. Bu merakın ardında çeşitli nedenler vardır. Belki bir kısmımız, yazma becerisini geliştirmek, o sevilen yazar gibi etkileyici yapıtlar ortaya çıkarabilmek için yazarlık sırlarının peşindedir; ancak azımsanmayacak bir çoğunluk da yazarın nasıl bir insan olduğu sorusuyla ilgilidir. Onu sıradan insandan ayıran nedir? Bu, yaratıcı işlerle uğraşan tüm sanatçılar için geçerli bir sorudur. Müzisyen o melodileri nasıl besteler, ressam dünyayı nasıl görür, büyük roman fikirleri akla ne zaman düşer? Çünkü her şeyin sıradanlaştığı günümüz dünyasında sanat yapıtı olağanüstüdür ve bunun yaratıcısı da olağandışı bir insan olmalıdır. Aydınlanmadan beri dünya büyüsü bozulmuş bir yerdir. Modernite denilen bu yeni dönemde olup biten her şeyin faili insandır, tanrı çoktan ölmüş, mucizeler çağı kapanmıştır. Artık dünyanın işleri dünyada halledilmektedir. Sekülarizm tek geçerli dünya görüşüdür. Her ne kadar II. Dünya Savaşı’nın hayalkırıklığı insanları New Age inanışlara ve arkaik dinlere dönmeye ittiyse de ve günümüzde dinsel inançlar kimlik siyasetinin kullanışlı araçları haline gelmişse de insan hayatı geri döndürülemez bir şekilde dünyevileşmiştir. Dini inançlar da dahil olmak üzere artık her şey dünyevidir. İşte bu yeni insanın, seküler insanın mucizeyi arayacağı yer sanat galerisidir, kütüphanedir, edebiyattır. Seküler insanın yeni dini sanattır, peygamberi ya da şamanı da sanatçıdır. Bunun anlamı şudur, dünyevileşen ve bu yüzden de büyüsü bozulan hayatımızın içinde olağanüstü hatta doğaüstü ancak sanatsal deneyimde yakalanabilir. Bu bakış açısı sanatçıyı dünyevi olanın dışında bir yerde konumlandırmaya çalışır. İşin ilginç yanı çoğu sanatçının da buna inanması ve kendi sanatının büyüsüne kapılmasıdır. Böyle bir sanatçıya o şaşırtıcı güzellikteki heykeli nasıl yaptığı sorulduğunda “O taşın içinde gizliydi, tek yaptığım fazlalıkları yontup çıkartmak oldu,” gibisinden cevaplar vererek sanatsal deneyimi seküler bir mucize olarak sunar. Oysa sanatsal üretim sadece esin perisinin gizemli dokunuşu değildir, yıllara yayılan zor bir çalışma sürecini de içerir. Kadavraların başında geçen azap dolu anatomi derslerini kimse anlatmak istemez…

(daha&helliip;)