Her nerede aşk varsa, orada acı vardır


cropped-golgeler-ve-hayaller-kapak-on.jpg

 

Ubi amor, ibi dolor.[1] Seninle sık sık tekrar ettiğimiz laflardan biriydi. Ancak bu dört günü yaşadıktan sonra sözün ne ifade ettiğini idrak ettim. Hakiki aşka düşmeden acısını tahayyül etmek ne kadar da boş bir çaba. Platon’un mağarasında yaşayanların dışarıyı asla bilememelerinden hiçbir farkı yok. Meyhaneler kapanana kadar ucuz şarapları galonla içmemizin sebebi, haydi seni dışında tutayım, benim içmemin sebebi mevcut bir aşk acısını teskin etmek değildi, şimdi anlıyorum. Neydi biliyor musun dostum? Her gencin içine düştüğü, içine düştüğü için utandığı, utandığı için de utanç verici şeyler yaptığı bir durum: Büyük bir aşk acısına sahip olmamanın acısı.

[1] (Latince) Her nerede aşk varsa, orada acı vardır. (Ç.N.)

 

 

16 Ekim İntihar Videosu

16 Ekim 2014 sabahı genç bir adam kameraya bakarak “bana ayrılan sürenin sonuna geldim” diyordu. Son derece özenle seçilen sözcüklerle yapılan bir veda konuşmasıydı bu. Bir intihar notu. Ürpererek izledim. İçtenlikle yapılan bir konuşma, dürüst bir beyan diye düşündüm ilkin. Benzerlerini insanın arkadaşlarıyla bir barda ya da gecenin geç bir saati loş bir evde yapabileceği bir iç dökme… Mutsuzluk, yaşamdan kopma arzusu, hayatının sonuna gelmiş olma duygusu… Çeşitli zamanlarda hissedeceğimiz türden duygular. Ancak bu video yayınlandıktan sonra arkadaşlarının genç adamın evine koştuğunu ve kişinin cansız bedenini bulduğunu da biliyoruz. Bu bilgi yüzünden video tatsız bir internet şakası ya da viral bir iş olmaktan çıkıp hakikate dönüşüyor.

İntiharın bir anormallik ya da zihinsel / ruhsal bir bozukluk olduğu bilgisine olan güvenimizi sarsan bir yanı var videonun. Çünkü az sonra intihar edecek olan kişinin son derece aklının başında olduğunu, herhangi bir uyuşturucu / uyarıcı etkisinde olmadığını dahası herhangi bir “delilik” alameti göstermediğini görüyoruz. Beşir Fuad’ın intihar ederken hissettiklerini an be an not almasına benzer bir yanı var. Beşir Fuad 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış materyalist bir yazardır, bu şekilde ünlenmiştir. Mektuplarından kişisel yaşamındaki fırtınalarla başa çıkamadığını, annesi gibi çıldırarak ölmekten korktuğunu ve hatta intihar anını kaydederek “bilimsel” bir çaba içine girdiğini biliyoruz; o nedenle de intiharı da her zaman bir merak konusu olmuştur. Oysa 16 Ekim 2014 günü çekilmiş olan videoda “Mutsuzdum, bir süredir hep intiharı düşünüyordum, doktora da gittim ama olmadı,” diyor az sonra intihar edecek olan kişi. Bu soğukkanlılık bir psikopatın duygusuzluğunu işaret etse rahatlayacağız ya da manik bir kendinden geçiş, hatta tuhaf bir neşe ya da herhangi bir aşırılık… Azıcık olsun anormallik… İşte, işte tam da bu noktada delilik kendini gösteriyor dedirten türden bir izi boşu boşuna aradım bu kayıtta. Hayır, tam tersine, son derece normal bir hüzün hatta yaşam sevinci vardı genç adamın halinde. Ella Fitzgerald’ın “Everytime we say goodbye” şarkısını bize dinletirken iyiden iyiye estetize edilmiş bir final bu diye de düşündüm. İnsanın kendi ölümünü sanatsal bir işe dönüştürmesi… Böyle bir duygu uyandırıyor izleyende. Son sözleri “Çok güzel olsun hayatınız, böyle Ella şarkıları gibi, güzel, sakin,” oluyor. Tabii video o noktada bittiği için asıl dehşet anını asla bilemiyoruz. Bir iple kendini astığı o korkunç sahneyi asla görmeyeceğiz. Çok simgesel bir yanı var iple insanın kendini asmasının. Bu dünyaya gelirken de bir ipe bağlıyız. Göbek kordonu kesilerek dünyaya düşüyoruz. Kendini asmak belki de kendini yeniden dünyaya bağlama çabasıdır ya da son anda bu ipi birinin kesmesi ile ikinci kez doğma umududur. Ya da tam tersine… Yaşarken insanın kendisine ne kadar ağır geldiğini göstermenin bir yoludur. İpin ucunda insan kendi ağırlığı ile boğulur. Varlığımız varoluşumuzu yok eder.

Videonun bir yerinde “bazı insanlar intihara diğerlerinden daha meyillidir, hepsi bu” diyor. Doğru. En azından bilimsel olarak bildiklerimizi teyit eden bir saptama bu. Ülkeden ülkeye farklılık gösterse de 100.000’de 30 civarında bir orandan söz ediliyor genelde. Nedenleri başlı başına bir çalışma konusu. Ancak bulaşıcı ya da tetikleyici bir tarafı olduğu da biliniyor. Örneğin 18. Yüzyılın son çeyreğinde Goethe’nin yazdığı Genç Werther’in Acıları romanı gençler arasında bir intihar salgınına neden olmuştur. 16 Ekim videosunun da bu türden bir potansiyel barındırdığını söylemek mümkün. Ancak kafamı kurcalayan ya da bu notu almamın nedeni başka bir şey. Biraz Beşir Fuad örneğinde hissettiğim durum.

16 Ekim videosunu kaydeden kişinin herhangi bir kafa karışıklığı, yanılsama ya da hezeyan içinde olmaması tam tersine tam anlamıyla aklının başında olması, kendi durumunun ne olduğunu çok iyi biliyor olması beni irkiltmişti, halen de rahatsız ediyor. Kendi varoluşunun farkına varan yani bir hikaye kahramanı olduğunu keşfeden öykü ya da roman kişilerine çok benzer bir yanı vardı. Ancak çok büyük bir farkla: bu gerçekti. Çoğu zaman yanılırız. Başkaları hakkında, hayat hakkında, dostlarımız hakkında hatta kendimiz hakkında yanılırız. Videodaki kişinin kendi hakkında yaptığı tüm tespitler videoyu kaydettikten sonra yaptığı eylemle kesinlik kazandı. Tabii kendini yok ederek varılan bir hakikatin ne anlamı var, ayrıca tartışılabilir. İnsan kaderini eline almak istiyor. Tragedyadan kurtulmak, kendi dramının karakteri olmak istiyor. Bu intiharla bir kez daha anladım ki bu ancak kendini öldürerek mümkün oluyor. Bir başka deyişle yaşarken asla mümkün olmuyor.

Video’nun bağlantısını vermiyorum. Bir daha izlemek istemiyorum çünkü. Ama geride bir şeyler kalsın istiyorum. Bu yüzden de Ella Fitzgerald’ın şarkısını aşağıya kopyalıyorum. Gerçek bir intiharın dehşeti yerine sanatın hüzünlü estetiğini tercih ettiğim için:

Tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984

url

Günümüz dünyasını anlamakta bir el kitabı gibi kullanılabilecek kült roman 1984’ü bugün ‘Büyük Birader Seni İzliyor’ cümlesine indirgeyerek hatırlıyoruz belki ama roman çok daha fazlasını araştırıyor. Gerçekliğin ideolojiyle nasıl kurgulandığını enine boyuna tartışıyor. Bu romanı okuduktan sonra medyanın, devletin, partilerin kısacası kişiyi kendine katılmaya çağıran tüm söylemlere kuşkuyla bakmayı öğreniyoruz. Ancak yine de çok umutlu bir öğrenme süreci değil bu. Çünkü ideolojik olanın dışında bir gerçekliğin olmadığını anlıyorsunuz. Dil ile düşüncenin şekillendirilmesi sağlanırken, cinselliğin ve arzunun baskılanması ve yönlendirilmesiyle de bedensel ve ruhsal denetim tamamlanıyor. Bu sayede, cephede kendilerini bekleyen ölüme gözünü kırpmadan koşacak olan askerlerin yürekleri Büyük Birader’in resminde cisimlenen parti sevgisiyle dolup taşıyor. İdeoloji sizi kurar ve siz de kendi özgür iradenizle seçim yaptığınızı düşünürsünüz, işte roman bu gerçekliği gözler önüne seriyor. Dolayısıyla siyasal ve sosyolojik olanla psikolojik olanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her ne kadar Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği eleştirisi olarak Batı’da göklere çıkarılarak okunmuş olsa da tüm totaliter sistemlerin, tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984. O yüzden bizden sonra da okunmaya devam edecektir.

 

#KİMBUYAZARLAR

Sabitfikir’den aktarıyorum:

“Türk edebiyatının gelişimine katkı sağlayacak nitelikteki özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak” yazarlara maddi destek sağlamak amacıyla 25 Aralık 2013’te yürürlüğe giren Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik tartışma yarattı. Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün internet sitesinde projeye 290 kişinin başvurduğu, 40 projenin kabul edildiği, toplam 463 bin TL dağıtılacağı açıklandı. Fakat devlet desteği alan yazarların ve seçici kurulda bulunanların isimlerine yer verilmedi. Bu durum edebiyat dünyasında tepkilere neden oluyor.”

Edebiyat, sanat, bilim elbette halkın parasını halk adına harcayan devlet tarafından desteklenir. Kaldı ki tiyatro, sinema gibi sanat dalları yıllardır desteklenmekte, edebiyat alanında da TEDA projesi kanalıyla Türk Edebiyatı’nın yabancı dillere çevirisi yine uzun zamandır devlet tarafından desteklenmektedir. Tüm bu destekler zaman zaman tartışılmakta, kimi siyasi baskı ya da ödül aracı olarak kullanılma kuşkusu ile gündeme getirilmektedir. Ama ilk kez bu şekilde geniş tepkilere yol açan bir “destek”le karşı karşıyayız. İtiraz noktası son derece meşru: Desteğin verilme şekli şeffaf değil. Seçici kurul belli değil, desteği alanlar belli değil. O zaman da #kimbuyazarlar diye sormak tüm vatandaşların en doğal hakkı ve görevi haline geliyor.

(daha&helliip;)

“602. Gece Kendini Fark Eden Hikâye” yeni baskı…

Brr-PlyIYAAjX3D“Hiç biri, tüm o gecelerin içindeki büyülü 602. gece kadar altüst edici değildir. Bu garip gecede sultan, Şehrazat’ın dudaklarından kendi hikâyesinin döküldüğünü duyar. Tüm diğer hikâyeleri ve dolayısıyla kendisini de kapsayan o hikâyenin başını duyar. Acaba okur bu iç içe geçmenin taşıdığı geniş olasılıkları ve tehlikeyi açıkça hisseder mi? Eğer Şehrazat anlatmayı sürdürürse, bin bir gecenin sonsuz ve döngüsel hale gelmiş olan hikâyesinde kısılı kalan sultan ebediyen masalını dinlemeye devam edecektir… Bin Bir Gece Masalları’nda Şehrazat birçok hikâye anlatır; bunlardan biri, adeta Bin Bir Gece Masalları’nın kendisidir.

Kurmacanın sınırları üzerine hayaller kurmayı seven biri olarak bu satırları okuduğumda önemli bir buluş yapmış bilimci gibi heyecanlandım. Oysa ortada bir buluş varsa sahibi de kuşkusuz Borges’ti. Her büyük yazarın okurun üzerinde oluşturduğu etkinin şekli farklıdır, kendine özgüdür. Borges’in metinleri beni zihinsel olarak uyarmakla kalmaz, aynı zamanda çocuksu macera duygumu da körükleyen konular ve atmosferler içerir. İşte yine ilginç bir örnekle zihnimin içinde ne zamandır uyandırılmayı bekleyen Sherlock Holmes’tan mülhem araştırmacı-yazarı harekete geçirmeyi başarmıştı. Hemen kitaplığıma koştum, Bin Bir Gece Masalları’nın Türkçe çevirisinden 602. Gece’yi aramaya koyuldum.”

Yazma eylemi üzerine düşünmeye devam eden Murat Gülsoy, bu kez Borges’in sözünü ettiği o büyülü gecenin izini sürerek genel olarak sanat ve özel olarak edebiyatta temsil meselesinin açtığı kapıdan giriyor yazının bahçesine. Bu bahçede, kendi içine doğru genişleyen resimler, sonsuzluğa doğru düşme hissi veren hikâyeler, roman kahramanı olduğunun farkında olan metakurmaca karakterler, kendinin aynası olan metinler arasında gezinirken bir yandan da kendi edebiyatının köklerini arıyor. 602. Gece, insanlığın bilinen en cesur özgürlük projelerinden biri olarak sahiplendiği modernizmin edebi mirasını tartışırken bu coğrafyadaki izdüşümlerini de Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk gibi kilit isimler üzerinden yeniden ve yakından okuyor.

“Akademinin Düşmanları” Kim?

312272_2“Akademi, ne yazık ki, ‘gerçek dünya’ya çok fazla benzemeye başladı. Akademisyenler artık dilencilerin, münzevilerin, başka dünyalara dalmaya yatkın olanların ait olduğu özel bir türün mensubu değiller. Düzenbaz ve kaypak karakterler.”

Bu sözler uzun yıllar Harvard Üniversitesi Yayınları’nın beşeri bilimler yayın yönetmenliğini yapmış olan Lindsay Waters’a ait. Artık akademisyenlerin entelektüel olduklarını varsaymaya devam etmeyelim; çünkü kendi uzmanlık alanı dışındaki alanlarla ilgilenmek ve entelektüel meraka sahip olmak akademide çok da istenen özellikler değil diyen Waters’ın söylediklerine kulak vermemek kolay değil; çünkü bizim gibi çevre ülkelerin akademisyenlerinin varmak istedikleri simgesel bir doruktan yazıyor bunları. Hepimizin bildiği ve hatta yavaş yavaş buranın da gerçeği haline gelen durumdan söz ediyor: Özellikle Amerikan üniversitelerinden birinde  kalıcı bir kadroya atanmak (bizim için ‘doçent olmak’ diye okuyun) istiyorsanız yapmanız gereken odaklanmak, daha çok yazmak ve bunları mutlaka ama mutlaka saygın dergilerde yayınlatmaktır. Çünkü sizi işe alacak olan dekanlar, bölüm arkadaşlarınız ve diğerleri neler yaptığınızı ‘okumak’ yerine yayın listenizdeki makaleleri sayacak ve bir de tabii en önemlisi bu makalelerin hangi dergilerde yayımlandığına bakacaklardır. Saygın dergilerde yayımlanmış olmak, hem işe alanlar açısından, hem de hesap verilen kişi ve kurumlar açısından, zaten ciddi bir bilimsel elemeden geçmiş olmanın garantisidir. Bu durumda tek tek öğretim üyelerinin görüşleri, üniversite yayınevlerinin profesyonelce ürettikleri yargılardan daha az önem taşıyacaktır. Bu da aslında üniversitenin entelektüel iktidarını ve sorumluluğunu başka bir yere gönüllü olarak devrettiğinin en büyük kanıtıdır. Bilimin ve düşüncenin üniversite dışında bir yere devredilmesi (bu yer üniversite yayınevi olsa bile) akademinin sonunun ilanıdır. Yıllardır bilimin gelişmesini “uluslararası hakemli dergilerde yayın yapmak” kriterine bağlamış bir ülkenin vatandaşı olarak bu satırları okurken belki de durumun vahametini tam olarak hissedemeyebiliriz. Ancak, o dergilerin de, yayınevlerinin de 1960lardan bu yana artan muazzam üretim karşısında ne kadar sağlıklı çalıştıkları son derece kuşkuludur. Sokal örneğinde olduğu gibi… Hatırlayacak olursak: Alan Sokal, ciddi bir sosyal bilimler dergisine tamamen uydurma bir makale yazıp yolladı; ‘genel havası’ o günlerin moda akımlarına son derece uygun olduğu için yazı dergide doğru düzgün bir değerlendirme yapılmadan basıldı ardından da derginin ve o postmodern çevrelerin zayıflığını teşhir etti. 90lı yılların postmodernizm tartışmalarına damgasını vuran bu skandal aslında okyanusta bir damla sayılır. Yine Akademinin Düşmanları’nın sayfalarından okuduğumuza göre akademik yayın endüstrisi üniversitelerin kütüphane bütçelerini emmek için akademisyenlerle sözsüz bir anlaşma içindedir. Akademisyenlerin amacı daha çok sayıda yayın yapmak, yayıncıların amacı da kütüphanelere daha çok sayıda ürün satmaktır. Okuru olmayan, sadece ‘sayılan’ ve ‘sınıflandırılan’ yayınlarla dolup taşan kütüphaneler özgür düşüncenin en dokunulmaz mekânı olması beklenen akademinin ne halde olduğunun somut işaretleridir.

(daha&helliip;)