LOST: Zamanın Ruhu Olarak Bağlantı

Aslında tam anlamıyla Binbir Gece Masalları’ydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden onlarca insanın yine çok değişik yerlere ve zamanlara yayılan hikayelerini anlattılar yıllar boyunca. Tüm bu hikayeleri bir arada tutacak çerçeveyi bir ada oluşturuyordu. Binbir Gece Masalları’nda hayatını kurtarmak için birbirinin içinden açılan meraklı masallar anlatan Şehrazat’ın yerinde tüm sinema ve edebiyat tarihinin referanslarını gizleyen bir ada yer alıyordu. Bir uçak kazasıyla ya da bambaşka nedenlerle bu adaya düşmüş ya da gelmiş insanların maceralarını izlenir kılan en önemli şey hepsini bir şekilde birbirine bağlayan görünmez bir kurgu bağıydı. İlk sezonlarında bu bağın ne olduğu cevaplanması gereken sorulardan biri olarak kullanılırken sona yaklaşıldıkça içinden çıkılmaz bir noktaya kaçınılmaz olarak gelen kurgu tanrısal varlıkların bir oyunu (mücadelesi) olarak çözümlendi. Yani deus ex machina çıktı sahneye. Antik tragedyalarda hikaye içinden çıkılmaz bir hale geldiğinde kimi zaman sahneye bir meleğin ya da tanrısal figürün inerek hikayeyi çözmesi anlamına gelen deus ex machina aynı zamanda LOST’un ilk sezonunun 19 bölümünün adıydı!

Elbette izleyicilerinin büyük bölümü hikayenin giriş ve gelişme bölümleri diyebileceğimiz ilk 4 sezonu zevkle izlerken 5 ve 6 sezonlarda git gide kızmaya başladı, finali izledikten sonra da mutsuz bir şekilde ayrıldı ekranın başından. Bu da ilginç bir durum kuşkusuz. LOST’un başlangıcında yarattığı dünyanın vaad ettiklerinin aslında imkansızlık olduğunu anlamak istemedi izleyici. Bu aslında kurmacanın sınırlarına gelip dayanmak demekti. Bu türden kurmaca, yani görünen karmaşanın ardında akılla kavranabilir bir düzen olduğu iddiasında bulunan realist kurmaca her zaman ama her zaman hayal kırıklığı yaratır; çünkü ne yazık ki dünya böyle bir yer değildir, her şeyin birbiriyle sürekli anlam doğuran ilişkiler kurabilmesi ancak akıllı bir varlığın (bir yazarın / yaratıcının) görünmez eli sayesinde olabilir. Bu el görünür olduğunda da izleyici / okuyucu huzursuz olur, hayal kırıklığına uğrar. Metakurmaca işte tam bu noktada kilit bir kavram olarak karşımıza çıkar. LOST bir metakurmaca yaratmadığı için, antik dramadan beri bilinen en eski yöntemi (deus ex machina) kullanmak zorunda kaldığı için izleyiciyi mutsuz etti.
Bu arada ben kişisel olarak hayal kırıklığına uğramadım. Her karakterin kendi hikayesi duygusal bir ölüm-sonrası-iyiliği ile kapandığı için zevkle izledim. Altı yıldır bir biçimde zihinsel dünyamda yer almış bu hikaye kişileriyle şık bir veda töreniydi final, o yüzden de benim için geride hoş bir tad bıraktı.
LOST’u bu kadar ilgi çekici yapan neydi? Bir çok cevabı var tabii: Her unsur en güzel şekilde kullanılmıştı. Harika bir oyuncu ekibi, nefis bir ada, ilginç hikayeler… Ama hepsi bu mu? Bir yapıtın çağımızın ruhuyla işlevsel bir çakışması olmasa bu heyecanı yaratması mümkün değildir. Günümüze damgasını vuran kavram bence ‘bağlantı’dır. Günümüz derken internet sonrası dönemi kast ediyorum. Herkesin ve her şeyin birbirine internet yoluyla bağlanması özellikle insanların geçmişte olduğunda çok daha farklı bir sosyal ağ içinde yaşamaya başlamalarına neden oldu. Internet ortamındaki sosyal ağlar, bloglar, kişisel sayfalar ve benzerleri sayesinde insan ilişkide olduğu tüm insanlarla zaman ve mekan kısıtlaması olmaksızın sürekli bağlantı haline geçti. Artık ilkokul arkadaşlarınızı unutmanız mümkün değil… Üstelik onların sadece kendilerini değil, şu anda bağlantıda oldukları diğer insanları ve olayları da biliyoruz. Her şeyin her an erişilebilir olduğu ortam bir zaman-mekan karmaşası ve yanılsaması yaratıyor. Bunca bağlantının doğurduğu yeni olaylar artık hayatımızın bir parçası. İşte LOST’ta yapılan buydu, her şey birbirine bağlı bir hikaye olarak anlatılıyordu.
Bunca bağlantılı olma durumu elbette karakterlere şu soruyu sorduruyordu: Tüm bunların bir amacı var mı? Eğer yoksa yaşanan her şey anlamını kaybedecekti: yani bir uçak düşer ve ölürüz. Bunun kendi başına bir anlamı yoktur. Hikayemizin ortasında ölüp gitmek kurgusal bütünlük duygusu ile huzur bulan zihnimiz için katlanılmaz bir felakettir. Ancak sorunun öteki cevabı da kimileri için aynı derecede rahatsız edicidir: Evet, tüm bunların bir amacı var; o zaman da insan nefes aldığı dünyanın ötesinde bir akıllı varlığı var saymak zorunda kalır. Bunu da kabul etmek zihnin kolay kolay hazmedebildiği bir iş değildir.
Her şeyin her şeyle bağlantısı olduğu bir gerçeklik. Bu bağlantıların daha çok ve ayrıntılı bir şekilde görünür hale gelmesi zamanımızın ruhunun en önemli bileşeni. Edebiyattan bir örnek aradığımda, geçtiğimiz yıl yayımlanan Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanı geliyor aklıma hemen. Yüzlerce insanın birbirine bağlı hikayesini yüz yıllık bir zaman dilimi üzerinden ve merkezinde Anadolu olan çok geniş bir dünya coğrafyası içinden anlatan roman çok büyük ilgi topladı. Bu romanın tanrı yazarının hafiften alaycı ve taraflı varlığı LOST’ta olduğu gibi bir deus ex machina kullanmaya ihtiyaç duyurmuyor tabii. İnsanların ve nesnelerin devinimi ile tarih arasındaki ilişkiyi bu roman kadar kadar berrak bir şekilde anlatan az örnek vardır.
Oysa LOST izleyicinin çocukluk düşlerinden ve kabuslarından yapılmış bir masaldır… Şimdi devasa bir geri dönüşten ibaret olan final bölümünü düşünüyorum da keşke o masalı yeniden yaşayabilsem diyorum…
Reklamlar

6 comments

  1. >Öncelikle 1. sezonun 1. bölümünden itibaren izleyicileri sorularla kendi haline bırakan yapımcılar ve başarılı oyuncu kadrosu, merak ve dikkatleri tam 6 yıl boyunca sürdürdükleri için takdir edilmeye değerler. Lost'un finaline gelmeden konuşacak çok şey var aslında ama sizin de değindiğiniz gibi izleyicilerin önemli bir kısmının 'sonuç' veya 'cevap bulma' güdüsüyle izlemesi, finalin 'hayalkırıklığı'na dönüvermesi açısından önemli. Halbuki LOST, her zaman hikayelerle öne çıkmaya çalıştı. Kullanılan 'flashback' tekniği sayesinde adeta bir romanın içerisinde gezinir gibi giriverdik hayatlarına karakterlerin. Geçmişte herhangi bir mekanda farkında olmasalar da yolları kesişen insanlar, her defasında geçmişleriyle yüzleşip bir adım ileriye veya ölüme gitmek zorunda kaldılar. Bana göre Lost'u LOST yapan şey hikayeleri ve karakterler arasındaki mükemmel bağlantılardı. Özellikle son sezonda kullanılan 'flashforward' tekniği, final bölümünü düşününce inanılmaz başarılı oldu. Acısıyla tatlısıyla LOST bitti. Kendi adıma iyi bitirdiğimi söylemeliyim. Lost sayesinde üzerinde çalıştığım romanın ilk 6 bölümü farklı hikayelere sahip insanların beklen(me)dik şekilde kesişen yollarıyla bütün bir hikayeye dönüşüveriyor. Umarım başkaları için de ilham kaynağı olmuştur Lost.İzleyicilerin kızdığı şey şu bence: "Duvara asılı bir tüfek varsa hikayenin bir yerinde o tüfek patlar." Lost'un neredeyse her bölümünde bir-iki tüfek vardı ve bunların çoğu patlamadan film bitti.Güzel yazı için teşekkürler..

    Beğen

  2. >nihayet finali zevkle izlemiş biri daha…herşeyin bir hayal olmasından öyle korkuyordumki böyle bitmesi beni oldukça memnun etti, sık sık ta duygulandırdı…çok güzel yazı, elinize sağlık

    Beğen

  3. >Lost'u son sezonunu seyredemedim ve seyretmiş olanlara karşı nadide duygular içindeyim.Geçen akşam eve döndüğümde son anlarını izleyebildim. Jack, adada gözlerini kapattı ve tepeden bir uçak geçti gitti. Bir evvelki bölümle bu son anların arasını zihnim bir şekilde doldurdu ve son sezonu seyrettikten sonra hayal kırıklığına uğramayacağım izlenimini verdi. Şimdi yazınızı okuduktan sonra daha iyi anladım. Finalde, bilinen gerçekliğe uygun bir açıklama sunsalar asıl o zaman hayal kırıklığına uğrardım sanırım. Yine de çok merak ediyorum. Son sezonun DVD'si çıkana kadar, Proust Bir Sinirbilimciydi kitabının Stravinski bölümünde anlatıldığı gibi bir eksikliği tamamlama duygusu ve arzusuyla heyecan dorukta bekleyeceğim.Ayfer Tunç'un son kitabı ve Lost benzetmesi çok doğru geldi. Her ikisini de sevme nedenlerim bahsettiğiniz ortak paydalarıydı. Her ikisi de mükemmel.Son arzunuza can-ı gönülden katılıyorum.

    Beğen

  4. >Son iki sezondan ve final bölümünden nefret etmiş bir Lost izleyicisi olarak size katılmıyorum. Lost ennihayetinde televizyon dizisiydi ve ondan roman yada sinemanın kaygılarını duymasını beklemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Keyifli, bulmacamsı kurgusu yüzünden izliyorduk ve kurulduğu kalitede bitmesini bekliyorduk sadece. Bu açıdan zamanın ruhunu yakaladığı doğru aslında. Anlamsızlık ve tek kullanımlık olması açısından zamanın ruhunu yakalamış Lost. İş değişik karakterler arasında bağlantı kurmaksa eğer çok daha naif bir kurgu üzerinden de yapılabilirdi; böyle ip üzerinde kırk takla atıp da kafasının üzerine çakılması gerekmiyordu çünkü dizinin senaristlerinin yaptığı tam olarak bu.

    Beğen

  5. >"Her şeyin her şeyle bağlantısı olduğu bir gerçeklik. Bu bağlantıların daha çok ve ayrıntılı bir şekilde görünür hale gelmesi zamanımızın ruhunun en önemli bileşeni."Benim aklıma Cosmos(Witold Gombrowicz)geliyor.Orada bağlantılar zihnin zorlamasıyla kuruluyor.Nesneler ,olaylar ,kisiler arasında sürekli bağlantılar kuruluyor.İnsan ; nesneler ,kavramlar ,olaylar arasında ilişkiler (gerçekte olmayan ilişkiler)kuran ve buna göre hareket eden varlıktır ;çıkarımını yapıyorum.

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s