Sanat

Bulantı: Zeki Demirkubuz’dan Yalnızlık ve Yas Üzerine

İyi filmler insanı ikilemde bırakıyor: Bir yanım, hemen izledikten sonra bende bıraktığı izlenimi hızla yazıya dökmek istiyor ama içimden bir başka ses, otur ve düşün diyor. Düşün ve hazmet.

İkisini de yapabilirim.

Filmi izlemeden önce özellikle üzerine yazılanları okumamaya çalıştım. Zeki Demirkubuz tüm filmlerini izlediğim yönetmenlerden biri olduğu için herhangi bir ön yargı oluşmasın diye sağa sola bakmadan, hemen sinema salonuna girdim ve yönetmenin kurduğu dünyanın içinde yol almaya başladım. Her sahnesinde insanın önünde türlü olasılıklar bulunduğunu, bunlardan birini seçerek yaşamını örebileceğini ama bunu yapmanın çok zor olduğunu, insanı bitirip yaşlandıran şeyin zaman değil de bu çabanın kendisi olduğunu düşündürdü bana. Neden, bilmiyorum. Belki de filminin adı Sartre’ı çağrıştırdığı için. Üstelik filmi izlerken bu filmin adı yanlış konulmuş diye düşünüp durdum. Sonra da güldüm kendime: insan izleyici koltuğunda ne kadar da kendinden emin bir şekilde yargılarda bulunuyor… Oysa filmin adının eserin bir parçası olduğunu bilmem gerekirdi.

Zeki Demirkubuz’un edebiyata olan düşkünlüğü hepimizin malumu. Edebi göndermeler ya da alıntılar filmlerinde karşımıza çıktığında asla şaşırmıyoruz. Ancak o edebiyatı sinema filmleri için bir hikaye deposu olarak görmüyor. Edebiyatı ödünç almıyor. Tam tersine hakikati arayan bireyin asli yolu olarak edebiyatı, kitapları sanatının merkezine koyuyor. Disiplinler arası deneysel bir yaklaşımı var. Yüzeyde görünenden başlarsak: Karakterin o kahredici yalnızlığın içinde sakin kalmasını sağlayan her gece yatmadan önce okuduğu kitaplar. Uyumadan önce kitabı ve okuma gözlüğünü baş ucuna koyuşunda, lambayı kapatışında bir ibadetin sonuna geldiği havası var. Ancak bu tek boyutlu bir ilişki değil. Kitaplar ya da edebiyat kahramanı kolay yoldan kurtaran bir çözüm olarak da sunulmuyor, yanlış anlaşılmasın. Belki de daha fazla içine kapanmasına, kendi mağarasına çekilmesine, kendi cehenneminin basamaklarından aşağı inmek zorunda kalmasına, hatta gözü açık rüya görmesine neden oluyor. Edebiyatın tanımlarından biri olabilir bu: gözü açık rüya görmek. Ercan Kesal’ın bilge bir doktor olarak filmin orta yerinde yaptığı tespitler de bu tuhaf durumla ilgili zaten: Farklı olmaktan korkarız. Kesal’ın sözlerini ileri götürürsek: Farklı olmak biricik olmak demektir, normun dışına çıkmak, a-normal olmak demektir, yani birey olmaktır. Demirkubuz bu bildik meseleyi yaşadığımız kültüre özgü bir “yetersizlik tezi” üzerinden tartışmıyor. Belki filmi çekerken aklında tuttuğu edebi referanslar Camus, Dostoyevski, Sartre olduğu için. Evrensel bir insanlık sorunu olarak çiziliyor bireyin yalnızlığı ve anormalliği. Filmi izlerken “tam da bugünü, bugünün insanını anlatıyor” dedim kendi kendime. Bugünün Türkiye’si değil de bugünün insanı diye düşündüm. Bunun anlamı şu olsa gerek: Demirkubuz günümüz insanını yerel meselelerle değil var oluşa dair çok daha temel sorunların merkezinde tanımlıyor.

Filmin merakı sürekli ayakta tutan son derece hareketli bir olay örgüsü var. Ama klasik hikayede olduğu gibi karakterler içinde bulundukları olay örgüsünü kader gibi yaşamıyorlar. Yaptıklarının, hatalarının, yalanlarının, iyilik ve kötülüklerinin bir tek nedeni yok. Kimse kimseden üstün değil. Kimse kimsenin kurtarıcısı ya da celladı değil. İletişim hem var hem yok. Hem mümkün hem imkansız. Bu yüzden de her sahne kısa bir film gibi. Yaşam hem birbirine değmeyen anların toplamıdır Bulantı’nın dünyasında hem de tüm yaşananlar kişinin son derece temel var oluş sorunlarının tezahürleridir. Hatta bir kademe daha ileri götürebiliriz bu önermeyi; insanı mahveden de erginlenmesini sağlayan da bu sorunlardır. Var oluşsal meselelerle karşılaşmasıdır. Birbirinden farklı düzeylerde öne sürülebilecek düşünceleri ya da felsefi önermeleri karakterin yaşamına ustalıkla yerleştirdiği için ortaya çok boyutlu, çok katmanlı bir dünya çıkıyor.  Böylelikle, yönetmen kolaylıkla ahlakçı bir noktaya savrulabilecek bir hikayenin tüm dönemeçlerinde son derece tarafsız durmayı başarmış oluyor. 

Bulantı, sadece edebiyattan beslenen bir film değil kuşkusuz. Demirkubuz, daha önceki filmlerinde hiç yapmadığı kadar görüntüyle de hesaplaşıyor. Televizyon, çizgi film, fotoğraf, video karakterin dünyasında çeşitli işlevler yükleniyor. Hikayedeki çocuklardan biri tarafından sürekli olarak izlenen çizgi film, “hareketli hikaye” ile günümüz insanının ilişkisinin temsili gibi. Üzerinde bir futbol takımının formasıyla çocuğun bu çizgi filmleri hipnotize olmuş gibi izlemesinde ürkütücü, umut kırıcı bir taraf var. Günümüz dünyasında televizyon artık evin içinde sürekli açık duran bir monitördür. En dramatik ayrılık konuşmasında bile arka planda bir şelale videosu dönmektedir ve bu artık kimseye tuhaf gelmemektedir. Eski fotoğraflar ve video kayıtları ise artık kaybolup gitmiş masumiyetin elimizde kalmış son parçalarıdır. Bulantı tüm kaybedilenlerin ardından yaşanan kıyıcı yas sürecidir. Dünyamız eskisi gibi siyah beyaz ya da bol grenli değildir artık. Tam tersine parlak bir akış içindedir. Ancak bu dünyayı sekteye uğratacak bir belirsizlik ilginç bir unsur olarak kullanılıyor: her an elektriğin kesilme ihtimali var. Elektriğin kesilmesi, uygarlığın bir süreliğine askıya alınması gibidir. Elektrik kesildiğinde bireyi dış dünyaya bağlayan akışta da aksama olur. Filmde sahneler arasında verilen uzun kararmalar da benzer bir askıya alınma halini anlatır. Bir sahne karardıktan sonra herhangi bir sahneyle devam edebiliriz sanki. Akış o kadar radikal bir şekilde kopar ki karakterin kendini sürdürebilmesi tehlikeye girer. Modern dünyada elektrik düğmesi bireyin elinde olmalıdır, yatmadan önce kendi iradesiyle elektriğini kesebilmelidir. Filmin finalinin büyük bir elektrik arızası ile yapılması da tesadüfi bir seçim değildir. Hesaplaşma dünyadan koparak mümkün olacaktır, hiç değilse bir süreliğine… O zaman elektriğin yapay ışığının yerini mumun yakıcı alevi alacaktır. Mum alevi cılızdır, dünya üzerindeki insan gibi güçsüz görünür gözümüze ama canımızı acıtacak kadar da kuvvetlidir. Belki eski dünyanın yüceltilmesi olarak eleştirilebilir ama burası modernlik hayalinin sıklıkla kesintiye uğradığı bir coğrafya olduğu için filmin beklenmedik bir yerellik vurgusu olarak da okunabilir. Hayalin kesintiye uğraması bir anlamda çıkıştır, kurtuluştur.

Bulantı üzerine şimdilik bu kadar… Ama şunu biliyorum, bu film zaman zaman aklıma gelecek ve buraya henüz yazamadığım türlü katmanlarıyla zihinsel dünyamda yaşamaya devam edecek.

Bulutları Seyrederken Yaşanan Eşsiz Bir Deneyim: Apophenia

images-1 Bulutları seyretmek, hele ki hava rüzgarlıysa ve durmadan şekil değiştiriyorlarsa büyük bir zevktir. Çocukluğun henüz büyüsü bozulmamış dünyasını hatırlatır. Gerçi çocukken de bir yanımızla o büyünün masal gibi uydurma bir şey olduğunu biliriz ama yine de inanmaktan kendimizi alamayız. Hem ne kötülüğü var ki gökyüzünde kocaman, bembeyaz bir köpeğin koştuğunu görmenin… Görmenin… Evet görürüz. Baktığımız yerde anlamsız bir yığın değil, anlamlı bir şekil görürüz. Gözümüzle görmek, elimizle dokunmak, duyularımızla deneyimlemek gerçekliğin ilk sınavıdır zihnimiz için. Orada o köpeğin gerçekten olmadığını bilsek bile orada onu görmenin yarattığı bir sevinç ya da mutluluk hissetmez miyiz? İnsanı insan yapan nice özellik sayılabilir, kimileri diğerlerinden daha fazla ön plana çıkarılabilir ama bu, rastlantısal olanın içinde anlamlı şekiller “görme” az vurgulanan ama çok önemli bir özelliktir. Bir açıdan baktığımızda bir yanlışlıktır, zihinsel işleyişimizde bir hatadır. Hatta ciddi zihinsel bozukluklarının habercisidir. Ama yine de zihnimizin bize oyunlar oynamasına engel olamayız. Bu türden zihin sürçmesine Apophenia deniyor. Kişi anlamsız ya da rastlantısal şeylerin içinde anlamlı bir mesaj, bir imge ya da bir örüntü görüyor. Tabii bakan kişinin ruhsal ve zihinsel durumunun bu algıda çok önemli bir etkisi var. Yediğiniz ekmek ya da cipsin yanmış yüzeyinde İsa peygamberin yüzünü görmek için bu figüre alışkın bir Hıristiyan olmanız, bulutlarda Allah yazdığını görebilmek için Arapça Allah kelimesinin nasıl yazıldığını bilmeniz gerekir.

NB Please note we were supplied with these pictures and are not able to vouch for their authenticity. See SWNS story SWNAAN; Diners at an Indian restaurant had a religious experience after spotting what appears to be the face of Jesus - on a naan bread. His facial features, complete with beard and flowing hair, are plainly visible in the blackened patches. There is still debate whether the image truly represents the Son of Man, or if it actually shows comedian Billy Connolly. But customers at India Dining, in Esher, Surrey, believe it was no coincidence that Jesus 'appeared' on Monday night - 10 days after his birthday.

Naan Ekmeği’nde İsa Peygamberin yüzü, David Howlett, Hint restoranında yemek yerken bulmuş.

38894

2012 Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda kaydedilmiş bulutlarda görünen Allah yazısı.

bulutlar04Bulutların ya da yiyeceklerin yüzeylerinde görünen dini mistik figürler çoğu zaman geçici bir deneyim olarak kalıyor. Ama 2007 yılında bir ağacın nasırlaşmış kabuğunda görülen maymun şekli, yerel inançlarla ilişkilendirilerek kısa sürede bir kült haline gelmiş. Çin mitolojisindeki maymun tanrı Sun Wukong’ın veya Hindu mitolojisinde Hanuman’ın ortaya çıkışı olarak benimsenip ağacın çevresi bir sunak haline getirilmiş. Bu tanrılara hediyeler sunmanın uğur ve şans getireceğine inanılıyor. Kayıtlara geçmiş güncel bir kült olarak araştırmacıların ilgisini çekiyor.

bulutlar05Ülkemizde de ilginç Apophenia olaylarından biri Ardahan’da yılın belli bir zamanında Damal dağlarında “görülen” Atatürk siluetidir. Her yıl Haziran ayında “Atatürk’ün İzinde ve Gölgesinde Damal Şenlikleri” düzenleyen Belediye Başkanı amaçlarını şu şekilde ifade ediyor: “”Biz yıllar önce olduğu gibi aynı niyetle bu etkinliği gerçekleştireceğiz. Çünkü buradaki tek amaç ve gayemiz daha çok insanı bölgeye çekmektir. Daha çok Damal’ı tanıtmak ve daha çok Atatürk’ü tanıtmaktır. Herkesçe malum, bu doğa olayı sadece bize ait. Dünyada belki eşi benzeri olmayan bir doğa olayı. Bu nedenle etkinlikler ne kadar verimli olursa bizler o kadar amacımıza ulaşmış oluruz.”

bulutlar06

1976, Viking 1 Mars yüzeyinden bu fotoğrafı çekti.

Uzay araştırmaları da bu türden Apophenia olayları için eşsiz veriler sunar. Mars yüzeyinden çekilmiş bir fotoğrafta insan yüzü görmek bunlardan en ünlüsüdür. Gerçekten de baktığımızda orada, o yeryüzü şekilleri içinde bir tanesi çok net bir şekilde insan yüzüne benzemektedir. O kadar ki insan baktığı fotoğrafın ne kadar yükseklikten ve nerede çekildiğini unutarak ısrarla insan yüzü görmeye devam eder. Tabii insan yüzleri görmek Apophenia’nın özel bir türü, dolayısıyla farklı bir adı da hak ediyor: Pareidolia. Bu arada, konu Mars olunca, Mars yüzeyinde kask, fil, kopuk parmak ve daha başka tuhaf şekilleri “görmek” için International Business Times’ın sayfalarını ziyaret edebilirsiniz (Bizarre Things Spotted on Mars: Ball, Traffic Lights, Faces, Finger and Huge Penis).

İnsan zihninin bu şekilde yanılmasının pek çok nedeni var. Öncelikle zihin adeta bir örüntü yakalama makinesi gibi çalışıyor, çevresindeki anlamlı ya da anlamsız her şeyin içinde anlamlı bir tekrar, takip edilebilir bir ilişki ya da bir mesaj bulmaya çalışıyor. Bu özellik beynin çalışma şeklinin bir sonucu: örüntü buldukça, ilişki çözdükçe beyinde dopamin miktarının arttığı deneysel olarak da sınanmış durumda. Bu şekilde gerçekten de olgular arasında ilişkiler kurmayı becerebiliyor, neden-sonuç ilişkilerini geliştirerek gerçeklik modelleri yaratabiliyor hatta daha da öteye giderek gerçekliği şekillendirebiliyor. Ancak bu şekilde çalışmaya alışkın zihin kolaylıkla da yanılabiliyor. Kumarbazların sıklıkla başına gelir. Belki de acemi kumarbazlar demeliyiz. Örneğin rulet oynarken üst üste beş defa kırmızı geldiğinde altıncının da kırmızı olacağını sanmak ya da tam tersine artık yeterince kırmızı geldi şimdi siyah gelecek diye tahminde bulunmak tamamen bu türden bir yanılgıdır. Ruletin her oyunu diğerlerinden bağımsızdır, dolayısıyla tahmin edilemez. Tıpkı loto oyununda geçmişte çıkmış olan sayılara bakarak bir tahminde bulunmanın imkansız olması gibi. İnsan zihninin “örüntü yakalama ve ilişki bulma” özelliği aynı zamanda insanın ritim duygusunu da güçlendirir. Müzik ve çeşitli sanatsal etkinlikleri biraz da bu özelliğe borçlu olduğumuzu söylemek abartı olmaz. Ancak olmayan ilişkileri “görmek”te ısrar etmek, gerçekte ilişkisiz olayları birbirine bağlamak aynı zamanda şizofreninin ilk aşamaları olarak da değerlendiriliyor. Gerçekte var olmayan mesajlar, şifreler, komplolar görmek gibi ortaya çıkabiliyor. Belirli bir anlamı olmayan birbiriyle ilişkisiz olayları basit bir hikaye kalıbının içine dökerek oluşturulan komplolar kaba ideolojik propagandanın da hizmetine kolayca girer. “Tüm bunların bir anlamı olmalı!” Bu düşünce gerçek hayatın içindeki haksızlıkları, saçmalıkları, korkunçlukları “açıklamak” gibi bir işlev yüklenir. Böylelikle hayat katlanılabilir olur. Varoluşu acımasız bir saçmalık olmaktan kurtaran tam da böyle bir yanılsamadır. bulutlar07Antonioni’nin Blow-up adlı filmi aslında bu kavram üzerine kuruludur ki filmin felsefi açılımı başka bir yazı konusu olabilecek denli karmaşıktır. Ancak filmdeki bir sahneyi anmadan geçemeyeceğim: Filmin kahramanı Thomas, soyut resimler yapan arkadaşı Bill’in evinde onun yaptığı resimlere bakarken Bill onu aydınlatacak bir konuşma yapar. Bill tualin üzerine fırçayla boyaları rastgele sıçratıyor gibi görünmektedir. Thomas’a resimlerinin yapmaya başladığında bir anlamı olmadığını, sonradan takılacak bir şeyler bulduğunu, sonra resmin kendi kendisini sınıflandırdığını ve çoğalttığını söyler. O sırada tualin üzerine fırlattığı boya lekelerine uzun uzun bakarak zihnin kendiliğinden şekil bulma özelliğinin çalışmasını bekler gibidir. Modern sanatta her türden arayışa ve deneye yer var elbette. Hayal edip çizmek yerine, rastlantısal olanın içinden zihnin apopheniac çıkarımlarda bulunmasını beklemek aslında bilinçdışı süreçleri araştırmak anlamına gelmez mi?

Apophenia’nın insanı mucizelerden komplolara götüren geniş çağrışımları var. Şu ana kadar hep insan zihninin yanılgılarını örnekledim. Ancak son zamanlarda yapay zeka çalışmalarında öyle ilerlemeler oldu ki burada anmadan geçemeyeceğim. Google’ın bir imge tanıma yazılımı var. Bu insan aklının benzetimini yaparak çalışan bir yapay zeka programı, imgeleri saptıyor, analiz ediyor ve hatta kendiliğinden imge buluyor. Bu programlar belirli imgeleri bulmak üzere eğitilebiliyorlar. Hayvan şekillerini bulmak üzere eğitilen bir yapay zekaya gökyüzünde bulutlar gösterildiğinde gördüklerinin yardımı ile resmi düzenlemeleri isteniyor. Sonuç inanılmaz, değil mi? Ben bu resimlere bakarken muhteşem bir hayal gücünün doğumuna tanıklık ettiğimi hissediyorum. Gelecekte yapay-zeka-dostlarımızla bulutlara bakarak şekiller görme oyunu oynar mıyız acaba? bulutlar08   bulutlar09

Sol üstteki bulut resmine bakan yapay zeka sağ üstteki gibi çeşitli hayvanlar görüyor. Sağ üstteki resmin detayları aşağıdaki sırada verilmiş durumda. Düşsel varlıklar kataloğu gibi…

Görsellerin tamamı ve ilgili yazı için: http://qz.com/432678/the-dreams-of-googles-ai-are-equal-parts-amazing-and-disturbing/

Kendi resminizi yükleyip google robotunun ne gibi rüyalar gördüğünü denemek için de bir adres var, ama işlem çok uzun sürüyor: http://psychic-vr-lab.com/deepdream/, işte benim fotoğrafıma baktığında robotun gördüğü rüya:

776789

Abidin Dino’dan Yaratıcılık Dersi: Mümkün Mertebe Düşünmeden…

Abidin Dino 1984 yılında BBC Türkçe servisiyle yaptığı bir söyleşide sanatçının yaratma süreçleri üzerine çok hoş bir noktaya değiniyor. “Galiba pek düşünmeden yapmak lazım. Bir kaynaktan su nasıl doğal akıyorsa öyle…” Dedikten sonra “hatta düşünmemek lazım mümkün mertebe, tabii bu mümkün değil, belki büsbütün düşünmesek harikalar çıkacak ortaya” diye de ilave ediyor. Aslında ne demek istediğini ip cambazı benzetmesiyle örnekleyerek son derece anlaşılır bir hale getiriyor: “Bir ip cambazına, ipteyken neler düşünüyorsunuz, birtakım fizik kanunlarını düşünüyor musunuz, düşerseniz size ne olur? Diye sorarsanız ve o da düşünüp cevap vermeye kalkarsa mutlaka düşer.” Bu çok yerinde bir örnek. Hem resim sanatı için hem de edebiyat için geçerli. Benzer bir öneriyi Ray Bradbury de yapıyor, yaratıcı yazarlık üzerine kaleme aldığı yazılarından birinde. Düşünmemeyi öğütlüyor. Düşünmek tereddüt demektir diyor. Düşünmek insanı hareketsiz kılar. “Sürüngenlerden öğreneceğimiz çok şey var, hızla koş ve dur,” derken yaratma sürecinin bu yanına dikkati çekiyor. Yani sanatsal süreç hareket halinde olmalıdır öncelikle, düşünmeden, hızla…

Her iki sanatçının da dikkat çektiği yön yaratıcılığın kaynağında bulunan bilinçdışı süreçler. Neredeyse bir rüya ya da ağzımızdan dökülüveren bir espri, bir dil sürçmesi, ansızın patlayıveren bir çağrışım gibi “doğal” olmalı diyorlar. Ama böyle anlatıldığında insanın gözünün önüne tuvale boyaları öylesine savuran Dadaist bir ressam geliyor. Evet bir yanıyla doğru bu resim ama eksik. İşte cambaz örneği bu eksikliği tamamlıyor. Cambazın yaptığı iş olağanüstüdür. Birimiz çıkıp “ben de yaparım” deme cesaretini gösterse bile o ipin üzerinde onun gibi yürüyemez. Peki o halde nerede kalıyor doğallık, kendiliğindenlik? Sadece cambaza has bir özellik mi? Evet çünkü o, cambaz tüm bedenini, zihnini yıllarca çalışarak eğitmiştir. Meselenin yoğun bir eğitim, çalışma, sebat içerdiğini vurgulaması açısından çok önemli bir örnek. Yani yaratıcı yazarın o kendiliğindenliği yakalayabilmesi için yoğun ve yıllara yayılan bir öğrenme ve kendini geliştirme sürecinden geçmesi gerekir. Kaldı ki Dino’nun örneği sadece çalışmanın öneminin altını çizmiyor, aynı zamanda yaratma sürecinin sürekli bir hareket halinde olması zorunluluğunu da gösteriyor. Cambaz yürümek zorunda. Durduğu anda, bedeni gösteriye ara verdiği anda, dikkatini başka bir şeye yönelttiği anda düşecektir.

Cambaz güzel bir metafor yaratıcı sanatçı için. Ama dilimizde “cambazlık yapmak” pek de olumlu bir deyim olarak kullanılmaz. Bir tür sahtekarlık anlamına gelir. Sanatın da öyle bir yönü yok mudur? Bir hayal, bir yalan, bir rüya olmaya da yakındır çoğu zaman. Başkalarını kandırmak, aldatmak, etkilemek, hayran bırakmak arzusu ile beslendiği de söylenebilir. Bunları hep biliyoruz. Ama yine de bunun, sanatın, bir kendini ortaya koyma işi olduğunu, sevgili Oğuz Atay’ın deyimiyle “bir hayat memat meselesi” olduğunu da hissederiz. Tıpkı ipteki cambaz gibi. Her seferinde düşme tehlikesi vardır. O canıyla oynayan bir insandır. Canını tehlikeye atan biridir. Ve her gösteri aynı derecede risklidir. Sanatın garantisi yoktur.

BBC Türkçe’nin Arşiv Odası çok güzel… Abidin Dino’yu hatırlamak güzeldi. İyi bir sanatçı her zaman en güzel ilham kaynağıdır.

EK: Abidin Dino ve Güzin Dino’yu anlatan çok güzel bir belgesel de burada var:

Oz Ülkesindeki Duvarın Karanlık Yüzü

Yetmişli yıllarda oturduğumuz apartmanda bir komşumuz vardı, alkolik bir ressamdı. Bazı günler hiç yataktan çıkmazdı. Herkes hakkında kötü konuşurdu ama o Önder Somer’e benzeyen fiziğiyle, kırılgan duruşuyla benim anılarımda hep iyi bir adam olarak kalmıştır. Televizyonun yeni yeni evlere girdiği zamanlardı. Televizyonun sesini kapatır radyoyu açar, görüntüleri ilgisiz sesler eşliğinde izlerdi. Örneğin futbol tribününde tezahürat yapan izleyicilerin görüntüsü ile radyodan gelen opera ya da haber sunan erkek spikerin dudaklarına oturuveren bir “Türkçe sözlü hafif batı müziği” parçasını izlemek bizler için çok yaratıcı bir eğlenceydi. Hareketli görüntüleri sadece sinemada izleyebilen o dönemin insanları için görüntü de ses kaydı da lüks şeylerdi. Şimdiki gibi hayatımızın ayrılmaz bir parçası değildi. Müziği makara bantlı teyplerden ya da pikaptan dinlediğimiz, çok meraklı olanların evinde bulunan sinema projeksiyon makineleri ile sessiz filmlerin izlendiği, daha sonraları slayt projeksiyonu makinelerinin evlere girmesiyle müzik eşliğinde tatil fotoğraflarının sunulduğu zamanlar oldu. Gerçi bunlar hafızalarda yer edecek kadar uzun ömürlü olmadı. Video teknolojisinin yaygınlaşması ile her şey değişti, bu saydıklarım antika araçlara dönüştü.

Şimdi internet yeryüzünün en büyük ses ve görüntü arşivi olma özelliğini taşıyor. Artık ilkokul öğrencileri ödev olarak montajlanmış görüntüler kullanıyorlar. Yine de aşağıda bağlantısını verdiğim örnek beni büyüledi. Görür görmez bunun, uzun zamandır aradığım ama ne olduğunu bilmediğim için bulamadığım o şey olduğunu anladım. Video’nun adı Dark Side of the Wall in Oz. Oz Büyücüsü filminin arka planına Pink Floyd’un müzikleri (The Wall ve Wish You Were Here) döşenmiş, hepsi bu. Fakat o kadar tuhaf bir etki yaratıyor ki… Elbette bu etkinin benim belleğimdeki görüntü ve ses arşivi nedeniyle bu kadar kuvvetli olduğunun farkındayım. Bakalım sizde nasıl bir etki yaratacak…

Doğruluk mu cesaret mi? Bırdman mi Whıplash mı?

BirdmankeatonBirdman şaşırtıcı bir anlatım biçimine sahip. Günümüz ruh durumunu müthiş bir şekilde yansıtıyor. Sanat yapıtı mı kültür endüstrisi mi? Kendini yapmak mı, bir şey olmak mı? Şöhret mi prestij mi? Çoğunluğun sevgisi mi elitin takdiri mi? Aile mi birey mi? Ebeveyn olmak mı sanatçı olmak mı? Yüksek kültür mü popüler eğlencelik mi?… gibi daha önce defalarca sorulduğuna tanık olduğumuz soruları farklı bir sinema diliyle soruyor. Yanıtlarının kolay olmadığını başından teslim eden dürüst bir yanı var yönetmen Iñárritu’nun… Herkesin elinde akıllı bir cihazla kayıt yaptığı, yaşananların son hızla youtube uzayında bir videoya dönüştüğü dünyamızı aşağılamıyor, hayır tam tersine bu dünyadan bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Bu tavır da geleceğin sinemasının ipuçlarını veriyor.

Altyazı dergisinde Zeynep Dadak’ın uzun planlardan oluşmuş filmlerle karşılaştırmalı olarak ele aldığı yazısında belirttiği gibi “Birdman’deki uzun plan kullanımı zamanı kişiselleştiriyor. Riggan’ın hissettiği zamana dönüştürüyor.” Kamera hiç kapanmadan kahramanları, en çok da geçmişte Birdman isimli bir aksiyon filmi yıldızı olan Riggan’ı izliyor, izletiyor. Zaman kişiselleşiyor evet ama bu etki bir süre sonra bir sıkışma hissine dönüşüyor. Hayatın içinde sıkışıp kalmak. Herkes kendi hayatının içine sıkışmış gibi. Herkes bir şekilde bu dünyadan çıkmak istiyor, sıyrılmak, sıradanlık hapishanesinden çıkmak… Sanat, sanatla uğraşmak, sanatçı olmak sıradanlığı aşmakta bir yol olabilir mi? Olmalı diye düşünmek en doğalı. Riggan eski bir sinema yıldızı olmaktan kaynaklanan şöhretinin onu sıradanlıktan kurtarmadığını biliyor. Hatta tam tersine sıradan insanlara sıradan ve yüzeysel bir eğlence sunmanın ötesine geçemediğinin çok net bir şekilde ayırdında. O yüzden de bunun tersini ona söyleyen içsesini susturarak saygın bir yazarın öyküsünden uyarladığı bir oyunu Broadway’de sahneye koymaya çalışıyor. Bu noktadan itibaren film sanat yapıtını, üretim sürecini, arkasında yatan güdüleri, yapıtın insanlar tarafından nasıl algılandığını çok değişik açılardan sorguluyor. Yüksek sanat ile kendini farklı bir elite kabul ettirme kaygısının sosyal medyada takipçi sayısını artırmak için çırpınan “sıradan” insanın kaygısından hiç de farklı olmadığını anladığı noktada sahnede kullanılacak olan silah gerçeği ile yer değiştiriyor ve kan çıkıyor…

Kan, sanatçının samimiyetini kanıtlamanın ötesinde bir işlev görüyor: kendini kurban etme, kendinden tam anlamıyla vazgeçme, hayattan, her şeyden feragat etme, nihai bir mesaj için kendi varlığını yok etme… Tüm bunlar bir tür peygamber ya da ermiş portresinin özellikleri gibi de okunabilir. Öyle ya, seküler dünyada artık peygamberlik yapacak olan sanatçıdır. Bir başka deyişle, ruhsal derinleşmenin en koyu katmanlarına erişebilecek olanı sanatçıyı kutsamaya hazırız. Yoksa, hepimiz gibi olan, hepimizin basit, sıradan zevklerine ve zaaflarına sahip birini neden alkışlayalım ki? Bu düşünce zamanımızın sanatçıya bakışının bir özetidir. Birdman bu düşünceyle de çok güzel hesaplaşıyor. Şöyle ki, yüksek sanat ve yüzeysel eğlencelik sanat ayrımı ile hesaplaşırken “yok aslında birbirinden farkları” deme kolaycılığına saplanmıyor. Bu tür bir yaklaşım bir dönemin postmodern yazarlarınca çokça sömürülmüş ve çoktan tüketilmişti zaten. Tam tersine, Birdman, bu farklı düzeylerin varlığını kabul ederek başlıyor ve sınır bölgelerde oluşan gerilimin üzerine giderek düşünüyor. Hem filmin alt başlığında belirtildiği gibi cehaletin umulmadık erdemi olarak da okunabilir tüm film. Yüzeysel olan bile kendi üzerine içtenlikle düşündüğü zaman sanatsal bir yaratım sürecine girmiş oluyor. Yönetmenin hayatla ölüm arasında gezinen kayıp kızının oyunla gerçek arasında bocalayan yetenekli oyuncu ile oynadığı “doğruluk mu cesaret mi?” oyunu ile özetlenebilecek bir şey sanat. Doğruluk mu cesaret mi? Gerçekten de sanat yapıtını sahih yapan, sanatla uğraşan kişiyi hakikate yaklaştıran şey de bu soruyu her seferinde kendisine sorma dürüstlüğünü göstermesi değil mi? Nurdan Gürbilek’in son kitabını, Sessizliğin Payı’nı okuyorum bir yandan. Orada Tolstoy’la ilgili bölümü okurken de aynı meselenin bir başka biçimde de olsa işlendiğini fark ettim. Tolstoy da yaşamının son yıllarında tüm servetinden, sahip olduklarından kurtulmaya, onlardan kaçmaya çalışıyor; fakirliğin, yoksulluğun, kimseyi sömürmeden yaşamanın erdemlerini vazeden romanlar yazdıktan sonra dönümlerce arazinin ortasında bir malikanede yaşamayı kaldıramıyor. Doğruluk mu cesaret mi? Tolstoy her ikisini de seçmek istiyor. İmkansız bir şey: İnsanın kendi hayatından çıkıp gidebilmesi…

Brody-Whiplash-1200

Belki aynı dönemde izlediğim için Whiplash ile karşılaştırmadan edemiyorum Birdman’i. Her ikisinde de sanatçının kanı döküldü, ilkin bunu not etmeliyim. Ancak Birdman’in meseleye yaklaşımındaki çok yönlülük ne yazık ki Whiplash’da yok. Hatta bu filmde sanat kaba bir maço söylemin işlevine indirgenmiş bir performans. Amerikan ordusunun çelik disiplinini anlatmak için çekilmiş sayısız askeri filmde görmeye alışık olduğumuz ağır cinsel içerikli küfürlerle askerleri “eğiten” sadist çavuşlara benzeyen bir hocayla karşı karşıyayız. Üstelik bir caz orkestrasını yönetiyor bu hoca. Whiplash’ın on dokuz yaşındaki baterist adayı yüce sanatçı makamına bu adamın işkencelerine dayanarak ulaşacaktır. Hatta kendinden önceki aday dayanamayıp intihar etmiştir. Genç sanatçı adayının önünde bir efsane ve iki rol model vardır. Efsane Charlie Parker’ın (namı diğer Bird, garip tesadüf) gençken iyi çalamadığı bir gece Jo Jones’un kafasına zili fırlatması ve neredeyse kafasını koparıyor olması üzerine Parker’ın çok çalışıp Bird lakaplı büyük müziyen olması hikayesi… (Gerçi bu hikayenin pek de doğru olmadığını yazanlar oldu: http://www.newyorker.com/culture/richard-brody/whiplash-getting-jazz-right-movies) Gelelim genç sanatçı adayının önündeki iki farklı rol modele: Biri bu sadist ama eriştirici figür; diğeri şefkatli, lise öğretmeni babası. Filmin bize gösterdiği “yüce” sıradan babanın sıradan dünyasında değildir. Sanatçı olunmayacaksa, lisede bir öğretmen olunacaksa, öldükten sonra kimse adını anmayacaksa yaşamanın ne anlamı vardır? Whiplash’ın dünyasında sanatçının konumu bu soru ile kristalleşmekte ve ne yazık ki film bu soruya eleştirel bir mesafe alamamakta. Ancak hakkını yememek gerekir, tüm o maço söylemi bir an için göz ardı ederek yeniden düşünmeye çalışırsak, sanatın içindeki karanlık yönü işaret ettiği için bir şekilde içgörü sağladığı için filmi olumlu bir şekilde hatırlayabiliriz. Ama bu biraz da filmin sinematografik başarısına göstermemiz gereken saygı yüzünden zorlama bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bir noktadan sonra performans sanatın önüne geçiyor, insana şu soruyu sorduruyor: bir caz parçası çalmakla herhangi bir bedensel performans arasında bir fark yok mudur? Sanat sadece en iyilere yer olan bir rekabet arenası mıdır?

Bu soruyu sorduktan sonra durup düşündüm. Evet aslında bir arenadır, ama orada kişinin mücadele ettiği başkaları değil, kendisidir, kendi ruhunun karanlık yanıdır… Whiplash’da bulamadığım ama Birdman’de bulduğum sanırım buydu.

Leviathan: Olaylar Rusya’da Geçiyor

Olaylar Rusya’da geçiyor… Woody Allen’ın unutulmaz şakasıdır: “Hızlı okuma kursuna gittim, Savaş ve Barış’ı yirmi dakikada okudum. Olaylar Rusya’da geçiyor.” Leviathan’ı izlerken aklımda hep bu cümle vardı. Olaylar Rusya’da geçiyor. Tabii bu cümlenin bizim coğrafyada farklı bir devamı vardır; Woody Allen bu şekilde devam eder mi bilmiyorum ama biz hep “Olaylar Rusya’da geçiyor ama ne kadar da bizim ülkemize benziyor,” deriz. Bazılarımızın daha da ileri gidip Ruslar Türklerin Ortodoks Hıristiyan hali de dediğine de tanık olmuşumdur hatta itiraf etmek gerekirse bu filmi izlerken ben de bu düşünceye kapıldım. Oysa “milletlerin karakterleri” ya da “ulusların kendilerine has özellikleri” gibi kavramların açıklayıcı güçleri ile kıyaslandığında yarattıkları düşünsel sorunların daha büyük olduğuna inandığım için bu şekilde düşünmemeye çalışırım. Edebiyat ise yaratım ortamı dil olduğu için sanırım kendiliğinden bizi bu terimlere doğru itiyor. Fredric Jameson’ın ünlü tezi de hemen kendini hatırlatıyor: Tüm üçüncü dünya metinleri zorunlu olarak alegoriktir. Bir başka deyişle, Jameson’a göre “özel bireysel bir kaderin hikayesi ait olduğu üçüncü dünya kültürünün ve toplumunun mücadelesinin bir alegorisi olarak okunur.” Gerçekten de Leviathan filmi günümüz Rusya’sının ya da Rus halkının karşı karşıya olduğu yıkımın bir alegorisi olarak değerlendiriliyor. Kendini tam bir Rus olarak tanımlayan yönetmen Andrey Zvyagintsev evrensel bir konuyu kendi ülkesinin ruh durumuyla birleştirmeye çalıştığını ifade ediyor söyleşilerinde. Bu arada filmi bir edebiyat eseri gibi değerlendirdiğimin farkındayım, sanırım bu da filmin yarattığı etkilerden biri. Hakkında yazılan eleştirilerde ne kadar yoğun bir şekilde edebiyat göndermeleri yapıldığını görünce bunun bana özgü bir durum olmadığını anladım.

Leviathan_by_Thomas_Hobbes Leviathan Rusya’nın kuzey kıyılarında bir balıkçı kasabasında yaşayan Kolya adlı bir adamın hikayesini anlatıyor. Kolya, oğlu Roma ve ikinci karısı ile kasabanın güzel bir yamacında aydınlık pencerelerle çevrili evinde yerel otoritenin tehdidi altındadır. Yakında orada belki lüks bir site ya da kendine bir Daça yapacak olan boğazına kadar yolsuzluğa batmış belediye başkanının evini değerinin çok altında bir bedele istimlak edip elinden almak istemesine karşın Kolya umutsuz bir direniş göstermektedir. Bu bölümleri Leviathan’ın Hobbes’un her şeye kadir olan devletin bir simgesi olduğunu düşünerek izliyoruz. Çok da haksız değiliz aslında. Mahkeme sahnelerinde insanı yabancılaştıracak denli hızlı ve karmaşık bir şekilde kanun maddelerini davacı ve davalıların yüzüne okuyan üç kadın hakim kanunun aşılması imkansız bir duvar olarak kişinin karşısında dikildiğinin açık bir temsili gibi. Belediye, polis, mahkeme kurumları aralarında kirli bir ittifak yapmışlardır ve onları yenmeye ne Kolya’nın ne de Moskova’dan gelen etkili bir avukat olan eski arkadaşının gücü yetecektir. Üstelik bu kurumların çürümüşlüğü -her biri 19. yüzyıl Rus hikayelerinden fırlamış gibi duran- yerel karakterlerle sınırlı değildir. Kolya’nın arkadaş eğlencesi olarak “votka-mangal-silahla şişe vurma” etkinliğinde eski askerlerden birinin hedef tahtası olarak Sovyet Rusya’nın devlet dairelerine asılan liderlerinin eski çerçeveli fotoğraflarını getirmesi çürümenin tüm Rusya’ya mal edilebileceği izlenimi doğar. Sarhoş eski asker “Önce duvarda biraz olgunlaşmaları gerekir,” gibi bir şakayla yeni liderlerin de yakında bunlara katılacağının ifade ederek meselenin Sovyet deneyimi ile sınırlı olmadığının altını çizer. O halde mesele “Rus” karakteriyle mi ilgilidir? Yoksa çok daha evrensel bir yerden mi bakmalıyız?

1929_teriberka

Yıkımın nedeni nedir? Kolya’nın kasabanın panoramik görüntüsüne baktığında görmek istediği 1929 yılında çekilmiş bir fotoğraftır: haliç boyunca işleyen balıkçı tekneleriyle canlı, kendine yeten bir kasaba. Bu arada yönetmen kamerasını sıklıkla batık teknelere çevirerek bir zamanlar o fotoğrafta mutlu bir şekilde gezinen teknelerin şimdi çürüyüp dağıldığını gösteriyor. Bununla da kalmıyor, sahildeki dev bir balinanın iskeletiyle perdeyi doldurarak yıkımın kaçınılmaz bir son olduğunu, insan yapımı uygarlığın da, hatta tüm doğanın da bu yıkımdan kurtulamayacağını hissettiriyor. Balina iskeleti ile birlikte dini meseleler de gündeme gelmeye başlayacaktır ikinci yarıda.

Ana karakterimizin başına gelenlerin dozu arttıkça onun hikayesinin Rusya’nın alegorisi olmanın ötesine geçtiğini, daha mitik bir figürle, Eyüp Peygamber’le birleştiğini anlıyoruz. Üstelik karaya vurmuş olan balinanın iskeleti de, sıkıştığı kaderinden çıkmak isteyen kadın karakterin açık denize bakarken gördüğü karanlık diplerden çıkan balinanın güçlü gövdesindeki dirim de karmaşık mesajlar taşımaya başlıyor; bir yanıyla dini mitlere bağlanıyor, ancak öte yanıyla bilinçaltında kaynayan kötülüğün görsel bir ifadesi olduğunu da düşündürüyor. Dini meseleler simgesel düzeyde de kalmıyor, birbirinden farklı iki din adamı figürü aracılığıyla hatta birbirinden farklı iki kilise temsiliyle –biri yıkık diğeri yeni yapılan- din sadece taşıdığı arketipsel hikayeler düzeyinde değil ama aynı zamanda sosyolojik ve siyasi boyutuyla da gündeme getiriliyor ve sert bir kara mizahla eleştiriliyor. Din, seküler dünyanın kurumlarından biridir ve insanın yarattığı yıkımın sorumluluğunu devlet ile paylaşır. Dolayısyla Leviathan hem geçmişte, dini hikayelerin içindedir, ölüdür, kemikleri sahilde yatmaktadır; hem diridir, okyanusta yüzerken insanı kendine çeken büyük arzular uyandırır, bir anlamda insan ruhunun karanlığında yüzen kötülüktür; hem de çok somut bir şekilde toplumsal olanın elidir, evi yıkan buldozerdir.

leviathan

Tüm bunların başına neden geldiğini sorgulayan Dostoyevskiyen karakterin mücadelesi ister istemez insana Yeraltından Notlar’ın ele avuca sığmaz karakterini hatırlatıyor. İnanç ve modernlik sorunlarını açık bir şekilde tartışan Dostoyevski Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının yayımlanmasının üzerinden beş yıl sonra şöyle yazar: “Sözgelimi, sana maymundan geldiğini kanıtlarlarsa, kaşlarını indirme, suratını ekşitme, bunu kabul et.” Dostoyevski özellikle kötülüğün insan doğası ile ilişkisini irdelediği bu temel eserinde özgür iradenin, bir başka deyişle bireyin var olabilmesinin koşullarından birinin kötülük yapmayı seçebilmesi olduğunu yazar. Bu yüzden de “hasta biriyim ben” der en başından… Leviathan filminin dünyasında da Darwin vardır, ilginç bir şekilde atıfta bulunulur; bir gazete bulmacasında sorulur “evrim kuramı”. Artık çoktan aşılıp geçilmiştir bu tartışma bir yanıyla, bilim baş döndürücü bir hızla gelişmiş, en temel felsefi sorunlar artık bambaşka bir düzeyde tartışılır olmuştur ancak cahil ve zavallı Kolya gibiler için “bilgi” sadece gazete bulmacasında doğru cevabı bulmaya yarar, temeldeki var oluşa dair sorularına cevap veremez.

Yönetmen Andrey Zvyagintsev verdiği söyleşilerden birinde filme kaynaklık eden gerçek bir olaydan söz ediyor: 2004 Yılında Marvin Heemeyer adlı bir oto tamircisi yerel yönetimle düştüğü ihtilaf neticesinde (dükkanının önüne inşa edilen beton fabrikasının yolunu kapatması üzerine başlattığı mücadele) deliye döner. Garajında zırhlı bir buldozer üretir. Çelik levhaları kaynaklayarak gerçekten de çok sağlam bir zırha bürünen buldozerin içinde silahlar, monitörler, bilgisayarlar vardır. Tam bir yıkım makinesidir. 4 Haziran 2004 günü önceden tespit ettiği hedeflere (eski belediye başkanının evi, kent binası vb) saldırıya girişir. Gerçekten de bir çok binayı yıkar. Bu çılgın yıkımın sonunda binalardan birinde sıkışıp kalınca kendini vurur. Aşağıdaki video bağlantısı bu çılgın yıkımın an be an görüntülerini içeriyor. Bu arada olaylar Amerika’nın Colarado eyaletinde geçiyor!

 

Andrey Zvyagintsev bu haberleri izledikten sonra Marvin Heemeyer’in hikayesini çekmeye karar veriyor. Ancak olayı çok daha iyi bildiği bir coğrafyaya Rusya’ya taşıyor. Hatta senaristiyle birlikte epeyce bir süre hikayeyi aslına sadık bir şekilde yazıyorlar. Zvyagintsev, bir söyleşisinde şöyle diyor: “…bir şey rahatsız ediyordu bizi. Gerçek hikayeye çok yakındı, çok Amerikandı. Çok net bir sonu vardı, çünkü kendini çok açık bir şekilde ortaya koymuştu… Bu rahatsız etti bizi. Istıraba katlanabilme yeteneğinin çok Ruslara özgü olduğunu hissettik. Nikolai’nın isyanı çok daha özeldi.”

Bu ifadeler acaba Fredric Jameson’ı mı haklı çıkarır? Bunun cevabını bilmiyorum ama şurası açık: Amerika’da yaşanmış bir olayın hikayesini Rusya’ya taşırken oluşan değişim hakikaten de kültürel farklılıkların hikayelere içkin olduğunu gözler önüne seriyor. Heemeyer tüm becerisini kullanarak bir yıkım aygıtı üretiyor, evet terörü seçiyor, ama bir kişi olarak kendini sınırladığını düşündüğü tüm kurumlara saldırıyor, zarar veriyor, kişisel olarak bir Leviathan yaratıyor. Kolya ise Leviathan’ın kurbanı oluyor, yıkımdan kaçınamıyor; üstelik unutmayalım ki Kolya Heemeyer’in gerçekliğini temsil etmek üzere doğmuş bir karakter, tek bir farkla, doğum yeri Rusya.

Son olarak bir ayrıntının daha altını çizmek istiyorum. Yönetmen filmin üretim sürecinde iki kez youtube’a atıfta bulunuyor. Marvin Heemeyer’in çılgınlığını youtube’da izlediğini söylüyor. Benim de yukarıya yapıştırdığım videoda gerçekten de helikopter çekimleriyle bu deliliği an be an izleme imkanı buluyoruz. Ancak ikinci kez youtube’a çok ilginç bir şekilde atıfta bulunuyor. Filmin sonundaki kilise açılışı ayini sırasında rahibin konuşması hakkında konuşulurken açıklama gereği duyuyor. Film boyunca “kötü” belediye başkanının vicdanını rahatlatan yolsuzluğa cevaz veren rahibi filmin sonunda ciddi ve etkileyici bir vaaz verirken görünce şaşırıyoruz. Konuşma o kadar ciddi ki bir an acaba yönetmen bizim anlamadığımız bir şekilde farklı bir boyuta mı geçti diye soruyoruz kendimize. Ne zaman ki kiliseden ayrılan kara cipleri görüyoruz –ki onların her biri küçük Leviathan yavruları- o zamanın bunun çok kuvvetli bir ironi olduğunu anlayıp rahatlıyoruz. Yönetmen bu kilise açılışındaki rahibin konuşmasını da iki farklı rahibin konuşmasından derlediğini söylüyor. Bu rahiplerin konuşmalarını da youtube’da bulduğunu ekliyor. Günümüz iletişim ağlarının sanat yapıtlarıyla etkileşimini göstermesi açısından çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

İz Bırakmış Edebiyat Uyarlamaları

Susuz Yaz

1963, Metin Erksan, Necati Cumalı

Necati Cumalı’nın İzmir’de avukatlık yaptığı yıllarda tanıklık ettiği olaylardan esinlenerek yazdığı öykülerden biridir. Öyküde anlatılan iki kardeş arasındaki toprak ve kadın paylaşımı gibi çok kadim bir meseleyi Metin Erksan müthiş bir şekilde canlandırır. Ancak bu gerçekçilik filmin Türkiye’de sansüre takılmasına neden olur. Yapımcısının kaçak yollarla Berlin film festivaline sokması ve 1964 yılında Altın Ayı ödülünü alarak Türk sinemasının yurtdışındaki ilk büyük başarısına imza atmasıyla filme itibarı iade edilir. Ancak filmin negatifleri yurda gelmez ve aralarına erotik sahneler eklenerek Avrupa’da gösterime bozulmuş bir şekilde girer. Türk sinemasının ilk uluslararası başarıya sahip filminin sonu hazindir. Daha fazlası için >> https://muratgulsoy.wordpress.com/2012/12/17/kotu-yola-dusen-film-susuz-yaz/

   (daha&helliip;)